Malatya'ya öğle saatlerinde vardık. Önce otele yerleştik. Otuz dakika sonra otobüste yerimizi almamız gerekiyor. Rehberimizi Cem Kaya’nın buyruğudur. Gereken yapıldı. Önce Aslantepe. Adından da anlaşıldığı gibi bir tepe. Ama bu başka tepe. İçi dudak uçuklatacak cinsten. Harika bir yer. Otobüsümüzü girişe parkettik. Kapıda bizi aslanlar karşıladı. Yerlere kadar eğilerek bizi selamladılar. Gerekli kontrollerini yaptılar. Berlin gibi bir yerden tepesini ziyaret etmek için geldiğimizi duyunca memnun oldular. Memnuniyetlerini homurtularından anladık. Hatıra fotoğrafımızı da çekildik. Tepe ile ilgili kısaca bilgilendirme yapmayı da ihmal etmediler. Tepeye kendi adlarını vermişler. Aslantepe. Bilgiler şöyle: “Buradaki, yazılı olan kuralları mutlaka okuyun bilmeden tarihi dokulara zarar verebilirsiniz. Hemen girişte küçük bir ev mevcuttur, o günün kerpiç evidir. İçine girin o günün yaşam alanı ile ilgili bilgi sahibi olursunuz. Yukarıya doğru tırmandığınızda karşınıza Höyük çıkacaktır. Höyük, iki bölümden meydana gelir. Bunlar tapınaklardır. A ve B tapınakları. A tapınağı halka yemek verilen yer ve büro olarak kullanılmış o zaman. B tapınağı ise kralın tahtının kurulduğu yer. Yiyecek ambarlarları ve tören alanı da buradadır. A tapınağının hemen ilerisinde kralın mezarı vardır.”
Sonrasında sözü rehberimize bıraktılar ve yol verdiler bize: Rehberimiz vakit kazanmak için Aslantepe ile ilgili bilgileri hemen hemen oradaki kerpiç evin önünde yaptı:
“Malatya, deniz seviyesinden 950 m. yükseklikte kurulan bir şehirdir. Coğrafi konumu itibariyle önemli yolların kesiştiği geçiş güzergâhı olarak her devirde ilgi çekmiştir. Malatya’nın târihi Hititlere dayanır. Kazılar sonucunda Malatya'nın ilk olarak Arslan Tepe’de kurulan bir şehir olduğu ortaya çıkmıştır (MÖ-3500).
Aslantepe, Göbeklitepeden hemen sonra keşfedildi. Devlet sisteminin ilk doğduğu yerdir Aslantepe. Anadolu’da ‘İlk Şehir Devleti burada kurulmuştur. Gıda dağıtımında kullanılan mühürleme sistemi ki; ilk ticari mühür burada keşfedilmiştir. Aynı zamanda tarihte sistematik olarak ticari faaliyetlerin yapıldığı ilk yerdir. Dünyanın en eski Kerpiç saray kompleksi de burada yapılmıştır. Dünyada bugüne kadar bulunabilmiş en eski kılıçlar da buradadır.
2019 yılında yapılan kazılarda çok sayıda tarihi materyal ve eser bulundu. İtalya Kazı heyeti tarafından yapılan kazılarda, seramik parçalarından fincana, ok ucundan boncuk tanelerine, çakmak taşlarından müzik aletlerine ve 5 bin 700 yıllık çocuk iskeletlerine kadar o günün kültürü ile ilgili oldukça zengin materyaller bulundu.
Ayrıca, taş üzerine alçak kabartma ile dekore edilmiş avlu ve giriş kapısının iki yanında iki Aslan heykeli ve karşısında devrilmiş bir kral heykeli ve bir de Geç Hitit Sarayı.
Bu eserler o tarihlerde Malatya’da müze bulunmadığı için Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne götürülmüş ve halen orada sergilenmektedir. Burada gördükleriniz onların kopyeleridir.
