30 Mart 2025 Pazar
Almanya, Gazze'den 33 kişiyi tahliye etti
Kuzey Almanya Beşiktaşlılar Derneği'nden Birleştirici ve Geniş Katılımlı İftar Programı
BALIKLARIN TÜRKİYE SAHİLLERİ BOYKOTU!
İKİ YÜZLÜ UYANIKLAR
BİRLİĞİMİZİ GÜÇLENDİRELİM!
İSRAİL-FİLİSTİN SAVAŞINDA TÜRKİYE´NİN TAKINMASI GEREKEN TAVIR
“Bayram geldi” diye toplum, insanlar heyecanlanır, sevinir. bayram kutlamaları yaparlar.
Bayramlar, toplumların ortak sevinç ve coşku paylaştığı, birlik ve beraberlik duygularının pekiştiği özel zamanlardır.
Bayramların anlamı ve önemi, bireylerin inançlarına, değerlerine ve içinde bulundukları koşullara göre değişebilir.
Huzursuz ve “adaletsiz” bir dönemde bile bayramı yaşamak, “umudu, dayanışmayı ve mücadele azmini canlı tutmanın” bir yoludur.
Bayramların getirdiği manevi güçle, “daha iyi bir gelecek için çalışmaya devam edebiliriz.
Ancak, “siyasi ve sosyal” huzursuzlukların yaşandığı dönemlerde bayram coşkusu “gölgelenebilir”.
Birçok gencin, öğrencilerin, çok çeşitli kitlelerin sıkıntılı, huzursuz ve öfkeli olduğu “zor” günlerde bayram kutlayabilir miyiz?
Önemli olan, bayramın anlamını ve değerini koruyarak, içinde bulunduğumuz “koşullara uygun” bir şekilde kutlamaktır.
Dinsel bayramlar, birçok insan için manevi bir yenilenme ve arınma fırsatıdır.
Bayramlar, aile ve toplum bağlarını güçlendirmenin önemli bir yoludur.
Özellikle zor zamanlarda, sevdiklerimizle bir araya gelmek, dayanışma duygusunu pekiştirebilir.
Bayramlar, umudu ve direnci simgeler.
Bayramlar, toplumun farklı kesimlerini bir araya getirerek, birlik ve beraberlik duygularını güçlendirir.
Ortak sevinçler, insanların birbirine “kenetlenmesine” ve “dayanışma” içinde olmasına katkı sağlar.
Bayram ziyaretleri, akraba ve komşularla “ilişkilerin güçlenmesine” neden olur.
İnsanlar arasındaki “sosyal bağların” kuvvetlenmesi, toplumun genel “huzur ve refahına” katkıda bulunur.
Bayramlar gelenek ve göreneklerin “yaşatılması”, toplumun “kimliğinin” korunmasına yardımcı olur.
“Adaletsizliklere” karşı ses çıkarmak, “dayanışma” içinde olmak, bayramın “ruhuna uygun” olabilir.
Zor zamanlarda dini bayramları kutlamak, karmaşık ve kişisel bir meseledir.
Zorluklara rağmen kutlama yapmak, “geleceğe dair inancı korumak ve “mücadele azmini” canlı tutmak anlamına gelebilir.
Zor zamanlarda bile “umudu” korumak ve “dayanışma içinde” olmak, “aidiyet duygusunu” güçlendirmek bayramın “ruhunu yaşatmanın” önemli bir yoludur.
Zor zamanlarda yaşanan “acıları, kaygıları ve umutları” paylaşmak, insanları birbirine “yakınlaştırabilir”.
Zorlukların geçici olduğuna, “daha iyi günlerin” geleceğine dair inancı “korumak”, insanlara güç verir.
Bayramları, “toplumsal sorunlara” dikkat çekmek ve farkındalık yaratmak için bir “fırsat” olarak değerlendirebiliriz.
Bayramın getirdiği enerjiyle, daha “adil ve huzurlu bir gelecek” için “mücadele” etmeye devam edebiliriz.
Bayram, “umut arayışının” bir ifadesi olabilir.
Bayram günleri bugün için de aile bireylerinin, yakın çevrenin konuşması, kucaklaşması, “dertleşmesi” ve “ortak sevinçler” bulması için de çok önemlidir.
Yaşam sevincimizi, neşemizi, bedensel ve ruhsal gücümüzü hiç yitirmeden, “sorunların üzerine doğru” giderek, birlikte “mücadele edebileceğimize” inanmalıyız, bunu görmeli ve bilmeliyiz.
19 marttan bu yana siyasal, toplumsal yaşamda görülen çalkantılar, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması ve Silivri’ye gönderilmesi, birçok belediye başkanının ve kişilerin tutuklanması bir “siyasi darbe” olarak algılanmıştır.
Bu nedenlere bağlı olarak ülke genelinde birçok yerde “protestolar” düzenlenmiş, yürüyüşler yapılmıştır.
Halk, gençler, üniversiteliler “partiler üstü” bir yurtseverlik anlayışı ile “milyonlarca” kişi bu eylemlere katılmıştır.
Birçok yeni “tutuklanmalar” ve “yaralanmalarla” geçen “son günler” halk arasında büyük “endişe ve duyarlılık” yaratmıştır.
