Bir insanı nefrete ve şiddete sürükleyen karanlığı anlamadan ve onu besleyen kaynakları ortadan kaldırmadan benzer trajedilerin önüne geçmek mümkün mü?
Aslında kısa da olsa kendimi takdim etmek; neler yaptığımı ve neden yazdığımı dile getirmek; yeni köşeme, yeni okurlara 'merhaba' demek ve ezcümle tanışma üzerine bir yazı kaleme almak istiyordum.
Sonrasında ise gazetecilik üzerine enikonu bir yazı yazmayı, ardından aklımda takılı kalan 'Can Atalay Belgeseli' üzerine görüşlerimi paylaşmayı ve nicedir vurulduğum bir sözdür ki 'dil ağrıyan dişe dokunur' başlığı ile görücüye çıkmayı planlıyordum.
Ancak bir anda ülkenin gündemine oturan 'onur yürüyüşü'nde yaşanan hadiseye ve o meşum saldırının ardından başlayan tartışmalara kayıtsız kalamadım ve bu meseleye farklı bir açıdan bakmayı deneyen bir yazı hazırlamayı doğrusu daha güncel buldum.
Bilindiği gibi Berlin'de gerçekleşen 'Christopher Street Day' adıyla yapılan 'onur yürüyüşü'ne akşam saatlerinde bir saldırı olmuş, bu talihsiz saldırıda bir kadın hayatını kaybetmiş ve yedisi ağır bir çok insan yaralanmıştı.
Polisin, saldırıyı gerçekleştirdiğini söylediği Abdül B.,Lübnan asıllı bir ailenin ferdi olmakla birlikte Almanya doğumlu 21 yaşında bir gençti. Daha önce çeşitli suçlara bulaştığı, radikal çevrelerle bağlantıları olduğu ve IŞİD'e katılma iddiasıyla hakkında işlem yapıldığı kamuoyuna düşen bilgiler arasındaydı.
Olaydan bir gün sonra, polis ve savcılığın akşam saatlerinde yaptığı resmi açıklamada, zanlının bir bahçe alanında bulunduğu, elindeki bıçakla polislerin üzerine yürüdüğü ve polislerin açtığı ateş sonucu hayatını kaybettiği bildirildi. Bunun üzerine kamuoyunda ve medyada çeşitli yorumlar yapıldı. Farklı fikirler öne sürüldü. Öncelikle azımsanmayacak kalabalıkta bir görüş haklı olarak şu soruyu dile getiriyordu: 'Zanlı, neden sağ olarak yakalanmadı?' Yargısız infaza değinip zanlının mahkeme önüne çıkarılmadan polis operasyonu ile öldürülmesini eleştirenler ve olayın bir an önce aydınlatılması gerektiğini ifade edenler vardı.
Diğer yandan bir başka görüş, eylül ayında gerçekleşecek seçimleri hatırlatarak hemen her seçim öncesinde yaşanan bu vahim olayların tesadüf olup olmadığını sorguluyordu. Yine güçlü bir görüş, bu tür saldırıların güvenlik ve göç konularını merkeze alan partilerin işine yaradığını söylüyordu. Bir başka değerlendirme ise toplumda infial yaratan bu tür eylemlerin, AfD gibi aşırı sağcı göçmen karıştı partilerin söylemlerini güçlendirdiğini ve tam da partinin ihtiyaç duyduğu siyasi zemini oluşturduğunu ifade ediyordu.
Bu görüşlerin dile getirildiği bir masada, aklı başında biri olarak tanıdığım 'şair' bir arkadaşımız, sohbetin orta yerine birden şu cümleyi boca etti: 'AfD'nin haklı olduğu yanlar da yok değil.' Birden tepemin atmasıyla sert bir ses tonuyla 'hayır' diye çıkışmam bir oldu. 'AfD'nin haklı olduğu hiçbir şey yok. Hiçbir konuda haklı değiller.' dedim ve ardından malum partinin gerçekleri bağlamından kopardığını, yalan ve çarpıtılmış bilgiler üzerinden korkuyu ve öfkeyi istismar ettiğini anlatmaya çalıştım.