Malatya ve çevresi tarihi süreç içinde birçok millet tarafından işgal edildi. Uzun süre Hititlerin yönetimi (m.ö. 1650-1300) altında kaldı. Höyükte M.Ö. 8. asra âit Hitit Sarayı çıkmıştır. Daha sonra Asurlular Malatya’ya hâkim oldular. Sonra Bizanslılar, sonra Romalılar, Sasaniler, Emeviler, Makedonlar…
Malatya 1175’te Selçukluların eline geçti. Selçuklulardan sonra 1516 senesinde Yavuz Sultan Selim Han, Malatya’yı, kesin olarak Osmanlı Devleti’ne kattı.
Malatya ve civarına dair Evliya Çelebi şunları yazar (1655): “Malatya'da, yedisinde Ermenilerin ikamet ettiği otuz iki mahalle vardır. Çevresinin uzunluğu 5100 adım olan bir kalesi vardır. On iki camisi, yirmi mescidi, tekkeleri, bir çarşısı, onbir sarayı, Silâhdar Hanı, yedi sebili, yedi hamamı, mektepleri, çevresindekilerle birlikte yedi kilisesi, pabuççu ve bezzâzların kaldığı bekâr odaları vardır. Şehrin 5265 tek veya iki katlı kâgir evleri vardır. Bunlardan 300'ü kale içinde yer alır. Kale dışındaki evler ise varoşları oluşturur. Şehrin kapıları geceleri kapanır. Ahalinin yazın göçtüğü Aspuzu'da da cami, medrese, çocuk mektepleri gibi binalar vardır. Buralarda her türlü meyve sebze yetişir. (Seyahatnâme, IV, 7-19).
Selçuklu devrinde yünlü, pamuklu, bez ve halı dokumacılığının belli başlı merkezlerinden biri olan Malatya, Osmanlı döneminde de bu özelliğini korumuştur. Malatya’nın bugünkü nüfusu (2023) 814.386 dır.”
Aslantepe Höyüğünde şimdilik kaydıyla kazılara ara verilmiş ama devam edecekmiş. Ancak kazılarla ilgili bir sıkıntı varmış, kazılarda çıkarılan eşyaların çoğunun kaçırıldığı söylentileri ciddi boyutlara ulaşmış. Söylentiden de öte duyumlarmış bunlar. Höyüğün giriş kapısının hemen dibinde sağda kazı heyetinin kaldığı yer var. Kapısı kilitli. Kimsecikler oraya giremezmiş. İrtibatı sağlayan sadece devletin görevlendirdiği bir tek kişi varmış. O kişinin vicdanına kalmış her şey. O ne diyorsa hakikat oymuş. Her söylediğine inanmak gerekirmiş onun. Bu uygulama sadece Aslantepe’ye ait bir uygulama da değilmiş. Türkiye’de nerede bir kazı yapılıyorsa orada aynı uygulama varmış. Tarihi eserlerin ne kadarı kaçırılıyor, kimler kaçırıyor, nerelere kaçırılıyor, o konu net değilmiş. Kendisi de Arkeolog olan rehberimiz söylüyor bunları…Yine içimiz cız etti. Fotoğraflarımızı çekildik ve homurdana homurdana gezimize devam ettik.
Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı
Kervansaray, Battalgazi İlçesi Alacakapı Mahallesi’nde, 1637 tarihinde IV. Murat'ın silahtarı Bosnalı Mustafa Paşa tarafından yaptırılmış. “Kervansaray, dikdörtgen bir alan üzerine, açık avlu ve kapalı hol olarak inşa edilmiştir. Kemerli olan giriş kapısının her iki yanında birer oda görülür. Bu kapının üstünde duvar içerisinden merdivenle çıkılan bir de mescit vardır. Holün avluya bakan yüzünde ve girişin her iki yakasında ise üstleri tonozla örtülü altışar oda sıralanır. Asıl kapalı kısmın üstü ise üç sıra tonozla örtülmüştür. Tonozlar sade ayaklar üzerine basmaktadır.
Yapının mimarı Halepli Mimarbaşı Üstat Ebubekir’dir. Doğu'ya giden yollar üzerinde bulunan bu kervansaray, şehrin ticari yoğunluğunu göstermesi açısından önem taşır. Hanın iki kitabesi mevcuttur. Biri iç hanın giriş kapısının üstünde, diğeri avlu giriş kapısının üzerindedir. 2007-2010 arası yapılan restorasyonda kervansarayın ön yüzünü çevreleyen dükkânlar kaldırılmış, mescit bölümü, revaklar, havuz bölümü ve duvarlar restore edilmiştir.”
