Talip Apaydın’ın işgal yıllarını anlattığı Toz Duman İçinde ve Kurtuluş Savaşı’nın soluk kesen öyküsünün yer aldığı Vatan Dediler’den sonra Anadolu köylülerinin yaşamına yer verdiği Köylüler kitabını da okudum. Ülkemizin tarihsel bir sürecini anlatan üç kitap, yakın tarihimize ışık tutmakta.
Kurtuluş Savaşı’mızın asıl kahramanları Atatürk’ün buyruğuna uyup silaha sarılan Türk köylüsüdür. Çiftini çubuğunu, çoluk çocuğunu geride bırakıp arkasına bakmadan cepheye koşan, insanüstü bir güç ve özveriyle düşmanın karşısına dikilen Türk köylüsünün destansı savaşımını unutmak olanaksız. Ne yazık ki bu konuyla ilgili az sayıda yapıt var. Konu, gelecek kuşaklara daha çok anlatılmalı. Özellikle Kurtuluş Savaşı anıları, öyküleri, romanları daha çok okunup okutulmalı. Okunmalı ki bir ölüm kalım savaşının her kuşaktan yurttaşımızda bir bilinç oluştursun. Hangi zorlukları yenerek, nasıl bir savaştan sonra ülkemizin bağımsızlığını kazandığı bilinci, herkesin kafasında yer etmeli.
Köylüler, savaş sonrası Türkiye’sine bir eleştiri romanı. Yazarımızın bu eleştirilerde haklılık payı var mı? Hem de çok…
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, ülkemiz 1912’de başlayıp 1922’de sona eren ve kesintisiz on yıl süren bir savaş süreci yaşadı. Bu süreçte iki milyonu aşkın insanını toprağa verdi. Bu kişilerin çoğu gençlerden oluşmaktaydı. Ayrıca salgınların alıp götürdüğü insan sayısı bilinmemekte. Göç yollarında kırıma uğrayan yurttaşlarımızı da bu yitiklere eklemek gerek. On yıl boyunca ülkemizin birçok yerinde tarlalar sürülüp ekilmedi, harmanlar kaldırılmadı, meyveler dalından toplanmadı, birçok yerde kepenkler açılıp esnaf siftah yapmadı. Savaş, insanımızın yanı sıra ekonomimizi de vurdu. Çünkü tarlayı sürecek, harmanı kaldıracak, üretimi yapacak genç nüfus silahaltındaydı. Zaten çoğu da geri dönmedi bir daha. Kısacası ülkemiz bir yangın yeriydi.
Türkiye’yi işgal edenlerin yerleşim yerlerini ve ekinleri yakması, meyve bahçelerini kesip yok etmesi, hayvan sürülerini çalması, çalamadıkları öldürmesi yurdumuzun ekonomisini felç etmek içindi. Amaçları ekonomik kaynaklarımızı yok ederek ülkemizi savaşamaz duruma getirmekti. İyice yoksullaşan halk, bir yandan da savaşı fırsata dönüştürmeye çalışan asker kaçaklarının, karaborsacıların, faizcilerin, devlete başkaldırmış çetelerin baskısı altında ezilmekteydi.
Varsılların çoğu bir yolunu bulup askere gitmemişlerdi. Bunların bir bölümü işgalcilerle işbirliği yaparak varlıklarını korudukları gibi, mallarına, paralarına mal ve para eklemişlerdi. Yoksul halkın tarlasına, bağına, bahçesine el koyanlar çoktu. En kötüsü de yurdumuzu savunmak için cepheden cepheye koşup şehit olan askerlerimizin mallarına göz dikmeleriydi. Bunu en kolay yolu da şehidin dul eşini nikâhlayarak mallarına konmaktı. Bu yolla oldukça varsıllaşanların ulusça tanığıyız.
Kurtuluş Savaşı bittikten sonra birçok ekonomik ve toplumsal sorunla karşı karşıya kaldık. Ekonomik olarak bitik bir ülke vardı. Yıllardır ekilmeyen toprak, tohuma kavuşmak için sabırsızdı. Siftah yapmayan çarşılar müşterilerini bekliyordu özlemle. Yakılıp yıkılan yerleşim yerleri ayağa kaldırılmalıydı. Birçok genç gelinin kocası geri gelmemişti savaş alanlarından. Onlar için yaşam daha da zordu. Çünkü tek başlarına karasabanla çift sürmeleri, harmanı savurmaları olanaksızdı. Bu işler için bir erkek gücüne gereksinim vardı. Bu nedenle bu genç gelinlerin çoğu ikinci eş olmayı kabullendiler içlerindeki yangını bastırarak. Toplumsal yapıdaki bu karışıklık yaşamın her alanına yansıyordu. Birçok çocuk, babasının yüzünü görmeden, sesini işitmeden büyüdü.
