Adil Hacıömeroğlu

Adil Hacıömeroğlu

30 Mart 2025 Pazar

    GEÇMİŞİ, GELECEĞE BAĞLAYAN BAYRAMLAR

    GEÇMİŞİ, GELECEĞE BAĞLAYAN BAYRAMLAR
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Bayramlar resmi ya da dini olsun insanların geçmişi, bugünü ve geleceğidir. Yaşamın acıyla tatlısının birlikte yaşandığı gündür bayramlar. Bayram, aynı zamanda bir zaman yolculuğu… Geçmişin anılarının canlandığı, bugünün her yönüyle yaşandığı, geleceğin düşlendiği bir andır bayram. Yitirdiklerimizin üzüntüyle anıldığı, içimize yeni katılanların mutlulukla karşılandığı karşıtlıkların birlikte yaşandığı gün.

    Bayram, biraz da insanın çocukluğudur. Henüz yaşamın sorumlulukları altında bükülmeyen bellerin, her şeyin tozpembe olduğu bir özgürlük, mutluluk döneminin anılarının anımsandığı bir gün bayramlar. Hangi mevsim olursa olsun gecelerin çok kısa, gündüzlerin ise bitmez bir mutluluk pınarı gibi çağladığı, yüreklerde sonsuz bir güneşin parıldadığı bir düş dünyasıdır bugün. Bu nedenle kalabalıklar içinde bile dalıp gider yaşlı başlı büyükler. Dalıp gidilen kişinin geçmişi. Buna, düşsel bir yolculuk da diyebiliriz. Bu yolculuk, kimi zaman evimize gelip gidenlerle kısa molalar verir. Ancak çok geçmeden yeniden başlar.

    Çocukluk döneminin yeniden yaşandığı bir gündür bayram. Düşlerimizde çocuklar gibi koşarız uçsuz bucaksız yemyeşil, çiçeklerle bezenmiş kırlarda. Bu koşuda ne terimiz akar ne de soluğumuz kesilir. Yüreğimizden mutluluk, sevinç, erinç taşar. Bu taşkınlık, tinsel bir dinginliği oluşturur. Dinginlik, çığ gibi büyüyüp toplumun her yanına yayılır.

    Çocuklar; kin gütmez, iyiyi de kötüyü de kısa sürede unutur yeni mutlulukları yaşamak için. Küçük şeylerden büyük mutlulukların çıkarıldığı bir dönem. Onlar, sürekli devingenlikle her günü bir öncekinden farklı kılar. Onların üretkenlikleri, duygusal alanda da üst düzeydedir. Henüz yalanın dolanın, olumsuzlukların insan tinini tutsaklaştırmadığı bir dönem. İşte, bayramlarda insanın dalıp gittiği bu mutlu çocukluktur.

    Bayramlarda dargınlık, küslük olmaz. Bugün herkes kinini, öcünü, kişisel çekişmeleri, küslükleri, yaşamın bitip tükenmez hesaplaşmalarını bir yana bırakmalı. Çünkü bayram, kavganın değil; barışın ve sevinçlerin yaşandığı bir an. Olumsuzluk, kötü düşünce, art niyet bayramın varlığına aykırı bir durum. Zaten bayramın tanımı da uygulaması da olumsuzlukları bir yana bırakıp dışlar.

    Bayramlar, bir toplumun geleneği. Bu gelenek, toplumun her kesimini bir araya getirir. Aslında bayramlar, toplumsal bir kaynaşma, bir olma günü. Tinsel birlikteliğin yükseldiği, dayanışmanın arttığı bir gün. İnsanların birbirlerini anlama zamanı. Bayramlarda ayrılıklardan, kavgalardan söz etmek bu geleneğe zarar verir. Bu da toplumsal birliği sarsar.