O bölümün niçin kaldırıldığı bilinmiyor. Dursaymış daha anlamlı olurmuş. Kervansarayın odalarını gezdik. Sadece Kervansaray olarak düşünmedik biz burasını. Yorumlarımızı da kattık işin içine. Selçuklu imparatorluğunu hayalimizden geçirdik. 1071 malazgirt zaferini düşündük. Aninin fethini düşündük. Ahlat mezar taşlarını, kümbetlerini düşündük. Divriği Ulu Camii düşündük. Darendeyi düşündük. Önceden edindiğimiz bildikleri de üzerine ekleyerek harmanladık. Daha birkaç önce oralardaydık. Ve sonra da bu sarayı ancak Selçuklu yapardı dedik. Zaten onlar yapmış.
Kahvelerimizi içtik, biraz da hediyelik eşya aldık. Kahvesi lezzetliydi. Sunum Osmanlı usulü. Kahvenin yanında lokum ve su ile ikram ediliyor. Bol köpüklü. Eminin düdüğü ile hareketlendik.
Çıkarken gözüme bir uyumsuzluk ilişti. Tam çıkış kapısının üzerinde kocaman bir Türk bayrağı var. Duvara sanırım yağlı boya ile özel olarak yapılmış. Yani, şimdi, bu nedir Allah aşkına? dedim. Tarihi bir eser var orada. Sen de kalkıyorsun o eserin üzerinde oynuyorsun. Olacak iş mi bu? Oluyor işte. Ben bunu yazdım ya, kim bilir kaç kişi beni bayrak düşmanı ilan edecek, onu bilmiyorum. Bildiğim bir şey var benim, onu da söylemek yazmak durumundayım; tarihi yapıların dokularıyla oynanmasın lütfen. İshak Paşa Sarayı’nda da aynı katliam vardı. Gördük onu. Bir ucube var orada. Yazıktır günahtır. Bu ülkenin kültür bakanı görmez mi bunları, eser restorasyona girmeden önce onların görüşü alınmaz mı? Bu insanlar hiç mi Avrupa görmemişler? Bu işler nasıl yapılıyor gelin bakın, örnek alın Avrupadan, Avrupalıdan…Avrupalının yaptığı da tek doğru değildir ama, gerçekten de öyleyse Avrupalı ne yapsın, ben ne yapayım...
Battalgazi Ulu Cami
“Ulu cami, Selçuklu Hükümdarı Alaaddin Keykubat zamanında (1224) inşa edilmiştir. Kitabesine göre mimarları Yakup bin Ebubekir el-Malati ve Mansur bin Yakup’tur. Tuğladan yapılmış kısımlar ilk cami şeklini, taş olanlar ise daha sonra yapılan ilaveleri gösterir. Dört eyvanlı plan ile İran'daki büyük Selçuklu camilerinin Anadolu’daki ilk ve tek örneğidir. Mihrap, önü kubbesine bitişik, ortasında bahçesi var. Havuzu ve iç avlu, planın esasını meydana getirmektedir. Firuze ve patlıcan moru çini mozaiklerle süslenmiştir. Kubbe iç yüzeyi tuğla kaplamalı muazzam bir çini süslemeye sahiptir. Kubbe etekleri ise üçgenlerin geometrik sanatı şeklinde örgü tuğlalar ile süslenmiştir.”
Anadolu Türkleşirken, Türkün sanatıyla ve mimarisiyle Türkleşmiştir. Modernleşeceğiz diye, Türklerin sanatını, mimarisini ve değerlerini küçümsememek gerekir. Sonra bedeli çok ağır olur. Oluyor zaten.
Battal Gazi kimdir
“Battal gazi, 695 yılında Malatya’da doğmuştur. Malatya Serdarı (komutanı) Hüseyin Gazi'nin oğludur. Annesi Saide Hatun’dur etnik kökeni Türk ve Arap olarak belirtilmiştir. Anadolu’da İslam’ın yayılmasına büyük katkıları olmuştur.
