02 Nisan 2025 Çarşamba
Almanya, Gazze'den 33 kişiyi tahliye etti
Kuzey Almanya Beşiktaşlılar Derneği'nden Birleştirici ve Geniş Katılımlı İftar Programı
BALIKLARIN TÜRKİYE SAHİLLERİ BOYKOTU!
İKİ YÜZLÜ UYANIKLAR
BİRLİĞİMİZİ GÜÇLENDİRELİM!
İSRAİL-FİLİSTİN SAVAŞINDA TÜRKİYE´NİN TAKINMASI GEREKEN TAVIR
Onlar, bu toprakların asi çocuklarıydı. Kimi devrim şarkılarıyla büyümüş, kimi kitap sayfalarında hayatı öğrenmiş, kimi sokaklardan geçmişti. Ama hepsinin yüreğinde aynı ateş yanıyordu: Adalet, özgürlük ve halkın iktidarı. Ve hepsinin kaderi, darağaçlarında, kurşun yağmurlarında, zindan duvarları arasında kesişecekti.
Bu hikâye, Mahir Çayan’ın, Hüseyin İnan’ın, Deniz Gezmiş’in, Ulaş Bardakçı’nın ve onlarla aynı yolu yürüyenlerin hikâyesidir. 1968’in rüzgârı sadece Paris’i, Prag’ı değil, Türkiye’yi de sarsıyordu. Üniversite amfilerinde, meydanlarda, işçi grevlerinde yankılanan bir ses vardı:
Mahir, teorisiyle, inadıyla, örgütçü ruhuyla bir devrimciydi. O, şehirlerin kalbinde gerilla mücadelesini savunuyordu. Hüseyin, sabır ve bilgelikle hareket eden bir liderdi. O, işçi sınıfına inanıyordu. Deniz, Anadolu’nun asi rüzgârıydı. Boynundaki puşisiyle, elindeki silahıyla, içindeki inancıyla… Ulaş ise korkusuzdu. O, mücadeleyi yalnızca sözle değil, eylemle de anlamlı kılanlardandı.
Türkiye’de 60’ların sonunda, sol hareketler birbirinden farklı yolları benimsemişti. Kimi reformları savunurken, kimi doğrudan silahlı mücadeleye yönelmişti. Mahir ve yoldaşları, sömürge tipi faşizme karşı gerilla savaşının kaçınılmaz olduğuna inanıyordu. Deniz ve arkadaşları ise, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) ile anti-emperyalist bir direnişin bayrağını kaldırmıştı.
Deniz Gezmiş ve yoldaşları, Amerikan emperyalizmine karşı mücadele ediyordu. 6. Filo’yu protesto eden öğrencilerin en önünde o vardı. Üniversite işgallerinde, işçi grevlerinde hep en öndeydi. Sadece slogan atan değil, eyleme geçen bir devrimciydi.
Ama devlet, onları susturmak için harekete geçti. 1971’deki 12 Mart Muhtırası, sadece hükümeti değil, devrimcilerin de kaderini değiştirdi. Peş peşe gelen operasyonlarla birçok devrimci yakalandı. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, idama mahkûm edildi. Mahir, bu durumu kabullenmedi. Arkadaşlarını kurtarmak için Kızıldere’ye kadar gidecek bir mücadeleye girişti.
Kızıldere, bir direnişin ve trajedinin adıdır. Mahir Çayan ve yoldaşları, Denizleri kurtarmak için Ünye’de bir İngiliz ve Kanadalı teknisyeni rehin almışlardı. Amaçları, tutsakları takas ederek serbest bırakmaktı. Fakat devletin cevabı kanlı oldu. 30 Mart 1972’de Kızıldere köyünde kuşatıldılar. Teslim olmadılar. Mermileri bitene kadar savaştılar. Ve sonunda hepsi katledildi.
Son sözü Mahir söylemişti: “Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik!”
O gün Kızıldere’de devrimciler öldürüldü ama onların inancı, mücadeleleri yaşamaya devam etti. Kızıldere’nin dumanı henüz tüterken, Deniz Gezmiş ve arkadaşları darağacına yürüdü.
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, 6 Mayıs 1972’de idam sehpasına çıktı. Deniz, “Yaşasın tam bağımsız Türkiye! Kahrolsun emperyalizm!” diye haykırarak idam sehpasına yürüdü. Hüseyin ve Yusuf da aynı inançla son nefeslerini verdi. Onlar, Anadolu’nun bağrına düşen üç fidandı.