    Bayram günleri, insanlara özeleştiri yapma fırsatı verir. Bu yönüyle bir kişisel arınma dönemi olduğunu söyleyebiliriz. Bu arınma, kişilerden topluma yayılır dalga dalga. Atalarımız, bayramları gelenekselleştirirken özeleştirinin erdemini de düşünmüş olmalılar. Çünkü en büyük hesaplaşma, kişinin kendisiyle olanı değil mi? İnsan, yaptığı iyi ya da kötü işlerin hesabını önce kendine vermeli. Kendini, vicdan tartısında tartmalı düşünce ve davranışlarıyla. Vicdan tartısı, doğruyu gösterir hep. Yeter ki bu tartıya çıkacak yürekliliği gösterebilelim.

    Bu sabah, yeni bir bayram gününe uyandık ulusça. Bu bayram günü kişisel ve toplumsal olarak vicdan tartısına çıkma zamanı. Yaptıklarımızla hesaplaşma, yapacaklarımızı iyi düşünme günü.

    Geçmişi anacağız bu dünyadan göçmüşlerimizle ve bugünümüzle göneneceğiz yaşam ağacımızın var olan dalları ve budaklarıyla. Bir yandan toprağa verdiğimiz yakınlarımız yüreğimizi yakarken, diğer yandan da evimize yeni katılanlarla umudumuzu yeşerteceğiz. O umut ki, bir toplumun yaşam pınarıdır. Sonsuza dek ne suyu ne de sesi kesilir.

    Bayramda umutlarımızı, mutluluklarımızı, sevinçlerimizi çoğaltıp toplumsal birlikteliğimizi güçlendireceğiz. Geçmişimizi bugüne ve geleceğe taşıyacağız. Böylece köklerimiz daha da kavrayacak yaşam toprağımızı. Kök saldıkça toprağa dallarımız, yaşam ağacımız daha da büyüyüp ağacak gökyüzünün sonsuzluğuna.

    Bayramlar geçmişi, geleceğe bağlar. Bu nedenle toplumun yaşamı ve geleceği için vazgeçilmezdir bayramlar. Bu günler, geçmişten geleceğe uzanan ucu bucağı belirsiz, sağlam gönül köprüleri.

    Herkesin bayramı kutlu olsun. En kötü günümüz, bugünümüz gibi olsun.

    Adil Hacıömeroğlu

    Devamını Oku

    YÜREĞİME CEMRE DÜŞTÜ

    YÜREĞİME CEMRE DÜŞTÜ
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Kış mevsimi, tüm doğaya kendini yenileme ve dinlenme fırsatı verir. Baharın coşkusu, yazın delişmenliği, güzün çalışma ve biriktirme telaşı sona erer. Üç mevsim boyunca çalışıp didinen insanoğlu, kış gelince hazırdan yer. Sabırlı bir dinginlikle kışın geçmesini bekler dinlenip düşleyerek.

    Kış günleri geleceğe yönelik düşlerin kurulduğu zamandır. Bu mevsimde, sabrın dingin yolunda sağlıklı düşünme fırsatını yakalar kişi. Elindekilerin değerini bilir, tutumlu olmanın bolluğunu yaşar. Ayağını yorganına göre uzatmayı ilke edinir.

    Gün kısa, gece uzundur kış günlerinde. Güneşin, aydınlığın az olduğu günlerde zaman tutumlu kullanılır. Çünkü kişiyi bekleyen uzun geceler vardır. Uzun geceler, evdeki bireyleri daha çok yaklaştırır birbirine. Daha çok zaman geçirirler birlikte. Ekmeği, suyu, evin sıcaklığını paylaştıkları gibi düşlerini de paylaşırlar. Kurulan düşler, hem olumlu hem de umut yüklüdür. Karı kışı eriten yüreklerde filizlenen umuttur. O umuttur, kişiyi geleceğe ve yaşama bağlayan. Soğuk havalarda insan yüreğini ısıtan, umut sobasıdır. O soba hiç sönmez, sürekli yanar yüreklerde. Bu nedenle yürekler üşümez, hep sıcak kalır.