Bugün ise bu atmosferde Ramazan Bayramı gelmiştir.
Bayram sevinci bu durumda “karışık” duygularla, “sevinç ve öfkelerle” karışık bir “iç dünyasıyla” karşılaşmıştır.
İktidar sahiplerinin son günlerde “tutuklanan” gençlerin, basın mensuplarının “özgürlüklerine” kavuşmasını sağlamasını bekliyoruz.
Haklarında dava açılanların “bir an önce adil” yargılanmasını ve onlara “adil savunma” hakkının tanınmasını bekliyoruz.
Barışçı, sağlıklı ve huzurlu bir ülkede yaşamak için bilinçli yurttaşlar olarak “dikkatli ve sorumlu” davranıp, “aydınlık günlere” olan umutlarımızı ve mücadelelerimizi desteklemeliyiz.
Ben herkesi çok “duyarlı, akıllı ve uyanık” olmaya, öte yandan ailesi, dost ve akrabalarıyla birlikte “bayram” kutlamalarında “sağlıkla” bulunmalarını dilerim.
Öğretmen Gönen ÇIBIKCI
Türkiye, siyasi tansiyonun zirveye çıktığı, “demokrasinin sınandığı” günlerden geçiyor, muhalefet, CHP, halk ve gençler, öğrenciler sokaklara indiler gösteri ve yürüyüş haklarını kullanıyorlar.
“İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan, Beylikdüzü Belediye Başkanı Murat Çalık, gazeteci İsmail Saymaz, Ekrem İmamoğlu’nun danışmanı Murat Ongun, bürokratları ve bazı iş insanlarının gözaltına alınması, hem içeride hem dışarıda geniş yankı uyandırdı.” (Murat Ağırel)
Çünkü, büyükşehir belediye başkanına böyle bir operasyon yapılabiliyorsa, “sıradan” bir vatandaşın hukuka ne kadar güvenebileceğini hep birlikte “sorgulamalıyız”. (Murat Ağırel)
Türkiye Belediyeler Birliği ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınması protesto edilmeye devam ediyor.
Halk haksızlığa, hukuksuzluğa, adaletsizliğe karşı uyanıyor!
Kitleler dalgalanıyor, demokrasi diye, adalet diye, hukuk diye inliyor meydanlar…
“CHP, tarihinin en büyük kumpas “davalarından” birisiyle karşı karşıyadır”, düşüncesi gittikçe yayılmış.
Halk, gençler şöyle düşünüyor:
– CHP’nin cumhurbaşkanı aday adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun önce üniversite diplomasının hukuka aykırı biçimde iptal edilmesi, ertesi gün de gözaltına alınması ve bu yollarla cumhurbaşkanı adaylığının engellenmeye çalışılması, hem barbarlıktır hem de “sivil darbedir“!
Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasına tepki gösteren oyuncu ve sanatçılar da destek için Saraçhane’de bir araya geldi.
İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya,”Sokakları, yaptıkları çağrılarla terörize etmeye çalışanlar emellerine asla ulaşamayacak. Bu geceki gösterilerde ‘Görevi yaptırmamak için direnme’ suçlarından 97 şüpheli gözaltına alındı” dedi.
AKP halk desteğini daha da fazla yitirmiştir ve Türkiye’nin her tarafında kitlesel tepkilerle karşılaşmıştır.
Türkiye, yine siyasi tansiyonun zirveye çıktığı, demokrasinin sınandığı günlerden geçiyor.
Halk haksızlığa, hukuksuzluğa, adaletsizliğe karşı uyanıyor!
Kitleler dalgalanıyor, demokrasi diye, adalet diye, hukuk diye inliyor meydanlar…
CHP, tarihinin en büyük kumpas “davalarından” birisiyle karşı karşıyadır, düşüncesi gittikçe yayılmış.
Halk, gençler şöyle düşünüyor:
AKP halk desteğini daha da fazla yitirmiştir ve Türkiye’nin her tarafında kitlesel tepkilerle karşılaşmıştır.
Son dönemlerde gençler, üniversiteliler çok çekingen ve duyarsız… gibi görünmüştür.
Ancak, bu duyarlılık gençlerin “farklı grupları” arasında değişiklik gösterebiliyor.
Gençlerin duyarlılığı ve verecekleri tepkiler karmaşık bir konudur.
Gençlerin bu konulara yaklaşımları çeşitli etkenlere bağlı olarak değişmektedir.
Gençlerin, ülkenin geleceğinde önemli bir rol oynadığı unutulmamalıdır.
Yakın tarihte 1968 olaylarında görülmüştür ki gençlerin tepilerini olaylara büyük tepkiler vermiştir.
Gençler, sosyal medya ve internet sayesinde bilgiye daha hızlı erişebiliyor ve bu da toplumsal olaylara ve sorunlara karşı farkındalıklarını artırıyor.
Özellikle çevre sorunları, “insan hakları”, kadın hakları ve hayvan hakları gibi konularda gençlerin duyarlılığı yüksek.