Deniz’in darağacındaki son sözleri hâlâ kulaklarda:
“Ben hiçbir şahsi çıkar gözetmeden, halkımın mutluluğu için savaştım ve bu yolda ölümü seçiyorum!”
Bugün Mahir’lerin, Hüseyin’lerin, Deniz’lerin, Ulaş’ların isimleri duvarlarda, şarkılarda, sloganlarda yaşıyor. Onların hayalleri, kimi zaman bir işçi grevinde, kimi zaman bir üniversite anfisinde yankılanıyor. Kimileri onların mücadelesini romantize eder, kimileri eleştirir, kimileri unutturmaya çalışır. Ama gerçek şu ki, onlar, bir kuşağın vicdanıydı.
Onlar için devrim, yalnızca bir hayal değildi; yaşamlarının, inançlarının, kanlarının bir parçasıydı. Bugün onların adlarını anarken, mesele sadece geçmişi hatırlamak değil, onların hangi koşullarda, hangi idealler uğruna mücadele ettiğini anlamaktır.
Ve bugün hâlâ o slogan yankılanıyor:
“Mahir, Hüseyin, Deniz, Ulaş… Kurtuluşa kadar savaş!”
Kitap okumak, insanın kendini keşfetme yolculuğunda en önemli rehberlerden biridir. Asırlar öncesinden gelen bir sesin, insan ruhunun derinliklerindeki sancıları ve sevinçleri kelimelere dökmesi, zamanın ötesinde bir bağ kurmanın en saf hâlidir. Bir kitaba gömüldüğünde, sayfaların arasından sana uzanan bir el hissedersin. Belki de bu el, seninle aynı duyguları yaşamış ama senin kadar şanslı olamamış birinin elidir. Onun acısını, onun mutluluğunu, onun tereddütlerini okurken kendini bulursun.
Kitaplar, insanın yalnız olmadığını gösterir. Yaşadıklarının, hissettiklerinin, sorguladıklarının daha önce de var olduğunu, birilerinin bunları anlamlandırmaya çalıştığını fark edersin. Bu, büyük bir rahatlık verir. İnsan bazen içinde fırtınalar koparken, çevresindekilerin hiçbir şey anlamadığını düşünür. Oysa kitaplarda, kendi içinde kopan fırtınaları önceden yaşamış ve dile getirmiş insanların sesi yankılanır. Senin için kelimelere dökülmemiş olanı, belki de senden yüzyıllar önce bir filozof, bir şair, bir yazar anlatmıştır.
Ama okumanın bir amacı olmalı. Okumak sadece bilgi depolamak, başkalarına hava atmak, nutuk çekmek için yapılmaz. Önemli olan, okuduklarını süzgeçten geçirebilmektir. Yalanlamak ve reddetmek için değil; inanmak ve her şeyi olduğu gibi kabul etmek için de değil. Konuşmak ve üstünlük taslamak için hiç değil! Asıl mesele, tartabilmek, kıyas yapabilmek, düşünmek ve anlamaktır.
Bir kitabı açtığında, yazılanları sorgulamalısın. Yazarın hangi dönemde, hangi koşullarda bu düşünceleri kaleme aldığını hesaba katmalısın. Çünkü hiçbir fikir, hiçbir bilgi boşlukta doğmaz. Hepsi bir bağlamın, bir yaşanmışlığın ürünüdür. Bu yüzden, kitapları sadece doğruları öğrenmek için değil, yanlışları da fark edebilmek için okumalısın. Bir düşünceyi anlamadan reddetmek, onu hiç okumamış olmak kadar tehlikelidir.
Okudukların seni bir noktaya yönlendirmeli, yeni düşünceler üretmeni sağlamalıdır. Kitaplar, aklı besleyen bir kaynak olduğu kadar, onu kör eden bir tuzağa da dönüşebilir. Eğer okudukların, seni düşünmeye ve sorgulamaya değil de sadece kabullenmeye itiyorsa, orada bir sıkıntı vardır. Özgür bir zihin, ancak karşılaştırarak, analiz ederek ve kendi sonuçlarını üreterek gelişir.
Her kitap bir kapıdır ve sen o kapıyı araladığında, yepyeni dünyalara adım atarsın. Ama bu dünyalara girdiğinde kaybolmamalısın. Onları gözlemlemeli, keşfetmeli, ama kendi yolunu da unutmamalısın. Çünkü okumak, sadece başkalarının fikirlerini almak değil, o fikirlerle kendi düşüncelerini inşa etmektir.