    15 Şubat geldiğinde kışın sonu yaklaşır. Gözler, gökyüzündedir hep. Bir yandan da toprağa bakılır umutla. Topraktaki değişim gözlenir. Baharın yolunu gözleyen halkımız bu durumu: “Geldik yüze, çıktık düze!” sözüyle anlatır. Artık cemrenin düşmesi yakındır. İlk cemre, baharın geldiğini muştular.

    Cemrenin düşmesi, kökleri çok eskiye dayanan bir Orta Asya geleneği. Batıya göç ederken cemremizi de taşıdık yaşadığımız topraklara yüreğimizle. İlk cemre, bu yıl 19-20 Şubat’ta havaya düştü. İlk cemreyle insanların yüreğindeki baharın umudu çoğalır. Yavaş yavaş kımıldanır insanlar kış durağanlığından. Durağanlık, devinime dönüşür göz açıp kapayıncaya dek. Gökyüzüyle toprak, sevilerini tazeler. Doğayı yeniden canlandırmak, yeni çocukları dünyaya getirmek için gökyüzü güneşi ve yağmuruyla bitmez bir sevgiyle toprağı döller. Toprak bire on, bire yüz, bire bin vermeye hazırdır.

    İkinci cemre, 26-27 Şubat’ta suya düştü. Yaşamın kaynağı suyun yavaş yavaş ısınmaya başladığı zamandır bu gece.   Cemrelerin hep geceleyin düştüğü varsayılır. Geceyi aydınlatan sabah, doğaya yeni muştular verir yaşama ilişkin. Donan sularda, buzlar çözülmeye başlar. Bu, suya gözle görülür bir devinim kazandırır. Devinimin olduğu yerde, yaşam vardır. Yaşam suyla başlar her yerde.

    Üçüncü cemre, 5-6 Mart’ta toprağa düşer. Toprak, üstündeki ölüm uykusundan silkinip kurtulur. Aylardır toprak altında çimlenmeyi bekleyen tohum canlanır. Tohumların içindeki devinimi, yaşam fırtınasını görmemiz olanaksız. Ancak o devinimi düşlemek olanaklı. Göz açıp kapayıncaya dek toprak yeşile bürünür. Yeşilin her zerresi, ayrı bir dünya, ayrı bir yaşam…

    21 Mart’ta günle tün eşitlenir. Bugünden sonra gündüzler uzamaya başlar. Toprak bereketlenir. Göçmen kuşlar, gurbetten sılaya dönmeye başlamıştır bile. Doğa ananın bolluk sofrasından her canlı hakkına düşeni alır. Yaşam, her yanda göverir delicesine. Bahar, tüm coşkusuyla kucaklar tüm canlıları.

    21 Mart günü, baharın başlangıcı. Bahar, sevilerin coştuğu bir mevsim… Tüm canlılarla birlikte benim de yüreğime cemre düşer baharın ilk gününde. İçim yeşerir. Gönlüm tazelenir. Yüreğim çarpar delicesine. Düşlerim doruğa çıkar. Umudum çimlenir yüreğimin bitekliğinde. Çimlenen umut tohumları, hızla filizlenip boy atar. Çoğu zaman filizlenip fidan olan umut ağacım, öylesine büyür ki dal budak salar dört bir yana. Sevi, düş ve umut ağacımı saklayamam yüreğimde. Onu haykırmak isterim çoğu zaman. Haykırıp herkese anlatmaktır amacım yüreğimde olanı.

    Bugün 21 Mart… Yıllardır olduğu gibi yüreğime bugün de cemre düştü. Cemre düştükçe yüreğime yaşadığımı anlamaktayım. Cemrelerle yaşamım sürecek yıllara meydan okuyarak.

    Son cemre mi ne zaman düşecek? Onu düşünmek bile istemiyorum. Düşünürsem ne düşlerim, ne sevim ne de umudum kalır.