Ekonomik kriz ve “enflasyon”, gençlerin hayatlarını doğrudan etkiliyor. İşsizlik, geçim sıkıntısı ve gelecek kaygısı gibi sorunlar, gençlerin bu konulara daha duyarlı hale gelmesine neden oluyor.
Gençler, ekonomik sorunların çözümü için daha fazla talepte bulunuyor ve bu konuda “aktif” rol almaya çalışıyor.
Sosyal medya kampanyaları, protestolar, gönüllü çalışmalar ve sivil toplum kuruluşlarına katılım gibi yollarla seslerini duyuruyorlar.
Ancak, bazı gençler “siyasi katılım” konusunda daha “çekingen” davranabiliyorlar.
Eğitim düzeyi yüksek olan gençler, toplumsal olaylara ve sorunlara karşı daha bilinçli ve duyarlı olabiliyorlar.
Gençlerin arkadaş çevresi, aileleri ve yaşadıkları çevre, onların toplumsal olaylara ve sorunlara karşı yaklaşımlarını etkileyebiliyor.
Medya, gençlerin toplumsal olaylar ve sorunlar hakkında bilgi edinmesinde önemli bir rol oynuyor. Ancak, medyanın etkisi bazen olumlu, bazen de olumsuz olabiliyor.
Türkiye’deki siyasi iklim, gençlerin toplumsal katılımını ve duyarlılığını etkileyebiliyor.
Türkiye’deki gençlerin politik düzeyi, eleştirel, sorgulayıcı ve araştırıcı yönleri son günlerde görülmüştür ki “artmaktadır”.
Gençlerin, ülkenin geleceğinde önemli bir rol oynadığı unutulmamalı…
Türkiye’deki gençlerin politik düzeyi, eleştirel, sorgulayıcı ve araştırıcı yönleri karmaşık bir tablo çizmektedir.
Türkiye’deki gençler, farklı siyasi görüşlere ve ideolojilere sahiptir. Bu çeşitlilik, gençlerin politik katılımını ve ilgisini etkilemektedir.
Gençler arasında siyasi partilere üyelik oranları “çok düşük” olsa da, sosyal medya ve internet üzerinden siyasi tartışmalara katılım yaygındır.
Gençlerin siyasi katılımı, seçimlerde oy kullanma, protestolara katılma, sosyal medya kampanyalarına destek verme gibi farklı şekillerde gerçekleşmektedir.
Gençler, kendi geleceklerini etkileyen konularda (ekonomi, eğitim, çevre gibi) politik olarak daha ilgili olmaktadır.
Sosyal medya ve internet, gençlerin politik bilgi edinme ve tartışma platformu olarak önemli bir rol oynamaktadır.
Gençler, sosyal medya ve internet sayesinde bilgiye daha hızlı erişebiliyor ve bu da onların eleştirel düşünme becerilerini geliştirebiliyor.
Gençler, “otoriteye ve geleneksel yapılara” karşı daha eleştirel bir yaklaşım sergileyebiliyor.
Gençler, bilgiye erişimlerinin “artmasıyla” birlikte, daha fazla “soru sorma” ve “sorgulama” eğilimindedir.
Gençler, özellikle kendi ilgi alanlarına giren konularda daha “fazla araştırma” yapma eğilimindedir.
Eğitim seviyesi yüksek olan gençler, daha eleştirel, sorgulayıcı ve araştırıcı bir yaklaşım sergileyebilmektedir.
Gençlerin arkadaş çevresi, aileleri ve yaşadıkları çevre, onların politik görüşlerini ve yaklaşımlarını etkileyebilmektedir.
Ekonomik sorunlar, eğitim, özgürlükler ve adalet gibi konulardaki “şikayetler, memnuniyetsizliği” artırabilmektedir.
Türkiye’deki gençlerin ve halkın iktidardan memnuniyet düzeyi, farklı siyasi görüşlere, ideolojilere ve yaşam tarzlarına göre değişiklik göstermektedir.
Bazı kesimler iktidarın politikalarından memnuniyet duyarken, diğer kesimler ise “eleştirel” bir yaklaşım sergilemektedir ve demokratik hakları savunmaktadır.
Özellikle enflasyon, işsizlik ve geçim sıkıntısı gibi sorunlar, memnuniyetsizliği artırabilmektedir.
Özgürlükler, insan hakları ve yaşam tarzına müdahale gibi konular, memnuniyet düzeyini etkileyebilmektedir.
Enflasyon, işsizlik, geçim sıkıntısı ve ekonomik belirsizlik, gençlerin ve halkın en büyük “şikayetleri” arasında yer almaktadır.
Özellikle gençlerin “gelecek kaygısı”, ekonomik sorunların etkisiyle artmaktadır.
“Eğitim sistemindeki” sorunlar, gençlerin ve ailelerin şikayetleri arasında yer almaktadır.
Eğitim kalitesi, fırsat eşitsizliği ve sınav sistemi gibi konular, eleştirilere neden olmaktadır.
Genç nüfusta “işsizlik oranı”nın yüksek olması gençlerin geleceğe karşı “umutsuz” olmasına sebep olmaktadır.
Saraçhane ve diğer kentlerde toplanan kitlenin bir özelliği var: Gençler çoğunlukta… Sadece CHP’liler değil, her siyasi yelpazeden insan var.