Battal adının yiğitliğinin, cesaretinin ifadesi olduğu, gazilik ünvanının da savaşlarda gösterdiği kahramanlıktan dolayı verildiği belirtilmektedir.
“Battal” kelimesi Arapça kökenli bir sözcüktür. “Vazgeçti, Caydı” manasına gelir. Bir savaşta yendiği bir düşmanının Müslümanlığı kabul etmesi nedeniyle onu öldürmekten vazgeçtiği için düşmanı tarafından kendisine bu lakap verilmiştir. Asıl adı Abdullah’dır.
Battal Gazi Destanı‘nda ve halk hikayelerinde, Emeviler zamanında Arap ordusuyla birlikte İstanbul'u kuşattığı anlatılmaktadır.
Battal Gazi, 740 yılında 20 bin kişilik bir kuvvetle, Afyonkarahisar yakınlarında bulunan eski ”Akroinon” mevkiinde meydana gelen savaşta Leon ve Konstantin komutasındaki Bizans ordusu ile çarpışmakta olan İslam ordusunun yardımına gelir.
Muharebe oldukça şiddetli geçer ve her iki taraf da ağır kayıplar verir. Bu savaşta Battal Gazi şehit olur ve İslam ordusu geri çekilir. Battal Gazi, Akrenion’a yaklaşık 100 km. uzaklıktaki Eskişehir'in Seyitgazi ilçesine defnedilir.”
Allah rahmetiyle muamele etsin. Battal gazi gibi kahramanların, ehillerince çizgi filmleri çekilmeli ve bu kahramanların yerine uyduruk çizgi filmler arzedilerek kendi değerlerimiz unutturulmamalıdır.
Atatürk Anıtı
Vakit daraldı, akşam oluyor. Rehberimiz Cem Kaya Malatya’da gezilip görülmeyen yer kalmasın istiyor. Bunun için acele ediyor. Bir anıttan bahsetti. Atatürk Anıtı. O önden arkadaşlar arkasından. Koşar gibi gidiyorlar. “1945 yılında yapımına başlanan anıt 1947 yılında tamamlanarak açılmıştır. Anıt, heykeltıraş Nejat Sirel ve Hakkı Atamulu tarafından yapılmıştır. Anıt, taş kaide ve bronz heykeller kombinasyonundan oluşmaktadır. Heykeller Atatürk ve çağdaşlığı, medeniyeti temsil eden genç bir atletten oluşmaktadır. Atatürk gençten daha uzun, şapkasız, askeri kıyafetiyle, arkasında pelerini, sol ayak ileride ve yüzü gence dönük sağ elinin işaret parmağıyla ileriyi göstermektedir. Genç, Türk bayrağını tutmaktadır. Kompozisyonda ifade edilen mana, Atatürk ve gençliktir.
Atatürk Anıtı'ndaki çağdaş medeniyeti temsil eden anadan uryan bu ‘çıplak genç’ heykeli, duyarlı Malatya halkı ile resmi makamları karşı karşıya getirmiştir. Bir grup avukat, heykelin kaldırılması için Malatya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğüne başvuruda bulunmuştur. Başvuru reddedilmiştir. "Bahse konu Atatürk Anıtı ile ilgili iş ve işlemler, Koruma Kurulu izni doğrultusunda yapabileceğinden Müdürlüğümüz tarafından yapılabilecek herhangi bir işlem bulunmamaktadır. Yazımızın bilgi için başvuru sahibine ve Sivas Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Müdürlüğü'ne iletilmesi hususunda gereğini arz ederim."
Yaklaşık 75 yıllık heykelden rahatsızlık hâlâ devam etmektedir. O tarihten beri her seçimde tekrar tekrar gündeme gelmesine rağmen heykele kimse dokunamamaktır. Halk, eserdeki çıplaklığı ortadan kaldırmak için birçok kez bir formül arayışına girmiştir. Ancak kimsenin gücü yetmemiştir. 2018 yılında Malatya Türk Ocakları Başkanı Nadir Günata madem heykeli kaldıramıyoruz. Bari, 'heykele şort giydirilsin' çağrısı yapmıştır.