    Her baharda yeniden doğmuş gibiyim. Yeniden yaşam toprağımda filizlenerek tazeleniyorum. Tazelendikçe de düşlerim sığmıyor evrenin sonsuzluğuna, sevim coşkun bir ırmak gibi gürüldemekte, umudum dağların doruklarına çıkmakta, gecem sürekli aydınlanmakta gönlümdeki ışıkla.

    İyi ki bahar gelmiş hem doğaya hem de yüreğime. İnsanın her baharı, başka bahar… Her bahar, çok değerli insan için… Baharı yaşamak her canlının hakkı… Nice baharlarla tutunacağız yaşama. Zaten insanın da diğer canlıların da doğup var olması bir bahar değil mi?

    Önemli olan insanın yüreğine cemre düşmesi, gönlüne bahar gelmesidir. Nice cemrelere, baharlara…

    Adil Hacıömeroğlu

    Devamını Oku

    MİLLİ KÜLTÜR MÜ, ÇOK KÜLTÜRLÜLÜK MÜ?

    MİLLİ KÜLTÜR MÜ, ÇOK KÜLTÜRLÜLÜK MÜ?
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Türkiye’nin Atlantik sürecine girmesinden sonra hem sağda hem de solda ideolojik sapmalar oldu. Bu sapmalar, iç dinamiklerle değil, Atlantik etkisiyle ortaya çıktı. Türkiye’nin devrimci yönelişini engellemek için başta ABD olmak üzere batılı emperyalistler özel bir çaba gösterdi. Bunu yapmak için de ulus devleti parçalamayı, ilk amaç olarak seçtiler. İç cepheyi bozup parçalama amaçlarına kısa sürede ulaştılar ne yazık ki.

    Atlantikçiler, öncelikle Atatürk dönemindeki devrimci atılımların önünü kestiler. Türkiye’nin her alandaki milliyetçi duruşunu değiştirmek için özel çaba harcadılar. Bu süreçte devrimcilikle milliyetçiliği ayrıştırmak için türlü oyunlar içine girdiler. Oysa Cumhuriyet kurucuları hem devrimci hem de milliyetçiydi. Altıok’ta ifadesini bulan bu iki ilkeye emperyalist merkezlerden saldırılar başladı. Çok geçmeden devrimcilerle milliyetçiler iki karşıt görüş olarak saflaştılar. Giderek bu iki kesim çatıştırıldı emperyalistler eliyle. Böylece milli devlet, kan yitirdi. Cumhuriyet’imizin kuruluş ülküsü, Kurtuluş Savaşı’nın yarattığı milli özgüven ve heyecan Atlantik dayatmalarıyla sönümlenmeye başladı.

    Özellikle Amerikancı 12 Eylül darbesinden sonra liberalizm, siyasetin tüm kesimlerine “demokratikleşme” adı altında ideoloji olarak dayatıldı. ABD ve AB, Türkiye’de milli devleti çökertmek için toplumsal farklılıkları körükledi. Kemalizm’in toplumsal köklerine ve etkisine, açık savaş ilan edildi. Atatürk’ü diktatör ve özgürlüklere düşman birisiymiş gibi göstermeye çalıştılar. Lozan’da kabul edilmemiş azınlıklar türettiler. Milleti bölmek için Atatürk’ü unutturmayı amaç edindiler. Baktılar ki toplum, Atatürk’ten vazgeçmiyor; liberal soslu, özünden sapmış, kendi çıkarlarına uygun bir Atatürkçülük oluşturdular. Atatürk devrimciliği, yerini batıcı bir ilericiliğe bıraktı.