Konu sadece İmamoğlu değil; haksızlık, mağduriyet, kayırmacılık, adalet, ekonomi….
Bu gelişmeye sadece CHP, İmamoğlu, Özel ya da muhalefet merceğiyle bakılırsa “stratejik hata” olur.
İfade özgürlüğü, “basın özgürlüğü” ve “insan hakları” gibi konulardaki kısıtlamalar, eleştirilmektedir.
Özellikle gençlerin “özgürlük talepleri,” bu konudaki “duyarlılığı” artırmaktadır.
Adalet sistemine olan “güvenin azalması”, “halkın şikayet” ettiği konuların başında gelmektedir.
Bazı örneklerin varlığı yazık ki ülkemiz açısından “hukuk devletinin” ve “demokratik” bir rejimin “yokluğunu” göstermektedir.
Türkiye’nin ve gençlerinin yol haritası olarak ulu Önder “Gazi Mustafa Kemal Atatürk”ü ve onun değerli yapıtı Nutuk’u anlamalıyız.
Gönen ÇIBIKCI
16 Mart 1848’de çağdaş anlamda öğretmen yetiştirmek için “Darülmuallimin” adında öğretmen okulu açılmıştır. (Darül Muallimin-i Rüşdi)
. Darülmuallimin Açılması, Öğretmenlik Mesleğinin Kurumsallaşmasının İlk Adımıdır.
Her yılın 16 Mart tarihi öğretmen okullarının kuruluş yıldönümü olarak kutlanmaktadır.
Sultan Abdülmecit döneminde Rüştiyelere, bugünkü ismiyle ortaokullara öğretmen yetiştirmek amacıyla, 3 yıl süreli Darülmuallimin olarak bilinen ilk “öğretmen” okulu kurulmuştur.
Önceleri, bu görevi anne-babalar ve pedagojik yönden profesyonel olmayan ustalar, kalfalar ve öğretmen okulu mezunu olmayan öğretmenlerin yürütüyordu.
Darülmuallimin açılması, pedagojik açıdan “uzmanlaşmış” öğretmenlerin yetişmesi ve öğretmenlik mesleğinin “kurumsallaşması” ve “profesyonelleşmesi” için atılan ilk adımdır.
Türkiye’de ilk defa “bir öğretmen okulu” olan Darülmuallimin, 16 Mart 1848 tarihinde, İstanbul Fatih’te açılıyor.
Bu okulun müdürlüğüne 1850 yılında Lofçalı Ahmet Cevdet Paşa’nın getirilmesi bir dönüm noktasıdır.
Ahmet Cevdet Paşa, bu okulların ruhu olarak gördüğü Darülmuallimin Rüşdi’nin ilk “nizamname”sini, 1 Mayıs 1851 yılında yayımlamıştır.
“İlk Kadın Öğretmen Okulunun Açılışı, Türk Eğitim Tarihinde Kız Çocuklarının Eğitimi Açısından Önemli Bir Belgedir.”
Bu okullara kadın öğretmenlerin yetiştirilebilmesi için 1870 yılında İstanbul’da “Darülmuallimat” okulu açıldı.
Darülmuallimat adıyla bilinen bu ilk “kadın öğretmen” okulunun açılışı, Türk eğitim tarihinde kız çocuklarının eğitimi açısından oldukça önemlidir.
Daha sonra 1913’te “Ana Muallime sınıfı, 1914’te “Ana Muallime mektebi” adlarını almışlardır.
Bu sınıfın ve bu okulların ilk mezunlarını vermesiyle birlikte öğretmenlik mesleğinin “okul öncesi”, “ilköğretim”, “ortaöğretim” basamaklarına göre türleşme süreci de tamamlanmıştır.
Kurtuluş Savaşı ve TBMM hükümeti dönemlerinde öğretmenliğin “milli kültür, milli dayanışma, milli birlik ve bütünlük, milli bağımsızlık, ulusal özgürlük” gibi değerlerle örtüştüğünü kavranılmıştır.
“Milli Mücade”lenin devam ettiği o dönemde, eğitim sorunlarını görüşmek, “milli eğitim işlerinin” bir “programa” bağlanması amacıyla 1921’de Maarif Kongresi düzenlenmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk, cepheden buraya gelmiş ve açılış konuşmasını yapmıştır.
Şark’tan ve Garp’tan gelebilecek her türlü etkiye karşı, ‘Milli Maarif davamızdır.’ demiştir.
“Türkiye Cumhuriyeti Devleti”nin eğitim sisteminin hangi ilkelere dayalı olacağını bu sözlerle göstermiş ve bu konuda “Öğretmen Ordusu”nu göreve çağırmıştır.
Atatürk’ün, Kurtuluş Savaşı’nın sonuçlandığı sırada 1922’de, Bursa’da öğretmenlere hitaben yaptığı konuşmada
-“Öğretmenler, ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularınızın kazanacağı zafer için yalnızca bir zemin hazırladı. Halbuki, zaferi siz kazanacaksınız ve koruyacaksınız. Ben ve sarsılmaz imanımız ile, bütün arkadaşlarım sizi izleyeceğiz. Sizin karşılaştığınız her türlü engeli hep beraber, topyekûn aşacağız. “diyerek öğretmene ve öğretmenin yetiştirilmesine verdiği önemi anlatmıştır.