Cumhuriyet’imiz kısa sürede halletmesi gereken dev gibi sorunlarla kuruldu. Ne para vardı ne de çalışacak insan. Osmanlının memuru, 29 Ekim’den sonra Cumhuriyet’in memuru oldu. Böyle olunca ne alışkanlıkları değişti ne de bilgi ve görgüleri. Savaş yıllarının çoğu rüşvetçi memuru, barış döneminde de aynı alışkanlığını sürdürdü. Köylüyü adam yerine koymayan memur takımı, köylüyü milletin efendisi gören Atatürk’ün anlayışıyla çatıştı. Cumhuriyet’i benimsemiş görünse de eski düzenini alttan alta sürdürdü. Köylüye kötü davranmayı huy edinenler, Cumhuriyet’in halkla kucaklaşmasının önündeki en büyük engeldi. Şimdi bazıları diyecek ki bu memurlar neden işbaşında tutuldu? Halkının yüzde doksan beşe yakını okuryazar olmayan bir toplumun başka bir seçeneği olabilir miydi? Bu sorunu gidermek için öncelikle köylünün eğitilmesi gerekti. Köy çocuklarının eğitilmesi için seferberlik başlatıldı. Yalnıza çocuklar mı? Köylerde yetişkinlere de okuma yazma öğretmek için kollar sıvandı.
Cumhuriyet’le ülkemiz, büyük bir kalkınma sürecine girdi. Elde avuçta bir şey yoktu. Buna karşın büyük bir toplumsal özveriyle yüzyıllardır yapılamayanlar yapılıyordu her alanda. Sanayide, tarımda, hayvancılıkta, eğitimde, sağlıkta, ulaşımda, kısacası her alanda olağanüstü çalışmalar başlatıldı. Bu da kısa vadede halkın ekmeğini büyütmesini sağlayamadı.
Köylüler’de olay, daha önceki iki kitapta olduğu gibi başkahraman Mahmut’un çevresinde yaşanıyor. Savaş gazileri, geçimlerini sağlamak için olağanüstü bir çalışmanın içinde. Yaralarını sarmaya çalışıyorlar. Dün düşmanla işbirliği yapan Hacı Nuri, önceleri kaygı ve korku yaşasa da ilçenin kaymakamı, diğer memurlarla işlerini yoluna koyuyor. Hatta malını mülkünü çoğaltıp daha da varsıllaşıyor. Osmanlının kaymakamı, Cumhuriyet’in de kaymakamı olmuş. Hacı Nuri aracılığıyla göç eden Rumların mallarına el koyuyor bin bir entrikayla. Devlet gücünü arkasına alarak köylülere baskı uyguluyor.
Kurtuluş Savaşı yanlısı İbrahim Bey, köyü bırakıp İzmir’e yerleşiyor. Üzüm, incir satan bir Rum tüccarın işini, malını ucuza kapatıyor. İşlerini geliştirip dışsatımcı oluyor.
Mahmut, oğlu Murat’ı sıtmaya kurban veriyor. Bu acının üstünden bir hafta geçmeden anası Ayşa toprağa düşüyor. Üst üste gelen bu iki acı onu yıkıp mahvediyor. Yaşamdan soğumaya başlasa da Kemal Paşa’da umudunu yitirmiyor. Haceli, umutsuz bir biçimde yaşamdan kopuyor. Onun acısı, Mahmut’u perişan ediyor. Bu sırada bir oğlu daha doğuyor. Ona şehit olan bölük komutanı Galip’in adını veriyor. Üvey oğlu Selim, askerlikten sonra eğitmen kurusuna gidip eğitim ordusunun neferi olarak Tacım’da göreve başlıyor. Bu durum Mahmut’u mutlu edip umutlandırıyor.
Yakup Kadri Karaosmaoğlu, 1934’te yayımlanan Ankara romanında erken Cumhuriyet dönemini eleştirir. Bu kitabı Atatürk de okur ve önlemler alır. Buradaki eleştirinin asıl temeli Cumhuriyet’in birçok kişice batıcılık olarak algılanması. Aynı eleştiri, Talip Apaydın tarafından Köylüler’de de yapılmakta.
Köylüler, derslerle dolu bir kitap… Bu nedenle okunmalı. Az da olsa Türk aydının ivecenliğini yansıtmakta. Toplumsal dönüşümün bir anda olup bitmesini isteyen bir ivecenlik var kitapta. Yüzyıllardır biriken sorunların, özellikle de on yıl süren savaşların oluşturduğu yıkımların üç beş yılda düzelmesi olanaksız. Zaten böyle bir şeyi düşünüp istemek yaşamın mantığına ters.
Dünün düşmanla işbirliği yapan Hacı Nuri gibileri, Şeyh Sait İsyanı çıktığında, Cumhuriyet’e başkaldırılar olduğunda hemen yerlerini alıyorlar Ankara’nın karşısında. Aslında onların zihniyetleri hiç değişmiyor. Dün Kurtuluş Savaşına karşı çıkıp düşmanla kol kolaydılar, dış destekli isyanlarda karşı safta yer aldılar. Bugün de ABD emperyalizmine kayıtsız koşulsuz bağlılar. Değişen bir şey var mı?
Kommentare
…Kommentare werden geladen…