02 Nisan 2025 Çarşamba
Berlin`de 3.5 yılda 90 kişi Müslüman oldu
Kuzey Almanya Beşiktaşlılar Derneği'nden Birleştirici ve Geniş Katılımlı İftar Programı
BALIKLARIN TÜRKİYE SAHİLLERİ BOYKOTU!
İKİ YÜZLÜ UYANIKLAR
BİRLİĞİMİZİ GÜÇLENDİRELİM!
İSRAİL-FİLİSTİN SAVAŞINDA TÜRKİYE´NİN TAKINMASI GEREKEN TAVIR
İstanbul, bir zamanlar sadece bir şehir değil, bir kültür, bir tarih, bir kimlikti. Onun sokakları, mahalleleri, insanları, geçmişiyle bir bütün halindeydi. Her köşe başında bir hikâye, her duvarda bir anı saklıydı. Ancak son altmış yıldır, taşradan gelenlerin etkisiyle İstanbul’un o kadim dokusu hızla değişti. Şimdi, eski İstanbul’u arayanlar, yalnızca hüsranla karşılaşıyor. Çünkü İstanbul’un kalbi, taşradan gelenlerin “hanzoluğu” ile yavaşça yok oldu.
İstanbul, her zaman farklılıkları, çeşitliliği, egzotizmiyle tanınırdı. Farklı kültürlerden, inançlardan, kökenlerden insanlar bir arada yaşar, şehri bir anlamda kucaklarlardı. Ancak son altmış yıldır, İstanbul, sadece köylerinden, kasabalarından gelen insanlarla değil, kendi kimliğinden uzaklaşan bir şehir haline geldi. Çorum’dan, Sivas’tan, Urfa’dan, Trabzon’dan, Rize’den, Tokat’tan, Malatya’dan ve Adana’dan gelenler, burayı sadece bir fırsat alanı olarak gördüler. Oysa İstanbul, sadece bir fırsat değil, bir kültürün yaşadığı, bir tarihin izlerini taşıyan bir yerdi. Taşradan gelenler, bu şehri kendi dar dünyalarına hapsederek, İstanbul’un ruhunu zedelediler.
İstanbul, bir zamanlar olduğu gibi, insanları birbirine yakınlaştıran, kültürleri buluşturan bir yerdi. Ama artık o eski İstanbul’dan eser yok. Taşralıların, hızla zenginleşme hayalleriyle kurdukları dernekler, şehri kültürel anlamda yozlaştırdı. İstanbul Trabzonlular Derneği, İstanbul Yozgatlılar Derneği, İstanbul Kastamonulular Derneği gibi dernekler, şehri sadece taşra kültürlerine hapseden, farklılıkları değil, homojenliği teşvik eden yapılar haline geldi. Şehirde yaşayan herkesin kendi köyünden bir parça taşıması, İstanbul’un bu kadar çeşitliliği barındıran ruhuna zarar verdi. Bu dernekler, şehri sadece bir ticaret merkezi, bir çıkar alanı olarak gördüler. İstanbul’u İstanbul yapan zengin kültürel mirası, bir kenara atıp, yerini dar ve kalıplaşmış bir yaşam biçimine bıraktılar.
Ve belki de en belirgin etki, hanzoluğun İstanbul’a nüfus etmesiydi. Hanzolar, şehirdeki eski mahalleleri, İstanbul’un geleneksel yapısını, ruhunu unutarak, sadece kendi çıkarlarını düşünerek yaşamaya başladılar. Şehirdeki mahallelerin dokusu hızla değişti. O eski İstanbul’un zarif yapısı yerini, apartmanlar ve beton yığınlarına bıraktı. Hanzolar, sadece İstanbul’da yaşadılar, ama İstanbul’a ait olmayı başaramadılar. Şehre ait olmak, o şehri anlamak, tarihini ve kültürünü içselleştirmekle olurdu. Ancak taşradan gelenler, sadece İstanbul’u kendilerine ait bir yer haline getirmeye çalıştılar.
Ancak İstanbul’a yapılan saldırılar sadece taşra kültüründen gelmedi. 1950’ler, Adnan Menderes’in İstanbul’a ihanetinin başlangıç noktasıydı. Menderes hükümeti, şehri büyütme adına, tarihi yapıları ve İstanbul’un özgün dokusunu yok sayarak, betonlaşmanın yolunu açtı. Bu dönemde başlayan hunharca saldırılar, İstanbul’un kimliğini kaybetmesine ve hızlı bir şekilde tahrip olmasına sebep oldu. İstanbul’un eski İstanbul olma özelliği, yavaşça silindi. Ve bu ihanetin ardı arkası kesilmedi, her geçen yıl, şehrin kültürel ve tarihi dokusu daha da zedelendi.
İstanbul’un doğasında var olan çeşitlilik ve egzotik atmosfer, taşradan gelenlerin ve politikaların etkisiyle zedelendi. İstanbul, eski yıllarında bir arada yaşayan farklı kültürlerin, inançların, geleneklerin merkeziydi. Ancak bu çeşitlilik, yerleşik olmayan bir kimlik yaratmaya çalışan taşralıların etkisiyle yerini homojenliğe bıraktı. Şehre gelen taşralıların inşa ettiği mahalleler, kendi köylerinin minyatür hâline geldi. Oysa, İstanbul’a ait olmak, sadece taşlarıyla, sokaklarıyla değil, o şehri anlayarak, içselleştirerek bir parçası olmayı gerektirirdi.
Bugün, İstanbul’un sokaklarında gezerken, bir zamanlar bu şehirde yaşamanın anlamını aramak, sadece hüsrana yol açıyor. O eski mahalleler, komşuluk ilişkileri, İstanbul’un o kendine has ruhu artık kayboldu. Bir zamanlar İstanbul’a ait olan o kültürel zenginlik, yok olmuş durumda. Şehre gelen taşralıların, İstanbul’u sadece bir yaşam alanı olarak görmeleri, o şehrin ruhunu tüketti. 1950’lerden bu yana devam eden İstanbul’a yapılan hunharca saldırılar, bugün bize bu şehri eski haline döndürebilmek için geriye bir şey bırakmadı.
İstanbul, bir zamanlar sahip olduğu zarafeti ve kimliği kaybetti. Hanzoluk, sadece kültürel yozlaşmayı değil, aynı zamanda ahlaki ve toplumsal yozlaşmayı da beraberinde getirdi. İstanbul’un eski sakinlerinin yaşadığı mahallelerdeki o eski ruh, şimdi yok oldu. Bir zamanlar yaşanabilir olan sokaklar, bozkırların taşralaşmış insanlarının bulunduğu yerler haline geldi. Ve şimdi, bir zamanlar İstanbul’a ait olan o kültürel zenginlik, yok olmuş durumda. Artık eski İstanbul’u bilenler, aramızdan birer birer ayrılıyor. O zarif İstanbul, sessizce ölüyor.