Cumhuriyetin ilanıyla birlikte öğretmenlik mesleği yeniden yapılandırılmış; çağdaş, ulusal, evrensel değerler kendini gösterir olmuştur.
. KÖYÜ HER ANLAMDA KALKINDIRMAK GEREKİYOR.
TBMM’nin açılışından bir ay sonra Milli Eğitim Bakanlığı kurulmuştur.
Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder M. Kemal ATATÜRK
-“Öğretmenler yeni nesil sizin eseriniz olacaktır”
derken Türk insanının eğitiminde en önemli görevi öğretmenlere yüklemiştir.
1940 yılında Türkiye’de “nitelikli öğretmen” yetiştirme alanında “Köy Enstitüleri” kurulmuştur.
Bu konuda önderliği dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel yapıyor.
1940 tarihli 3803 sayılı kanunla, köy öğretmeni ve köye yarayan diğer meslek elemanlarını yetiştirmek üzere, büyük tarım arazileri bulunan köyler tek tek tespit ediliyor ve bu köylerde “5 yıl” eğitim verecek olan Köy Enstitüleri açılıyor.
Daha önce açılan “Köy Öğretmen Okulları” da Köy Enstitüleri’ne dönüştürülmüş oluyor.
Köy Enstitüleri’nde ilköğretim, ilkokuldan sonra 5 yıl devam ediyor.
Öğrencilerin tamamı parasız bir şekilde eğitimlerine devam ediyorlar.
Bu okulların öğretim programlarında bir “ilkokul öğretmeni” için hangi beceriler gerekiyorsa, “genel eğitim, bilimsel dersler”, “tarım bilgisi özellikle uygulama dersleri”nin ağırlıkta olduğunu biliyoruz.
Köy Enstitüleri’nde öğretmenlik, sağlık memurluğu”, “ebelik” olmak üzere 3 branş var.
Bu enstitülerde sabah erkenden kalkılıyor. 30 dakika müzik, spor etkinlikleri yapılıyor. Ulusal oyunlar, cirit, yağlı güreş ve benzeri etkinlikler, 4 saat ders ya da iş, öğlen yemeği, 4 saat ders ya da iş, akşam yemeği, 2 saat etüt, 45 dakika Türk ve Dünya klasikleri serbest okuma yapılıyor..
Haftada 22 saat kültür ve yöntem dersleri, 11 saat ziraat dersleri, 11 saat teknik dersleri veriliyor.
Ayrıca bu “muallim adayları”nın mevsimlik ve aylık çalışmaları da var.
İmece yöntemi ile “ağaçlandırma” yapılıyor, “bataklıklar” kurutuluyor, yol, köprü, su kanalları yapılıyor.
Toprak verimli hale getiriliyor.
Köy Enstitüleri modeli, İsrail, Tayland, Tunus gibi ülkeler tarafından da benimsenen, uygulanan bir model olmuştur.
1973 yılında çıkarılan Milli Eğitim Temel Kanunu gereği, öğretmenlerin “yükseköğretimde” yetiştirilmeleri adına “lise dengi” ilk öğretmen okulları 1974 yılında “kapatılıp” iki yıllık eğitim enstitülerine dönüştürülmüştür.
1982 yılında yürürlüğe giren 41 Sayılı Kanun Hükmündeki Kararname ile iki yıllık eğitim enstitüleri eğitim yüksekokuluna dönüştürülerek eğitim fakültelerine bağlanmıştır.
1989 yılından itibaren eğitim yüksekokullarının süresi dört yıla çıkarılmış ve bazıları eğitim fakülteleriyle birleştirilerek bu kurumlar “Sınıf Öğretmenliği” Bölümüne dönüştürülmüştür.
Sonuç olarak öğretmen yetiştirme tarihimiz ve Cumhuriyet tarihimiz boyunca, Köy Enstitüleri’nden başlayarak öğretmen yetiştirme konusunda önemli adımlar atılmış.
1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun 43. maddesinde; “Öğretmenlik mesleği, devletin eğitim, öğretim ve bununla ilgili yönetim görevlerini üzerine alan özel bir ihtisas mesleği” olarak tanımlanmıştır.
Öğretmen Okulları’nın kuruluşunun 177. yılını kutladığımız 2025 yılının Mart ayında yurtseverler, çağdaş demokratlar, öğretmenler olarak Türk eğitim düzeyinin geldiği bu durumdan üzüntü duymaktayız.
Eğitim ve öğretim neredeyse tüm alanlarda sorunlarla karşılaşmaktadır.
Ne oldukları ve nelere hizmet ettikleri tam olarak bilinemeyen tarikatlar eğitim-öğretim konularına girmektedirler; milli eğitimi, okulları, yönetimi ele geçirmek, yönetmek düşüncesi ve girişimleri gözlenmektedir.
Cumhuriyetin ilerici yurtsever kadroları, tüm dünyaya örnek olan öğretmen yetiştirme sistemini, Köy Enstitüleri ile gerçekleştirdi.