AKP'nin önceki dönem Malatya Milletvekili Mustafa Şahin de "Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu olan Gazi Mustafa Kemal'in yanına konulan genç heykel beni temsil etmiyor. Malatyalıları da temsil etmiyor. O anadan üryan genci şu anda biraz daha mahrem hale getirmişler. Bunu yapacak kadar bu ülkenin bu şehrin örf ve adetlerine ananelerine tamamen ters düşen özellikle insanlarımızın değer yargılarını dejenere etmeye matuf bir yapıt olarak görüyorum. Bir an önce kaldırılmasından yanayım" demiştir. Sadece demiştir.
Kentte terzilik yapan Mehmet Ali Yaman isimli bir kişi de 'heykele pantolon dikmeye talip' olduğunu söylemiştir. Bu çağrıdan da sonuç alınamamıştır.
Heykelin Hikâyesi
1945-46 yıllarında Malatya’ya bir İsmet İnönü, bir de Atatürk anıtı yapılması için bağış kampanyası düzenlenmiştir. Kampanya kapsamında toplanan 290 bin liranın 160 bin lirası Vilayet Konağının önündeki İnönü heykeline, 130 bin lirası da Atatürk Anıtı'na harcanmıştır. Anıtta yer alan Atatürk, genç atlet ve aralarında bulunan Türk bayrağı; Atatürk’ün en değerli mirası olan milli egemenliği Türk gençlerine emanet ettiğini sembolize ediyormuş. Ancak avret yeri dahil anadan üryan olarak yapıldığı için halkın tepkisini çekmiş. En azından avret yerinin gizlenmesi için heykeltraşlara başvurulmuş. Onlar da bu teklifi kabul etmemişler. Bu tartışma devam ederken bir gece halktan biri gencin avret yerini koparmış. Kısa sürede bu suikast Malatya’da duyulur. Genç yakalanır. Heykelin avret yerini verirse ceza almayacağını söylerler ama nafile. Yapılan onca işkenceye rağmen genç kopardığı o avret yerini ne yaptığını söylemez. Kırıp parçalamadıysa yerine yapıştırılması kolay. Heykelin açılışı için yapılacak törene de az kalmış.
Valilik kısa sürede ne yapacaklarının telaşındayken bir teklif gelir. “Avret yerinin olduğu yer bir yaprakla kapatılsın.” Teklif uygun görülür ve heykelin avret yeri alelacele başka bir heykeltıraşa yaprakla kapattırılır. Bugün gördüğünüz hale getirilir…”
Kayısı Pazarı
Kayısı pazarındayız. Hediyelik kayısı almak lazım. Malatya’dan geleceğiz kayısı almadan döneceğiz olmaz elbet. Sonra sipariş de var. Hem de kahverengisinden almamız gerekiyor. Dükkândan içeriye girince bakıyoruz her taraf kayısı. Çeşit oldukça fazla. Dükkân sahibine bıraktı Cem Bey sözü: “Kayısı, kuru haldeyken hem yaz hem kış mevsiminde tüketilen bir meyvedir. Gerek tatlı gerekse mayhoş olan çeşitleri ile her evde çok sevilerek tüketilir. En çok sevilen kuru kayısı çeşitleri arasında ön planda yer alan gün kurusu kayısı çeşididir. Aynı zamanda kuru meyve denildiği zaman severek tüketilen pek çok farklı çeşidi de vardır. Kuru kayısının geçmişi neredeyse 5000 yıl öncesine dayanır. Hem tazesi hem de kurusu tamamen bir şifa deposudur.
Kuru kayısı en çok kansızlığa iyi gelmesi ile bilinir. Demir bakımından çok zengin bir gıdadır. Lif bakımından da çok zengin bir içeriğe sahip olduğu için bağırsak problemini çözmeye yardım eder. İçerisindeki potasyum, kalp sağlığını korurken, magnezyum kan basıncını dengeler.