    Batılı emperyalistler, milli devletimizi yok etme amacına ulaşmak için yeni bir dil yarattı. Bu yeni dilin kendine özgü kavramları ortaya çıktı. Bunlardan biri de “çok kültürlülük”… Birçok kişi, çok kültürlülüğü toplumsal varsıllık sanmakta. Bu da Atatürkçülük olarak düşünülmekte. Ne yazık ki günümüz Atatürkçülerinin çoğu; Kemalizm’i birincil kaynaklardan öğrenmek yerine, kaynağı pek belli olmayan duyumlarla algılamaya çalışmakta. Bu da onları Atatürk’ten, milli devletten uzaklaştırıyor.

    Evet, Atatürk çok kültürlülükten mi yanaydı? Bunu anlamak için Onuncu Yıl Nutkuna göz atmak yeterli. “Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir.” Burada Atatürk, Türk kültüründen söz etmekte. Tıpkı “Alman, Fransız, İngiliz, İtalyan, İspanyol, Amerikan, Arap, Fars, Rus, Çin, Yunan… kültürü” söyleyişinde olduğu gibi. “Türk kültürü” vurgusu, onun millet tanımıyla da örtüşmekte. Atatürk: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Demekte. Bu tanımla üst kimliğimiz dile getirmiştir. Bunun dışındaki bakış açıları, milli devleti ortadan kaldırdığı gibi, düşmana da hizmet eder.

    Onuncu Yıl Nutkuna dönelim yeniden. “Milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.” tümcesindeki “milli kültür” vurgusu, ABD ve AB’nin dayattığı çok kültürlülüğü reddeder. Ülkemizde yaşamakta olan tüm alt kimliklerin binlerce yıldır yarattıkları kültürel değerler, milli kültür anlayışı içinde kaynaşarak üst kültürümüzü oluşturdu.

    Yalnız alt kimlerin kültürleri mi? Doğaldır ki hayır… Binlerce yıldır etkileşime girdiğimiz birçok toplumla karşılıklı kültürel alışverişte bulunduk. Bu alışveriş de milli kültürümüzün önemli bir varsıllığı.

    Tarih öncesinden beri bu topraklarda yaşamış uygarlıkların tümünün kültürel mirasçısıyız. Onların bıraktığı değerler de milli kültürümüzün oluşmasında pay sahibidir. Bunun en iyi göstergesi de Atatürk’ün Cumhuriyet’ten sonra kurulan Etibank ve Sümerbank’a topraklarımızda yaşayan en eski iki uygarlığın adını vermesi.

    ABD, kendi milli kültürünü alt kimliklere bölmüyor. Almanya, İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya, İspanya kendi milli kültürlerini bir bütün olarak ele alırken, niye bize çok kültürlülüğü dayatıyorlar? Bu sorunun yanıtını neden düşünmüyoruz? Bu emperyalistlerin amaçlarını niye sorgulamıyoruz? İnsan, kimi zaman düşmanından öğrenir doğruyu. Düşmanın niyetini anladığınızda karşıtını düşünüp doğru yolu bulursunuz. Zaman; düşmana ve söylemlerine, dayatmalarına karşı uyanık olma zamanıdır.

                                                                   

    Adil Hacıömeroğlu

    Devamını Oku

    ULUS DEVLETİN ÖNÜNDEKİ BÜYÜK ENGEL

    ULUS DEVLETİN ÖNÜNDEKİ BÜYÜK ENGEL
    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    2024’ün son çeyreğinde, ABD’de başkanlık seçimi yapıldı. Başkan adayları seçim kampanyası boyunca siyasal çalışma yapmak için gittikleri farklı etnik kökenlerden, dinlerden ve mezheplerden insanlar eyaletlerde, kentlerde, kasabalarda seçim konuşmaları yaptılar. Konuşmalarına “İngiliz, İrlanda, Alman, Fransız, İtalyan, İspanyol, Hollanda, Yunan, Ermeni, Maruni, Yahudi, Küba, Afrika, İskandinavya, Çin, Kore, Japonya, Vietnam, Hindistan, Arap, Türk, Kızılderili, Slav; Hıristiyan, Müslüman, Musevi, Budist, Şinto, Hindu, Protestan, Katolik, Ortodoks, Şii, Sünni…” gibi alt kimlikleri sıralayarak başlayan bir seslenişlerini duydunuz mu?