İyi ahlaklı, ilerici, çağdaş, bilimsel eğitim sistemini yaratan ve uygulayan insanların çocukları olarak bu 16 Mart’ta tüm ülkeye seslenebilmeliyiz.
-Köy Enstitüleri ve Öğretmen Okulları gibi geçmişte başarısı kanıtlanmış öğretmen yetiştirme sistemlerinden yararlanılmalıdır.
-Yüksek öğretimde öğretmen yetiştirme çağdaş ve bilimsel içerikli ve donanımlı olmalıdır.
-Öğretmen yetiştirme, atama, görevde yükselme ölçütlerinin siyasi etkilerden uzak tutulması gerekir.
-Öğretmenlerin aylık ve ödenekleri tümüyle çağdaş bir düzeyde olmalıdır.
-Öğretmenlik eğitim ve öğretimi almış olanların öğretmenlik mesleğine atanmaları daha işlerlikli ve ivedilikli bir düzene oturtulmalıdır.
-Temel öğretim olan “ilkokullara öğretmen” yetiştirme ve kazandırma kendine özgü öğretim ve eğitim ile sağlanmalıdır.
-Lise, meslek okulları, özel eğitim okulları… için öğretmen yetiştirme ve kazanma o okulların amacına yönelik düzenlenmelidir.
-Öğretmenlerin meslek örgütlenmeleri özgürce ve evrensel ölçütlere dayanmalıdır.
-Öğretmenlerin “meslek içi eğitim” programları yerel ve bölgesel olarak gerekliliğe göre uygulanmalıdır.
-Devlet okulları yaygın ve örgün biçimde devletçe kabul görmeli ve “eğitimde birlik” kesinlikle sağlanmalıdır.
-Devlet okullarına karşılık, onlara rakip durumda olacak her türlü “özel-paralı okul” örnekleri uygulamadan kaldırılmalıdır.
-Öğrencilere, çocuklara, gençlere “destekleme” işlerlikli “özel-paralı kurslar” açılabilir olmalıdır.
-Eğitim ve öğretimin her dalında ve sınıfında olabildiğince “iş eğitimi” ilkesine ve yöntemlerine, olanaklarına yer verilmelidir.
-Anadilimiz Türkçe’nin öğretimine ve düzeyine her okulda ve düzeyde önem verilmelidir.
-Orta okul ve lise düzeyindeki her sınıfa bir zorunlu yabancı dil nota dayalı olarak programda yer almalıdır.
-Lise düzeyindeki okullarda ikinci bir yabancı dil seçmeli olarak sunulmalıdır.
. Mutlu, bilinçli ve çağcıl, donanımlı öğretmenlerle Türk Milli Eğitimi çok daha iyi ve hızlı, güvenilir bir yapıya kavuşacaktır.
. Ülkemizin içindeki her türlü eğitim ve öğretim kurumu halk içindir ve çocuklarımızın yetişmesi, gelişmesi ve
sağlıklı, bilinçli ve öz güvenli yurttaşlar olabilmesi içindir.
. Tüm bu nedenlerden dolayı okul, eğitim ve öğretim ulusal bir davadır ve herkesi çok yakından ilgilendirmektedir.
Gönen ÇIBIKCI
Türkiye, çok güçlü bir Kurtuluş Savaşı vermiştir ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur.
Atatürk’ün ileri görüşlülüğü, ilke ve devrimleri sayesinde “çağdaş bir ülke olma yolunda önemli adımlar atılmıştır.
Atatürkçülük, Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini oluşturur ve ülkenin geleceği için önemlidir.
Atatürkçülük, Türkiye’nin bağımsızlığını, bütünlüğünü ve çağdaşlaşmasını korumak için var olan bir düşünce sistemidir.
Atatürk’ün ilke ve devrimlerini benimseyen, Türkiye’nin bağımsızlığına, bütünlüğüne ve çağdaşlaşmasına inanan herkes Atatürkçü olabilir.
Atatürkçüler, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve devrimlerini benimseyen, onun gösterdiği çağdaşlaşma yolunda ilerlemeyi hedefleyen kişilerdir.
Atatürkçüler, Atatürk’ün “Benim naçiz vücudum bir gün toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır” sözünde ifadesini bulan, Türkiye’nin bağımsızlığına, bütünlüğüne ve çağdaşlaşmasına inanan kişilerdir.
Atatürk’ün ilke ve devrimleri sayesinde Türkiye, çağdaş bir ülke olma yolunda önemli adımlar atmıştır.
Atatürk’ün “Türk milleti, karakter itibariyle hür ve müstakildir” sözüyle ifade ettiği gibi, Atatürkçüler hür düşünceli, bağımsız karakterli kişilerdir.
Atatürkçü olmak, Türkiye Cumhuriyeti’nin değerlerine sahip çıkmak, ülkenin bağımsızlığı ve bütünlüğü için çalışmak, çağdaşlaşma yolunda ilerlemek demektir.
Atatürkçüler, Türkiye’nin geleceği için umut dolu, çalışkan ve kararlı insanlardır.