Bir kitabı okuduğunda, onun sana kattıklarıyla ne yapacağın da önemlidir. Okuduklarını günlük hayatta nasıl kullanıyorsun? Yeni öğrendiğin bir bilgi, bir bakış açısı, senin davranışlarını, seçimlerini nasıl etkiliyor? Kitaplardan öğrendiklerini sadece zihninde tutarsan, onlar birer bilgi yığını olarak kalır. Ama onları hayatına entegre edersen, işte o zaman okumanın gerçek anlamını kavramış olursun.
Öyleyse, kitap okumayı bir alışkanlık olarak değil, bir ihtiyaç olarak görmelisin. Okumak, düşünce dünyanı genişletmeli, seni dönüştürmeli. Yeni kitaplar keşfettikçe, yeni insanlar tanıyormuş gibi hissetmelisin. Çünkü aslında öyle! Sayfalar arasında seni bekleyen dostlar, rehberler, yoldaşlar var. Ve her biri, sana anlatacaklarıyla seni biraz daha sen yapacak.
Kitaplar sana her zaman hazır cevaplar vermez. Bazen sadece yeni sorular sormanı sağlar. Ve asıl kıymetli olan da budur. Çünkü sorular, cevaplardan daha değerlidir. Soruların peşinden gittiğinde, gerçekten düşünmeye başlamışsın demektir. Ve işte o zaman, okumanın asıl gücünü keşfetmiş olursun.
Karadeniz, doğasıyla olduğu kadar yetiştirdiği insanlarla da farklı bir ruha sahiptir. Hırçın dalgalarıyla, inatçı rüzgarlarıyla, sert mizaçlı ama bir o kadar da sevdalı insanlarıyla Karadeniz, her zaman asi ruhların yurdudur. İşte bu topraklardan çıkan iki büyük sanatçı, Volkan Konak ve Kazım Koyuncu, yalnızca müziğin değil, düşüncenin, direnişin, umudun ve sevdanın da sesi olmuşlardır.
Volkan Konak: Dik Duruşlu, Toplumsal Vicdanın Sesi
Volkan Konak, sadece bir müzisyen değil, aynı zamanda toplumsal olaylara duyarlı, sert mizacıyla bilinen ama vicdanı hep ön planda olan bir halk adamıydı. O, Karadeniz’in asi çocuğuydu ama aynı zamanda insanın içini ısıtan bir dosttu. Sol tandanslı duruşu, haksızlığa karşı yükselttiği sesi, her daim barışı ve toplumsal huzuru savunmasıyla Türkiye’de farklı kesimlerden insanları etrafında toplamayı başardı. O, protest bir ruha sahipti ama asla bölücü değildi. Eleştirirken bile birleştirici bir dil kullanırdı.
Sahneye çıktığında yalnızca şarkı söylemezdi; konuşur, anlatır, güldürür ve düşündürürdü. Gündemi takip eden, adaletsizliklere kayıtsız kalmayan, sanatı sadece eğlence aracı olarak görmeyen bir entelektüeldi. Sahneye çıktığında kimi zaman politik göndermeler yapar, kimi zaman Karadeniz’in horonuyla halkı coştururdu. Ama en çok da duygulara dokunurdu.
Konserlerinde “Cerrahpaşa” gibi şarkıları söylerken, gözleri dolan binlerce insanın sessizliğini sadece onun sesi doldururdu. O, sahneye çıktığında seyircisini de içine alan bir hikâye anlatırdı. Konserlerinde şarkılar kadar anlattığı fıkralar, hayata dair söylediği özlü sözler de hafızalara kazınırdı.
Kazım Koyuncu: Yeşile Aşık, Temiz Bir Toplumun Peşinde
Kazım Koyuncu ise Volkan Konak’tan farklı bir müzikal yolda yürüdü ama ruh olarak çok benzerdi. Kazım, doğaya aşıktı. Onun için Karadeniz sadece bir coğrafya değil, bir kimlikti. Yeşili savunmak, doğaya sahip çıkmak onun için bir sanatçının en büyük görevi gibiydi. “Ben müziğimi yapıyorum ama bunu yaparken doğaya, insana, hayata zarar vermemeye çalışıyorum” diyerek sadece sanatıyla değil, hayat tarzıyla da örnek olmuştu.