    Ya da…

    Avrupa’da İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, İspanya, Hollanda, İsveç’in devlet adamlarının, siyasetçilerinin uluslarını oluşturan insanların alt kimlikleri üzerinden bir seslenişlerini, bu alt kimlikler üzerinden bir ulus tanımı yaptıklarını göreniniz, duyanınız oldu mu?

    ABD ve Avrupalı emperyalistler, kendi ülkelerinin anayasalarına etnik ve dinsel kimlikler üzerinden bir tanımlama, ayrıştırma maddeleri koyarlar mı? Böyle bir şeyi, düşünenleri ne yaparlar?

    Ne yazık ki ABD ve Avrupalı emperyalistler, ülkemizden ya da Asya, Afrika, Latin Amerika, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinden söz ederken alt kimlikleri sıralayarak söz başlarlar. Hatta olmayan alt kimlikler üretirler. Niye?

    Bir ülkeyi bölmenin, ulusu parçalamanın yolu ulus kimliğini yok etmekten geçer. Bu da alt kimlikleri kalın çizgilerle ön plana çıkarmakla olur.

    Ulus kimlik, birleştiricidir. Çünkü halkı oluşturan farklı etnik köken ve inançlardan gelen toplulukların ortaklıkları üstüne kurulur ulus devlet. Alt kimlikler üzerinden ülke politikaları oluşturduğunuzda etnik kökenleri ve inançları farklı topluluklar giderek birbirlerine düşmanlaşır ve ulus bölünmeye, ülke parçalanmaya başlar. İşte, batılı emperyalistlerin kendi ülkelerinde uygun görmedikleri ve siyasetçilerin ağızlarına almadıkları etnik ve inanç ayrımcılığı söylemlerini bizim gibi ülkelerde yüksek perdeden seslendirirler.

    Batılı emperyalistler, kendi anayasalarına almadıkları etnik köken ve inanç ayrılıklarını, bizim gibi ülkelerin anayasalarına girmesi için özel çaba harcarlar. Bunu da “özgürlük, demokrasi, iç barış” adı altında halka kabul ettirirler.

    İşin en kötüsü nedir biliyor musunuz? Batılı emperyalistlerin ulus devleri dağıtmak için ortaya attıkları etnik köken ve inanç ayrımına dayalı söylemleri bizim gibi ülkeleri yönetenlerce de kolayca benimsenir. Şöyle ki ülkemizde hem iktidar hem de muhalefette yer alan siyasetçiler neredeyse her konuşmalarında sözlerine: “Aleviler, Sünniler, Türkler, Kürtler, Çerkezler, Lazlar, Gürcüler, Araplar, Ermeniler, Rumlar, Arnavutlar, Boşnaklar…” diye sözlerine başlayıp bu tekerlemeyle bitirirler konuşmalarını. Bu tekerlemeyi onların belleklerine mıh gibi çakan emperyalistlerdir.

    Emperyalistler, etnik köken ve inanç ayrımı söylemleriyle yakın zamanda Yugoslavya’yı, Çekoslovakya’yı, Sudan’ı, Irak’ı böldü. Kurtuluş Savaşı sürerken ve Cumhuriyet’imiz kurulduğunda emperyalistlerin etnik köken, inanç temelinde kışkırttıkları siyaset yüzünden çektiğimiz sıkıntıları anımsamak gerek. Yine Türkiye, NATO sürecine girdikten sonra bu ayrımcılık yüzünden nice canlarını toprağa düşürdü. Ekonomik alandaki zararın hesabı bile yok!

