SILA YOLU 2016 (l)
Sıla yolu gurbetçinin çilesini anlatmaya yeterlidir. Bir sene boyunca çalışır- çabalar, yeri gelir en hayati ihtiyaçlarından bile tasarruf ederek çıkar sıla yoluna gurbetçi. Doğduğu büyüdüğü illere en kısa zamanda ulaşmak için basar gaza. Uyumak için bile zaman harcanmaz yolda. Yakıt almak için durulan benzin istasyonlarında biraz kestirilir arabanın içinde o kadar. Amaç en kısa sürede Türkiye’ye girmektir. Kimileri arabalarının üzerine bagaj da takarlar. Eş dost, hısım-akraba unutulmamış hediyeler alınmıştır. Çift şoförle yola çıkanlar benzin istasyonlarında bile uyumazlar, yakıt ikmali, ihtiyaç molası ve sonrasında yola devam. Berlin’e dönünce de anlatılır sohbetlerde yol maceraları: „Ben 24 saatte diktim bayrağı Kapıkule’ye, diğeri 22 saatte dikmiştir, hatta süreyi kısaltanlar bile vardır. Süre kısaldıkça heyacan artar, ‘Deme yaaa’ vs. O sürede Kapıkule’ye varılıp varılamayacağının hesabını kimse yapmaz. Heyacanlı olur sıla yolunun hikayesi. Avcı hikayeleri gibi. Anlatılanlara abartı katılmış katılmamış kimsenin umurunda değildir.
Eskisi gibi harita da taşınmıyor artık, tomtom’ların peşine takılıp gidiyor Türkiye sevdalıları. Türküler-şarkılar gurbet havasıyla havalanıyor. Kaset ve Cd devri bitmiş, Mp3 devri başlamıştır. Hatta telefonlar Mp3 müzik-çalarının pabucunu da dama atmış durumda. Birinci kuşak Türklerde Türkiye sevdası hâlâ var. İkinci kuşak Türklerde belirli bir azalma görülüyor. Üçüncü kuşak Türkleri ise sıla fazla ilgilendirmiyor. Onlar tatillerini değişik dünya ülkelerinde yapmayı tercih ediyorlar. Yollara düşen gurbetçilerin profilinden bunun böyle olduğunu anlayabiliyorsunuz.
Ben birinci kuşağı temsil ediyorum. 10 sene sıla hasreti çektim, bazı nedenlerden dolayı gidemedim Türkiye’ye. Son dört seneden beri her yıl gidiyorum sılaya. Annem ve babam yaşlandılar. Babam 96 annem 90 yaşında. Onlar aramızdan bizlerden önce ayrılsalar yine de aynı şekilde Türkiye’ye gitmeye devam eder miyim bilemiyorum. Bu sene sadece eşimle çıktım yola. Çocuklarımızın iş zamanları ve tatil süreleri bizimle uyuşmadı. Anlaşılan o ki; bundan sonra da mutlaka uyuşmayacak. Eskiden arabanın bagajı tıka-basa dolu olurdu. Bu yolculuğumuzda araba da rahat etti biz de. İki valiz ve birkaç hediyelik eşya. Rahat bir yolculuk yaptık. Sizlere de tavsiye ederim, az eşya rahat yolculuk. Her sene bir Avrupa ülkesini gezmeyi sünnetim haline getirmişken bu sene eşim ve ben havamızda değildik. Budapeşte’de kalmak oralarda Kanuni Sultan Süleyman’ın izlerini takip etmek istedik. Ancak son anda vazgeçtik. O kadar ki, her sene kuru fasulyesini yemek için zaman ayırdığımız, pazarından şeftali ve domates aldığımız Üsküp’e bile uğramadık.
Anacak saat sekiz olunca konaklamak için bir otele yerleşmeyi, ihmal etmedik. İlk olarak Macaristan’da konakladık. İstirahata çekilmeden önce eşimle birlikte yürüyüş yaptık, Macaristan ovalarında. Güneş batımına doğru uzunca bir yürüyüş oldu. Birlikte güneşin batışını seyrettik elele tutuşarak, yeni aşıklar gibi. Özlemişiz o eski günlerimizi. İnsan yaşlanınca eskilerin hayaliyle yaşıyor. Hatıralar canlanıyor, sanki yeniden yaşanıyor o günler. Neydi be o eski günler... Bazen yalnız kalmaya ihtiyacı olabiliyormuş eşlerin. Çocuklardan ayrı ve başbaşa yolculuklar ve yürüyüşler. Denemeye değer. Bu yazdıklarımdan, çocuklardan ayrı bir hayatın özlemi çıkmasın. Onlar yemeğin tuzu biberi...