Kazım, temiz bir toplumun peşindeydi. Adaletsizliğe, ranta, doğanın talan edilmesine karşıydı. Volkan Konak gibi protest bir ruha sahipti ama o, sahneye çıktığında daha çok gülümseyerek, neşeyle insanlara mesaj verirdi. Mücadelesi ne kadar sertse, duruşu o kadar zarifti.
Kazım ve Volkan, Karadeniz’in iki yakasından aynı dalganın sesiydi. İkisi de halkın sanatçısıydı. İkisi de müziği bir silah değil, bir kucaklaşma aracı olarak kullandı. Şimdi Kazım Koyuncu, Volkan Konak’ı karşılamak için bir yerlerde tulumunu çalmaya başlamış olmalı…
Kuzey artık daha yalnız Kuzeyin Çocukları Sustu…
Köy Enstitüleri, bir dönemin simgeleriydi. Toprakla, emekle, üretimle, halkla iç içe geçmiş bir eğitim anlayışını hayata geçiren bu kurumlar, sadece öğretmenler yetiştirmekle kalmadı; köylünün hayatına dokundu, onları eğitti, bilinçlendirdi ve toplumsal bir dönüşümün temellerini attı. Ancak ne yazık ki, 1950’li yıllarda kapatılan Köy Enstitüleri ile birlikte, eğitimde bir devrim, köylerin kalkınmasındaki en önemli adım ve halkın kendi değerleriyle yetişmiş öğretmenlerin mücadelesi kayboldu. Bu kurumlar, köylerin gerçek ihtiyaçlarına cevap veriyordu; çünkü köyler kendi topraklarıyla, hayvanlarıyla, üretimleriyle bağlantı içerisindeydiler. Eğitim, köylünün yaşam biçimini anlamak ve ona uygun çözüm yolları sunmak üzerine inşa edilmişti. Ancak bu değerli miras, siyasetin, çıkarların ve kapitalizmin etkisiyle yok oldu.
Köy Enstitüleri’nin kapanmasının ardından köy okulları da büyük bir darbe aldı. O dönemde köy okulları, halkın gerçek eğitim ihtiyacını karşılayan, köylüye sadece okuma yazma öğretmekle kalmayıp, aynı zamanda tarım, hayvancılık ve el sanatları gibi hayati konularda da bilgi sağlayan merkezlerdi. Bu okullar, bir köyün geleceğini şekillendiren, genç nesillerin toprağa ve emeğe saygı duyarak yetişmelerini sağlayan önemli kurumlardı. Ama ne yazık ki, bu okullar da Köy Enstitüleri’nin kapatılmasıyla birlikte, yalnızca eğitim değil, aynı zamanda köylerin geleneksel yaşam biçimleri de kaybolmaya başladı.
Bugün, köy okulları ve Köy Enstitüleri’nin yokluğu, köylünün hayatını sadece eğitim açısından değil, toplumsal ve ekonomik açıdan da zora soktu. Köydeki tarım ve hayvancılıkla iç içe olan eğitim anlayışı, artık hızla yok oluyor. İnsanlar, köydeki üretimden uzaklaşıyor, büyük şehirlere göç ediyor. Her şey hızla tüketilen, hızla tükettiren bir toplumda dönüşüyor. Köyde yetişen çocuklar, büyük şehirlerdeki fabrikalarda, ofislerde çalışmaya başlıyor. Ancak bu geçişin bedeli, sadece köyün kültürünü ve değerlerini kaybetmek değil, aynı zamanda insanların kendi kimliklerinden, emekten ve toprağa olan bağlılıklarından uzaklaşmaları oldu.
Köy Enstitüleri’nin kapatılmasının ardından, üretim yapmayı değil, köşe dönmeyi öğrenen bir toplum doğdu. Her şey, hızla para kazanma ve kolayca zengin olma arzusuyla şekillendi. Oysa, eski köy okullarında çocuklar, gerçek yaşamın eğitimini alırlardı. Tarım, hayvancılık, el sanatları ve her şeyden önce insanın emeğiyle geçindiği, doğal hayatla uyumlu bir eğitim anlayışı vardı. Bu eğitim, sadece bireyleri değil, tüm toplumu etkileyecek şekilde şekillendiriliyordu. Bugün ise köy okullarının bu tarihi misyonu, kapitalizmin ve endüstriyel sistemin baskılarıyla yok olmuş durumda. Eğitim, artık bir ürün, bir araç haline gelmişken, eski eğitim anlayışının verdiği köylüye özgü değerler kaybolmuş durumda.