    Nedense Türk siyasetçisi geçmişte yaşadıklarımızdan ve çevremizde olanlardan ders almadı. Çünkü ulus kimliğinin gücünün farkında değiller. Onlar alt kimliklerle dar görüşlü, küçük siyasetleri büyüklük sanmaktalar. Ders almadıkları için de komşumuz Suriye’deki çatışmaları, kökleri tarihin derinliklerinde bulunan bir ulusun göz göre göre yok oluşunu hızlandırıcı söylemlerde bulunmaktalar. Nasıl mı? “Sünni Araplar, Aleviler, Kürtler, Hıristiyanlar, Dürziler…” diye söze başlamaktalar. Söze böyle başladığınızda zaten Suriye’yi bölüyorsunuz söyleminizle. Böylece hem ABD’nin hem de İsrail’in ulaşmak istediği amaca hizmet ediyorsunuz. Bu yolla ülkedeki bölünmeyi hızlandırıyorsunuz bilerek ya da bilmeyerek.

    Bölücü dil, mezhepçi siyaset Lazkiye’de Alevi sivilleri gözünü kırpmadan öldürmekte. Bunu, dinsel bir görev olarak düşünmekte. Bu anlayışın, eylemin kendi ulusunu kırıma uğrattığının farkında bile değil. İsrail sevinip ellerini ovuşturmakta Suriye’nin yok oluşu karşısında. Bu yangına, ne yazık ki Müslüman olduğunu söyleyen bazı ülkelerin siyasetçileri de benzin dönmekte.

    Ulus devleti savunmak niye usunuza gelmez? Bir ulusun farklı alt kimliklerin varlığıyla güçlü olacağını niye düşünemiyorsunuz? Suriye’nin bölünüp parçalanması ülkemizi de tehlikeye atar. Komşunun evi yanarken izlemeyin bu felaketi. Yangını söndürmeye çalışın! Unutmayın ki komşu evdeki yangın sizin evinizi de yakar.

    Not: Suriyeli Aleviler konusunda Atatürk’ün görüşlerini içeren aşağıdaki yazım okunabilir.

    ULUSU BÖLEN İHANET, MEZHEPÇİLİK https://adiladalet.blogspot.com/2024/12/ulusu-bolen-ihanet-mezhepcilik.html?spref=tw

    Adil Hacıömeroğlu

    Devamını Oku

    ATATÜRK VE ANADOLU KADINI

    ATATÜRK VE ANADOLU KADINI
    1

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Atatürk, 21 Mart 1923’te Konya Hilali Ahmer Kadınlar Şubesi’nin Çayında kadınlara şöyle sesleniyor: “Bu dakikada Konya’nın çok güzide kıymetli hanımlarıyla, çok muhterem aydın hemşirelerimizle ve kendilerine refakat eden arkadaşlarıyla hep bir arada bulunmaktan çok memnun ve mütehassisim. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 15, Kaynak Yayınları, Birinci Basım: Şubat 2005, s. 244)” Konuşmanın yapıldığı dönemde, kadınlarımızın okuma yazma oranı yüzde birin bile altında. Ancak Atatürk, oradaki kadınlara seslenirken “aydın” diyor. Bu da Türk kadınına verdiği değeri göstermekte. Günümüzde diplomalara bakarak kişinin aydın ya da bilgisiz olduğuna karar veren sahte Atatürkçüler, bilmiyorum bu seslenişten etkilenip düşüncelerini, bakış açılarını değiştirirler mi?