Burası, Türkiye’de önemli pazarlar arasında yer alan Şire Pazarıdır. Kayısı ticaretinin merkezi burasıdır. Hasat edilen kayısının Şire Pazarı’ndaki tüccarla buluşup dünya piyasasında yer almasını sağlayan bu pazardır. Bu nedenle, Malatya ekonomisi için önemli bir merkezdir.
Her ne kadar “şire” sözcüğünün anlamı “üzüm ve diğer meyvelerin suyu” olsa da Malatya’da bu pazar, öncelikle “Kuru Kayısı Pazarı” demektir. Malatya dünya yaş kayısısının %10-15’ini, dünya kuru kayısısının %70-85’ini ürettiğinden “kayısı başkenti” unvanını hak etmiştir. Pazarda ayrıca yörede üretilen pekmez, Hekimhan cevizi, siyah üzüm ve bal da satılmaktadır.”
Tavacı Zeki Usta
Aslantepe’den ve Kervansaraydan sonra Şirre Pazarı alışverişi bizleri yordu. Karnımız da acıktı. Takıldık rehberimizin peşine. Doğru Tavacı Zeki Ustanın mekanına. Daracık yollardan geçiyoruz. Oldukça kalabalık sokaklar. Sanki bütün şehir çarşıya gelmiş. Kimisinin sağından kimisinin solundan ilerleyerek mekana geldik. Zeki usta bizleri kapıda karşıladı. Masalarımız ayrılmış. Garsonlar pürtelaş etrafımızda dönüyorlar. “Efendim ne arzu edersiniz?” Yemeklerimiz...Herkes ne yiyecekse onu söyledi. Kısa denecek bir sürede yemekler geldi. Bu arada Zeki Usta bize mekanını tanıtıyordu. Üç kuşaktan beri devam edegelen bir mekanmış burası(1942). Güler yüzün, tatlı dilin ve lezzetin de adıymış. Onu gördük zaten.
Yağ olarak sadece tereyağı ve zeytinyağı kullanırlarmış yemeklerde. Et yemekleri kendi yağıyla pişirilirmiş. Hayvanlar kendi çiftliklerinden yetiştirilirmiş. Bundan dolayı lezzetli olurmuş. Yemekler ocakta değil odun fırınında pişirilirmiş.
Oğlum Hureyre etçi olduğu için nişanlısı Zelifa ile kebap çeşitlerinden birer tabak sipariş vermişler. Aman Allah’ım o ne? Kocaman bir tepsi et çeşidi geldi önlerine, fırından yeni çıkmış, buharından yayılan rayihası bizlere kadar geliyor. İki kişi değil, 10 kişi rahat doyar. Ben kızartma aldım, bol yoğurtlu. Yoğurdu da kendileri yaparmış. Doyduk, hem de tıka basa. Lezzete söylenecek söz yok. İlgi ve alakaya da söylenecek söz yok. Yemekten sonra ikram edilen Türk kahvesine söylenecek hiçbir bir söz yok. Bize sadece teşekkür etmek kaldı, onu da yaptık. Tecrübe ile sabittir; Malatya 'ya gelip buraya uğramamak kesinlikle olmaz.(Depremden sonra oralar nasıl oldu bilmiyorum. İyiki önceden gitmişiz.)
Yemekten sonra herkes serbest bırakıldı. Arkadaşlar kafalarına göre takılmak için bir yerlere dağıldılar. Biz Hureyre ile birlikte düğün alışverişi için sarraflar çarşısına daldık. Oradan giyim kuşam almak için AVM'lere geçtik. Akşam yemeğinde otelde buluştuk. Sonrasında da veda programımız vardı. Dolu dolu geçen 10 gün var. Kocaman bir 10 gün. Birlikte eğlendiğimiz, birlikte yemek yediğimiz, birlikte bilgilendiğimiz tamı tamına 10 gün. Ayrılık zamanı geldi.
Tur ekibi ve rehberimiz Cem Kaya da veda programında hazırdı. Duygusal anlar yaşandı. Kucaklaştık. Helalleştik ve sabahında Berlin’e uçtuk. Nereye gidersek gidelim dönüp dolaşacağımız yer Berlin…
Bitti.






Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…