Saat 9.00’da kahvaltıdan sonra yola revan olduk. İkinci konaklama yerimiz Makedonya. Macaristan’daki otelimizde de rahat ettik ama. Makedonya’daki otelimizde çok özel misafirmişiz gibi karşıladılar bizi. Türk pasaportunu görünce yüzler bir başka güldü. Hemen bir Türk tercüman çağırdılar, Ajda hanım. Sağolsun, eşi de aynı otelde aşçı olarak çalışıyormuş. Fiyatın içinde akşam yemeği olmadığı halde bizi misafirleri olarak kabul ettiler. Akşam yemeğine davet etmek için iki görevli odamıza kadar geldi ve “Buyurun yemek salonuna kadar eşlik edelim” dediler. Şaşırmadık desem yalan olur. Otel Flamingo. Sırbistan Makedonya sınırında.
Kahvaltıdan sonra saat 9.00’da tekrar yola çıktık, adım adım Türkiye’ye yaklaşıyoruz. Yunanistan’ın o kaymak gibi yolunu bir solukta bitiriverdik. Otoban kenarlarında neden bir dinlenme tesisi ve benzin istasyonu yoktur onu anlayamadım. Bu kadar sıkıntı çekilirken para kazanmaktan kaçmak gibi birşey olmuş sanki. Otoban parası almaya başlamışlar, belki birkaç sene sonra dinlenme tesisleri de yaparlar. Gümülcine, Kavala ve İskeçe’ye de uğramadık bu yolculuğumuzda. İpsala’dan giriş yaptık Türkiye’ye. Yemyeşil Avrupa ülkelerinden birden bire yeşili çok az olan bir ülkeye girince hayal kırıklığına uğradık. Her taraf toz duman içinde. Yollar sıkıntılı. Otobanlar geride kaldı. Bölünmüş yol dedikleri bir yolda direksiyor sallıyoruz. Burası aslında özlemini çektiğimiz bir ülke. Dakika bir gol bir derler ya işte aynen öyle oldu. İlk golü yedik. İkinci golü dinlenme tesislerindeki tuvaletlerde yedik. Üçüncü golü de Eceabat’ta. Bir saat feribot bekledik karşıya geçebilmek için. İstanbul’a köprü üstüne köprü yapılırken, Çanakkale boğazı üzerine neden köprü yapılmaz? Türkiye, İstanbul’dan mı ibarettir? diye düşündük, düşündük değil, dedikodusunu bile yaptık eşimle...
Ücretsiz otoyol kullanma alışkanlığı edinemeden bayram bitivermiş. Son günün son saatlerinde Denizli-Aydın otobanını kullanabildik ücretsiz olarak. Saat 03.00 te Denizli’ye merhaba dedik. Pazartesi dinlendim ve salı günü saat 07.00 den itibaren hergün PAÜ Hastanesi’ndeyim. Cuma günü bitmezse öbür hafta da devam edeceğim hastaneye. Annemin hastalıkları için testler yapılıyor, ayrıca katarakt amaliyatı olacak. Amaliyat için riskli bir yaş ama annem mutlaka istiyor. Biz de istemeyerk te olsa “Evet” dedik. Hastane öyle kalabalık ki; adım atamıyoruz bekleme salonlarında. Her bir muayene için ayrı sıra alıyoruz. Kan verme kuyruğunda 2.000 veya daha fazla kişi var. Bu rakamda abartı yok. 9 günlük bayram tatilinden sonraki durum bu dedi doktorlar, onlar da şaşırmışlar bu duruma. Ana baba günü. Mahşer böyle bir yer olsa gerek. Dışarıda sıcaklı 47 derece...
Yol boyunca dinlediğim müzikler gençlik yıllarımızın müzikleri: Neşet Ertaş, Ahmet Kaya, Mahzuni Şerif, Ali Ekber Çiçek, Müzeyyen Senar, Ahmet Özhan, Belkıs Akkale, Musa Eroğlu, Zeki Müran, Cem Karaca, Neşet Ertaş, Edip Akbayram, Ahmet Arif’ten, Necip Fazıl’dan şiirler ve Abdüssamed’den Kur’an v.b. En çok etkilendiğim sanatkarlar: Cem Karaca:
Dağbaşında rastladım aksakallı birisine
Bin yıllık bir halıya bin yıldan beri
Bağdaş kurmuş bir çınar gibiydi
Sordum ona, "Aşk ne ustam, hayatın sırrı ne?
Tepeden tırnağa aşığım ben
Koskoca bir hayat var önümde?"
....

0 görüntülenme

Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…