Atatürkçülük, bir dizi temel ilke üzerine kurulmuştur, bu ilkeler, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerini ve yönünü belirler.
Atatürk’ün “Altı Ok” olarak bilinen ilkeleri şunlardır:
-Cumhuriyetçilik: Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu, devletin yönetim şeklinin cumhuriyet olduğunu savunur.
-Milliyetçilik: Türk milletinin birlik ve beraberliğini, vatanın bölünmez bütünlüğünü savunur. “Ne mutlu Türküm diyene” sözüyle ifade edilen, ırkçı olmayan, kapsayıcı bir milliyetçilik anlayışını benimser.
-Halkçılık: Devletin ve imtiyazsız, sınıfsız bir toplum yapısını hedefleyen ilkedir. Herkesin kanun önünde eşit olduğunu savunur.
-Devletçilik: Ekonomik kalkınmada devletin öncü rolünü savunur. Devletin, özellikle altyapı ve sanayi yatırımlarında önemli bir rol oynaması gerektiğini savunur.
-Laiklik: Din ve devlet işlerinin ayrılmasını savunur. Din özgürlüğünü güvence altına alır, ancak devletin din temelli kurallarla yönetilmesine karşı çıkar.
-Devrimcilik: Sürekli olarak yeniliklere açık olmayı, çağdaşlaşmayı ve gelişmeyi savunur. Atatürk’ün yaptığı devrimlerin devamlılığını ve geliştirilmesini hedefler.
Atatürkçülerin kendine özgü temel özellikleri vardır:
-Yurtseverlik: Atatürkçüler, ülkelerini ve milletlerini gerçekten severler. Yurdun bağımsızlığı ve bütünlüğü için her zaman hazırdırlar. Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” sözünde ifadesini bulan, ırkçı olmayan, kapsayıcı bir “milliyetçilik” anlayışını benimserler.
-Cumhuriyete ve demokrasiye inanırlar: “Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait” olduğuna, devletin yönetim şeklinin “cumhuriyet” olduğuna inanırlar.
-Halkçılık: Herkesin kanun önünde eşit olduğunu, imtiyazsız, sınıfsız bir toplum yapısını savunurlar.
-Devletçilik: Ekonomik kalkınmada devletin öncü rolünü savunurlar.
Devletin, özellikle altyapı ve sanayi yatırımlarında önemli bir rol oynaması gerektiğine inanırlar.
-Laiklik: Din ve devlet işlerinin ayrılmasını savunurlar. Din özgürlüğünü güvence altına alırlar, ancak devletin din temelli kurallarla yönetilmesine karşı çıkarlar.
-Devrimcilik: Sürekli olarak yeniliklere açık olmayı, çağdaşlaşmayı ve gelişmeyi savunurlar. Atatürk’ün yaptığı devrimlerin devamlılığını ve geliştirilmesini hedeflerler. Akılcılık ve Bilimsellik: Akla ve bilime önem verirler. Her türlü konuda akılcı ve bilimsel yöntemlerle düşünürler.
-Bağımsızlık: Her türlü dış güce karşı bağımsızlığı savunurlar. Ülke olarak kendi kararlarımızı kendimiz almalıyız, dış baskılara boyun eğmemeliyiz.
Atatürkçülerin olması gereken davranışları şöyle özetlenebilir:
Atatürk’ün ilke ve devrimlerini öğrenir ve uygularlar. Ülkenin sorunlarına duyarlı olurlar ve çözüm üretmeye çalışırlar.
Demokrasiye inanırlar ve seçimlerde oy kullanırlar. Sivil toplum kuruluşlarında aktif rol alırlar. Çevreye duyarlı olurlar ve doğayı korurlar. Sanata ve kültüre önem verirler.
Spor yaparlar ve sağlıklı yaşarlar. Kendilerini sürekli geliştirirler. Topluma faydalı olmaya çalışırlar.
Ülkenin gelişmesi için çalışırlar. Araştırmacıdırlar, kendilerini sürekli geliştirirler.
Doğru ve dürüst davranırlar, güzel ahlaklı olmak için çaba gösterirler. Yalan ve hileye karşıdırlar.
Farklı düşüncelere saygı gösterirler, hoşgörülü davranırlar. Herkesle barış içinde yaşarlar.
Atatürkçüler, bu özelliklere sahip kişilerdir ve bu özellikleri kendi davranışlarıyla gösterirler.
Atatürkçü olmak “yüreklilik”tir, her Türk yurttaşı için bir onurdur; bir erdemdir.
. Bu genel değerlendirme ile bir “Atatürkçü” tanımlaması yapmak istedim.
. Bunlar çok değerli özellikler olup ayni zamanda iyi bir “yurtseverin” taşıması beklenilen özeliklerdir.
. Özellikle günümüzün “emperyalist” ve “sömürücülüğe hazır” dış güçlerini göz önüne aldığımızda Türkiye gibi çok önemli bir “konumda” bulunan ve her türlü yer altı ve yer üstü “zenginliklere sahip” olan bir ülkenin kendi “halkı” tarafından “bilinçle korunması” gerekmektedir.
. Gazi Mustafa Kemal önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk milleti 101 yıl sonra da ayni direnç ve akıllılığı, uyanıklığı gösterip, yurduna sahip çıkacaktır.