    “Bu son senelerin inkılap hayatında, hummalı fedakârlıklarla yüklü mücadele hayatında, milleti ölümden kurtararak kurtuluşa ve bağımsızlığa götüren azim ve faaliyet hayatında milletin her ferdinin mesaisi, gayreti, himmeti fedakârlığı geçmiştir. Bu arada en ziyade himmet ile yâd ve daima şükran ile tekrar edilmek lazım gelen bir gayret vardır ki, o da Anadolu kadınının göstermiş olduğu çok ulvi, çok yüksek, çok kıymetli fedakârlıktır. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde, Anadolu köylü kadınının üzerinde kadın mesaisi zikretmek imkânı yoktur ve dünyada hiçbir milletin kadını ‘Ben Anadolu kadınından daha çok çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar gayret gösterdim’ diyemez. (Aynı yapıt, s. 245)”

    Atatürk, Anadolu kadınının çalışkanlığını, özverisini açık bir dille gönülden anlatmakta. Kadınlarımızın yurdun işgalden kurtarılması için nasıl büyük bir özveriyle çalıştıklarını vurgulamakta. Ulusun geleceği için gözünü kırpmadan, gece gündüz demeden göreve atıldı Anadolu kadını. Atatürk, Türk kadınını dünyanın diğer uluslarının kadınlarından daha üstün görmekte taşıdığı nitelikleriyle.

    “Kadınlarımız aslında toplumsal hayatta erkeğimizle her vakit yan yana yaşadılar. Bugün değil, eskiden beri, uzun zamanlardan beri, kadınlarımız erkeklerle baş başa, mücadele hayatında, ziraat hayatında, iş hayatında erkeklerimizden yarım adım geri kalmayarak yürüdüler. Belki erkeklerimiz memleketi istila eden düşmana karşı süngüleriyle, düşmanın süngülerine göğüslerini germekle düşman karşısında varlıklarını ispat ettiler. Fakat erkeklerimizin teşkil ettiği ordunun hayat kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Memleketimizin mevcudiyet vasıtalarını hazırlayan, kadınlarımız olmuş ve kadınlarımız olmaktadır. Kimse inkâr edemez ki, bu harpte ve ondan evvelki harplerde milletin hayat kabiliyetini tutan, hep kadınlarımızdır. Çift süre, tarlayı eken, ormandan odunu, keresteyi getiren mahsulatı pazara götürerek paraya çeviren, aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlarla beraber sırtıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla yağmur demeyip, kış demeyip, sıcak demeyip cephenin mühimmatını taşıyan, hep onlar, hep o ulvi, o fedakâr, o ilahi Anadolu kadınları olmuştur. Dolayısıyla hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı şükran ve minnetle ebediyen taziz [ululama] ve takdis [kutsama] edelim. (Aynı yapıt, s. 245)”

    Atatürk’ün yukarıda belirttiği gibi tarih boyunca toplumumuzda erkeklerle kadınlar birbirinden ayrılmamış, soyutlanmamışlardır. Yaşadığımız topraklarda kadınla erkek arasında kaçgöç olmamış, toplumsal yaşamda işbirliği yapmak gelenek olmuştur. Ne yazık ki son yıllarda batıl inançları, din sananlarca bu sosyal yapı bozuldu. Kadınla erkeğin binlerce yıllık birlikteliği kötü niyetli kişilerce yozlaştırıldı.

    Anadolu’da imeceler, kadın ve erkeğin katılımıyla birlikte olurdu. Halk oyunlarımız el ele, kol kola, omuz omuza oynanırdı. Türkü, mâni atışmaları karşılıklı yapılırdı. Günlük yaşamdaki her iş, elbirliğiyle başarılırdı. Toplumsal sorunlar, büyük felaketler kadın ve erkeğin dayanışmasıyla aşılırdı. Kadın erkeğin yardımlaşmasıyla zor, kolay kılınırdı. Hatta yurdumuzdan düşmanı kovarken eli silahlı kadın askerler, çeteciler görmekteyiz erkekle yan yana savaşan.

    Kadını yücelten bir öndere sahibiz. Onun yolundan giderek toplumuzda kadını hak ettiği yere getirmek de her yurttaşın görevi. Kadınlarımızı yalnızca yılda bir gün değil, üç yüz altmış beş gün anımsayarak değer vermek en güzeli.

    Devamını Oku