Bir zamanlar köylerdeki pazarlar, köylülerin ürünlerini yerel halkla paylaştığı yerlerdi. Ancak bugün, 50 TL’ye hıyar almak, 1000 TL’ye et almak, 550 TL’ye peynir almak sıradan bir durum haline geldi. O zamanlar, köylü toprağından ve emeğinden kazandığıyla geçiniyor, büyük bir zorlukla da olsa hayatta kalmayı başarıyordu. Şimdi ise, köyler, köşe dönme ve hızlı para kazanma arzusu uğruna başka bir yöne evrildi. Bu dönüşüm, hem bireysel hem de toplumsal bir soruna dönüştü. Kapitalizmin etkisiyle, hızlı tüketim ve hızlı üretim arayışları, köylerin ruhunu öldürdü.
Bugün, köy okulları ve köy enstitülerinin yokluğu, sadece eğitim değil, aynı zamanda toplumsal bir boşluk yaratmıştır. Bu köy okulları, eğitimde halkçı bir modelin temellerini atarken, aynı zamanda köylüleri üretime teşvik ediyor, bilinçlendiriyor ve toplumsal dayanışma duygusunu aşılıyordu. O günlerden sonra, köylerin en önemli dayanak noktası olan bu okulların kapanmasıyla birlikte, toplum hızla değişti. Bugün, ne iktidar ne de muhalefet, köy enstitülerinin mirasından bahsediyor. Oysa bu enstitüler, sadece bir eğitim modelinden çok, halkın gücünü ve emeğini ortaya koyan, köylerin kalkınmasında kilit rol oynayan yerlerdi.
Köy enstitülerinin kapanmasıyla, hızla gelişen kapitalist toplum, köylüyü yalnızca tüketici haline getirdi. Toprakla, hayvanla, tarımla iç içe olan köylüler, şehirlere göç etti ve büyük şehirlerdeki fabrikalarda köleleşti. Oysa eski zamanlarda, köy okullarında yetişen çocuklar, sadece bilgiyi değil, doğayı, emeği ve toplumu da anlamışlardı. Bugün bu mirası kaybetmişken, geçmişteki eğitim anlayışına dönmek için hala geç kalmış değiliz. Köy enstitülerinin hatırlanması ve yeniden hayata geçirilmesi, toplumun ruhunu onarmak, köylünün emeğini ve değerini yeniden diriltmek adına atılacak önemli bir adım olabilir.
Bugün meydanlara inen, geçim derdi çeken halkın, gençliğin işsizlikle boğuşanların, enflasyonun pençesinde sıkışanların tek çaresi Köy Enstitüleri’dir. Köy Konseyleri kurulmalı, köylüye üretim teşvik edilmeli ve kooperatifleşerek köylüyü bilinçlendiren eğitimler, Köy Enstitüleri’nde olduğu gibi yeniden hayata geçirilmelidir. Bu adımlar, sadece köylerin kalkınmasını değil, toplumun genel yapısını da iyileştirecek, halkın gücünü yeniden doğaya ve toprağa bağlayacaktır. Bu mirası yaşatmak, toplumun geleceği için atılacak en önemli adımdır.
İnsan, doğası gereği öğrenmeye ve gelişmeye açık bir varlıktır. Eğitim, bireyin meslek edinmesini sağlarken, ahlak ise onu insan yapan en temel değerdir. Ancak günümüzde eğitim, çoğu zaman yalnızca akademik ve mesleki başarıya indirgenmiş durumda. Halbuki diplomalar ve meslekler, ahlak olmadan bir anlam ifade etmez.
Bu görüşü savunan birçok düşünür, filozof ve siyasetçi, insanın önce erdemli olmayı öğrenmesi gerektiğini vurgulamıştır. Tarihte bunun sayısız örneğini görmek mümkündür.
Konfüçyüs, “Erdemli bir insan olmak, bilgili bir insan olmaktan önce gelir” der. Ona göre eğitim, insanın önce karakterini inşa etmeli, sonra meslek kazandırmalıdır. Bugün iyi eğitim almış ancak ahlaki zaafları olan birçok insan, topluma zarar vermektedir. Yolsuzluk yapan politikacılar, rüşvet yiyen bürokratlar, halkı kandıran medya mensupları, yalnızca bilgili ama ahlaksız bireylerin nasıl bir tehlike oluşturduğunun kanıtıdır.