. Atatürk’ün “gösterdiği hedeflere” doğru “çağdaş uygarlık yolunda” ilerleyen, bilinçli yurtseverlere “Atatürkçü” ya da “KEMALİST” deriz ve gurur duyarız.
Gönen ÇIBIKCI
Meclisteki bir milletvekili “seçildiği partiyi” bırakıp “başka partiye” geçebilir mi?
Bu doğru bir davranış mıdır?
Evet, Türkiye’de bir milletvekili seçildiği partiden istifa edip başka bir partiye geçebilir.
Bu durum, Türk siyasi hayatında zaman, zaman görülen bir olgudur.
Bu davranışın “doğru” olup olmadığı, çeşitli etkenlere ve bakış açılarına göre değişebilir.
Bir milletvekilinin parti değiştirmesi “karmaşık” bir durumdur ve nedenleri farklı olabilir.
Bu davranışın doğru olup olmadığı, kişinin ahlaki değerlerine, siyasi görüşlerine ve duruma bakış açısına göre değişir.
Önemli olan, milletvekilinin bu kararını verirken “seçmenlerin iradesini”, “kamuoyunun” beklentilerini ve kendi “vicdanını” dikkate almasıdır.
Batı ülkelerinde de meclisteki milletvekilleri seçildikleri partiyi bırakıp başka bir partiye geçebilirler.
Bu durumun sıklığı, nedenleri ve sonuçları ülkeden ülkeye farklılık gösterebilir.
Bu durum, genel olarak “party switching” veya “defection” olarak adlandırılır ve birçok “Batı” ülkesinde görülen bir olgudur.
Bu tür geçişler, genellikle “siyasi görüş” ayrılıkları, kişisel nedenler veya “siyasi çıkarlar” gibi faktörlerden kaynaklanır ve seçmenlerin, kamuoyunun ve diğer siyasi aktörlerin “tepkilerine” yol açabilir.
Milletvekilinin Parti Değiştirme Nedenleri:
1-Siyasi Görüş Ayrılıkları: Milletvekili, zamanla partisinin politikalarından veya ideolojisinden uzaklaşabilir.
Bu durumda, kendi inançlarına “daha uygun” bir partiye geçmek isteyebilir.
2-Kişisel Nedenler: Milletvekili, parti içinde yaşadığı anlaşmazlıklar, liderlik sorunları veya diğer kişisel nedenlerle parti değiştirebilir.
3- Çıkarlar: Milletvekili, daha iyi bir pozisyon elde etmek, daha fazla etkili olmak veya gelecekteki seçimlerde daha şanslı olmak gibi siyasi çıkarlarını düşünerek parti değiştirebilir.
4-Bölgesel veya Yerel Sorunlar: Milletvekili, seçim bölgesindeki veya yaşadığı yerdeki sorunlara partisinin yeterince ilgi göstermediğini düşünebilir.
Bu nedenle, bu sorunlara daha duyarlı bir partiye geçebilir.
Parti Değiştirmenin Etik Boyutu:
Milletvekilinin parti değiştirmesi, “seçmenlerin” ve “kamuoyunun” değerlendirebileceği bir konudur.
Bazı insanlar, milletvekilinin “seçmenlerin iradesine” saygı göstermesi gerektiğini ve parti “değiştirmesinin etik olmadığını” savunabilir.
Çünkü seçmenler, o “milletvekilini belirli bir partinin” temsilcisi olarak seçmişlerdir.
O partiyi bırakıp başka partiye geçmesi hiç de dürüst bir davranış değildir.
Bazıları da milletvekilinin “kendi vicdanına” ve “inançlarına” göre hareket etme “özgürlüğü” olduğunu, “siyasi görüşlerinin değişebileceğini” ve bu nedenle parti değiştirmesinin “doğal bir hak” olduğunu savunabilirler.
Bence bu görüş bu işe bir olumlu görünüş kazandırmak içindir ve hiç de etik değildir.
O milletvekilinin seçmenlerin “çıkarlarını daha iyi savunabileceğine” inandığı bir partiye geçmesi de ender de olsa düşünülebilir.
Geçmek istediği partinin ne duruma düşeceği de ayrıca düşünülmelidir.
Nasıl oluyor bir başka partinin seçilmiş milletvekilini isteyip, kendi partinize çekmek istiyorsunuz… bu da üzerinde çok düşünülmesi gereken bir durumdur.
Doğru da gözükmemektedir…
Batı ülkelerinde bu uygulamalar nasıldır, diye bakmak doğru olur.
Benim görüşüme göre ise en doğru olanı şudur:
Kendisini seçtiren, kayıtlı olduğu partiye rağmen o seçilmiş milletvekili bu partinin milletvekilliğinden ayrılmak isterse ancak “bağımsız” olarak mecliste yer almalıdır.
Dürüst ve doğru olan da budur.
Bu nedenlerden dolayı milletvekili transferleri denilen durum çok “tartışılmalıdır”.
Zaten bir çok olumsuz düşünceleri de “beraberinde” getirmektedir.
Öğretmen Gönen ÇIBIKCI