AfD'nin bahsi geçmişken, geçmiş yıllarda seçim öncesi katıldığım bir TBB (Berlin-Brandenburg Türkiye Toplumu) toplantısında yaşanan bir başka örneği de hatırlıyorum. Göçmenlerle dayanışma içinde olan, ayrımcılığa ve ırkçılığa karşı duran bir çevrenin toplantısında bir konuşmacı, 'Göçmenler genelde çalışmıyor, Jobcenter'dan yardım alıyorlar. İnsanlar da buna kızdıkları için AfD'ye oy veriyor,' babında bir değerlendirme yapmıştı. Bu sözler, göçmenlere dönük bu tür genelleyici öfkeyi meşrulaştırıyor ve söz konusu partiye verilen desteği anlaşılır göstermeye çalışıyordu.
Elbette aşırı sağın yükselişini besleyen toplumsal, siyasal ve ekonomik birçok neden vardır. Göçmen düşmanlığını, homofobiyi, ayrımcılığı ve toplumsal korkuları istismar edip siyasete taşıyan bu anlayışın güçlenmesi yalnızca kendi söylemleriyle açıklanamaz. Buna karşı duran demokratik çevrelerin de yanlış okumaları, kolaycı genellemeleri, eksikleri ve farkında olmadan yeniden ürettikleri önyargılarla yüzleşmeleri gerekir. Çünkü bu tür yaklaşımlar, istenmeden de olsa, korku, nefret ve ayrımcılık üzerinden siyaset yapan hareketlerin güçlenmesine zemin hazırlayabilir...
Değinmiş olsam da asıl meramım bu konular değildi. Bu hatırlatmanın ardından şu soruyla asıl söylemek istediğim hususa gelebiliriz. Bir insan nasıl olur da bir zamanlar bir bebekken, başkalarının hayatına kastedecek bir noktaya sürüklenebilir? Bu soruya benzer bir anlamla, eşi ve yol arkadaşı Hrant Dink'in katledilmesinin ardından Rakel Dink, Ogün Samast'ı kastederek şu sözleri söylemişti: 'Yaşı kaç olursa olsun, bir katil de bir zamanlar bir bebekti. Bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulamak gerekir.'
Evet, Abdül B.'de bir zamanlar bir bebekti. Üstelik Avrupa'nın kültür merkezlerinden biri olarak görülen; özgürlükleri ve çok kültürlü yapısıyla tanınan Berlin'de doğmuş, eğitimini bu kentte almış ve burada büyümüştü. Aynı zamanda Alman vatandaşıydı. Ancak insanı düşündüren asıl soru şuydu: Böyle bir çevrede yetişen bir insan, nasıl olur da bir aracı insanların üzerine sürerek onların canına kastedecek kadar ağır bir şiddet eylemine yönelebilirdi?
Ayrıca cevap bekleyen başka sorular da vardı. Bir insanda böylesi bir nefret nasıl oluşur ve hangi koşullarda beslenir? Bir insanı radikalleşmeye ve şiddete iten bir süreç nasıl başlar? Bu süreçte hangi psikolojik, sosyal, toplumsal ve dini etkenler rol oynar?
Bir inancın veya kutsal kabul edilen değerlerin, bazı radikal yorumlarla nasıl olupta nefretin ve şiddetin aracına dönüştüğünü anlamak gerekir. Zira benzer trajedilerin, ölümlerin ve acıların önüne geçebilmenin yolu, yalnızca ortaya çıkan şiddeti kınamaktan değil, o şiddeti besleyen karanlığı, kötülüğü ve kaynakları anlamaya ve ortadan kaldırmaya çalışmaktan geçer...
Comments
…Loading comments…