Jean-Jacques Rousseau da “Bilim ve sanat ilerledikçe ahlak çöküyor” diyerek, modern toplumların bilgiye verdikleri aşırı önemin, ahlaki yozlaşmayı hızlandırdığını savunur. Gerçekten de bugün birçok bilim insanı, etik değerleri göz ardı ederek yalnızca maddi kazanç ve güç peşinde koşmaktadır.
Sokrates: Antik Yunan filozofu Sokrates, ahlakın bilgiden önce geldiğini savunmuş ve insanlara önce vicdan sahibi olmayı öğretmeye çalışmıştır. Ona göre bilgi, ancak iyi bir karakterle birleşirse faydalıdır. Bu yüzden Atina mahkemesinde yargılandığında, “Bilgili bir insan olmak değil, iyi bir insan olmak önemlidir” diyerek kendini savunmuştur.
Gandhi: Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesinin önderi Mahatma Gandhi, hukuk eğitimi almış olmasına rağmen, en büyük gücünü ahlaki duruşundan almıştır. O, diplomasını yalnızca bir araç olarak görmüş, asıl amacı erdemli bir toplum yaratmak olmuştur. “Eğitim, karakter olmadan tehlikelidir” diyen Gandhi, bireyin ahlaki değerlerini kaybettiği bir eğitim sisteminin toplumları yozlaştıracağını savunmuştur.
Turan Dursun: Bilgiye büyük önem veren ancak bunu dogmalarla değil, ahlaki bir sorgulama süzgecinden geçirerek ele alan Turan Dursun, ahlaksız bilginin insanı esir alacağını belirtmiştir. Ona göre eğitim, insanı özgürleştirmeli ve adalet duygusunu güçlendirmelidir.
Nelson Mandela: Güney Afrika’da ırkçılığa karşı mücadele eden Mandela, hukuk eğitimi almış bir liderdi. Ancak onun asıl gücü, diplomasında değil, adalet ve insan hakları konusundaki ahlaki kararlılığında yatıyordu. O, “Eğitim en güçlü silahtır” derken, bunun yalnızca bilgiyle değil, vicdanla birleşmesi gerektiğini de vurgulamıştır.
Günümüzde meslek sahibi olmuş ancak ahlaki çöküntü içinde olan birçok insan topluma büyük zarar vermektedir.
• Hitler: Almanya’da resim eğitimi almış ve askeri strateji konusunda bilgili bir lider olmasına rağmen, ahlaki zaafları nedeniyle milyonlarca insanın ölümüne neden olmuştur. Eğer bilgiye değil, erdeme odaklansaydı, tarihte bir katil olarak değil, bir barış insanı olarak anılabilirdi.
• Enron Skandalı: 2001 yılında ABD’de büyük bir şirket olan Enron’un yöneticileri, milyonlarca dolar değerinde muhasebe sahtekarlığı yaparak şirketi batırmış ve binlerce insanın işsiz kalmasına sebep olmuştur. Hepsi prestijli üniversitelerden mezun olan bu yöneticiler, bilgiyi yalnızca kendi çıkarları için kullanarak büyük bir ekonomik krize yol açmışlardır.
• Dr. Mengele: Nazi Almanyası’nın doktorlarından Josef Mengele, tıp eğitimi almış ancak etik değerlerden tamamen uzaklaşmış bir bilim insanıydı. Bilgi sahibi olmasına rağmen insanlığa karşı suç işleyerek tarihe “Ölüm Meleği” olarak geçti.
Bu örnekler, ahlak olmadan bilginin nasıl bir felakete yol açabileceğini açıkça göstermektedir.
Diplomalar ve meslekler önemlidir, ancak önce ahlak gelir. Ahlak olmadan alınan eğitim, bireyi bilinçli bir insan yerine sadece teknik bilgiye sahip bir varlık haline getirir. Bilgi, ahlaki bir pusula olmadan kullanıldığında yıkıcı olabilir.
Eğitim sistemleri yalnızca akademik başarıya odaklanmamalı, aynı zamanda bireylerin etik ve insani değerlerini güçlendirmelidir. Bir insanın ne kadar bilgi sahibi olduğu değil, o bilgiyi nasıl kullandığı önemlidir. Gerçek başarı, yalnızca meslek sahibi olmak değil, vicdanlı ve erdemli bir birey olarak topluma katkı sağlamaktır.
Unutulmamalıdır ki, diploma insanı saygın yapmaz; insanı saygın yapan, vicdanı ve ahlakıdır.