
0 görüntülenme
ÖLÜMÜN SOĞUK YÜZÜ: MUTLAK GERÇEK
-Camiyi istemesek de, ezandan rahatsız olsak da birgün oraya mutlaka yolumuz düşecektir-
Hepimizin bildiği bir gerçek var. Hayatın gerçeği. Zamanını kendimizin tayin edemediği bir gerçek, mutlak gerçek, kimsenin kendisiyle tanışmak istemediği gerçek; ölüm gerçeği. Son nefesimizi verinceye kadar kendisiyle yüzleşmek istemediğimiz bir gerçek. Soğuk bir yüzü var.
Biraz önce beraber sohbet ettiğiniz, çay içtiğiniz, gülüp-oynaştığınız, sımsıcak sarıldığınız; sevgiliniz, sevdiğiniz, arkadaşınız, eşiniz, ananız- babanız… her kimse bir anda sessizliğe bürünüverir. O sıcacık vücut birden soğuyuvermiştir, yanınızda duruyordur, birliktesinizdir, boylu-boyunca uzanmış yatıyordur ama hareketsizdir. Ruh denen o şey ne ise uçup gitmiştir. Geriye kalan sadece cansız bir bedendir, hissiz ve donuk.
Dünyanız yıkılır birden, alt-üst olursunuz, olanları kabullenemezsiniz. Ağlarsınız, hıçkıra hıçkıra ağlarsınız, hiçbir teselliye kulak vermeden ağlarsınız. Bir zaman sonra göz pınarlarınız kurumaya başlar, şuurunuzu kaybettiğiniz zamanlar olur. Neden sonra, sevdikleriniz, dostlarınız, arkadaşlarınız kapınızı çalmaya başlarlar, onlar da olanları kabullenemezler. Her kapı çalıştan sonra acılarınız yeniden tazelenir.
Bir zaman sonra, kapınızı cenaze nakil firması çalar. Sevgilinizin cansız bedenini almaya gelmiştir. Kem gözlerden sakındığınız ciğer parenizi yattığı yerden alır tabutun içine koyarsınız birlikte. Son bir sefer de olsa görmek için tabuta yaklaşırsınız ama, bu sefer görevliler sizi tabuta yaklaştırmazlar. Sizinle sevgiliniz arasına engel koyarlar. Sevgililerinden ayıracakları başka cenazeler vardır onların, acele etmeleri gerekir. Gitmek zorundadırlar. Sesinizi çıkaramazsınız, çıkarsanız da işe yaramaz, anlamsız olur, hatta tabutun bir kenarından tutar ona destek bile olursunuz. Hem ağlarsınız hem de yürürsünüz. Sonra da cenaze arabasına ellerinizle koyarsınız, sonrasında sevgilinizin arkasından sadece seyredersiniz, bir daha geri gelmeyeceğini bile bile seyredersiniz, cenaze arabasına koyduğunuz sevgilinizdir, teslim ettiğiniz kişi ise yabancı birisidir, gittiği yer ise gelin odası/bekleme odası, yani morgdur.
O anı yaşamak çok acıdır. İçiniz parçalanır. Dünyanız yıkılır. Çekmeyen o acıyı nereden bilsin ki... Sonra da çaresiz bir şekilde olduğunuz yere yığılıp kalırsınız, dostlarınız kolunuza girerler, sizi ayağa kaldırırlar ve oturacağınız bir yere taşırlar.
Herkes ağlıyordur, hıçkırıkların ardı arkası kesilmez. Daha sonra birileri bu gergin ortamı yumuşatmak için kendisinin de inanmadığı teselli edici sözler söyleyerek hüzünlü havayı dağıtmaya çalışır…Nafile bir çabadır onunki...
Sevgiliniz gelin odasındadır, orada sabahlamıştır. O asıl sevgilisine o odadan gelin olarak gidecektir. Sabah olunca görevliler gelir ve onu güzelce temizlerler, güzel kokular sürerler sonra da gelinliğini giydirirler. Duvağını açmaya da sizi çağırırlar, sevgilinizi, asıl Sevgilisi’ne uğurlamak size düşer. Duvağını açarsınız ağlayarak, cansız bir beden ve tebessüm eden bir yüzle karşılaşırsınız, bembeyaz gelinliğin içinde misk gibi kokan canınız, cananınız size yüz vermez artık. O Sevgilisiyle buluşmak için sabırsızlanıyordur. Alnına bir öpücük kondurarak duvağını kapatırsınız ve terk edersiniz gelin odasını.
Düğüne gelen sevenleri vardır, dostları vardır, merasim alanında toplanmıştır. Şahitlik yapmak ak için toplanmışlardır. Tören, imamın “nasıl bilirdiniz?” sorusuyla başlar. Arkasından nikah duası olarak Fatihalar okunur. “Hakkımızı helal ediyoruz” nidaları arşa ulaşır. Gök kubbeye hoş bir seda bırakılır. “İyi biliriz, hakkımız helal olsun.”
Nikah merasiminden sonra, sevgilinizin vasiyetini yerine getirmek için düşersiniz yollara. Elele tutuşarak birlikte geldiğiniz bu yabancı ellerde, bu sefer yollarınız ayrılmıştır. Sevgiliniz bagajda siz uçağın içinde yol alırsınız. Uçak doludur ama siz yalnızsınızdır. Daha da acısını sevgilinizi bir eşya gibi, bir bavul gibi kargodan alınca yaşarsınız. Aman Allah’ım bu ne yaman bir imtihandır böyle…
Sonrasında halkın gözleri önünde kendi ellerinizle sevgilinizi toprağın altına koyarsınız ve üzerini birkaç tahta ile kapatırlar. İlk toprağı siz atarsınız. Kendi ellerinizle yaparsınız bunu. Böylece düğün merasimi sona ermiştir. Dualar okunur ve düğüne katılan dostlar meydandan ayrılır. Son görev hoca efendinindir. Sevgilinizi Sevgilisine Hoca Efendi teslim edecektir. Bırakır gidersiniz o toprağın altında yapayalnız sevgilinizi...
Buraya kadar dostlarınızla birliktesinizdir, onlar sizi yalnız bırakmamışlardır. Sonrasında yavaş yavaş siz de yalnızlaşırsınız. Çocuklarınız da sizleri terk eder, herkes bir yerlere dağılır ve işte asıl yalnızlık o zaman başlar. İçiniz acır, içinize kor düşmüştür sanki, için için yanarsınız. Sevgiliniz gözünüzün önünden hiç gitmez ki. Nereye dönerseniz o oradadır. Siz mi onu takip ediyorsunuz o mu sizi belli değildir. Beyninizin içinde hep onun sesi vardır. Ağzınızın tadı kaçmıştır. Mesela; o mutfakta iken yardım etmek için gitmişsinizdir yanına, yardım edeyim derken ortalığı dağıtmışsınızdır, o da elinize vurarak “hadi sen git başımdan ben kendi işimi kendim yaparım” diyerek sizi mutfaktan atmıştır…Başka hatıralarınız da vardır, onlar da sırasıyla bir bir gelir gözünüzün önüne, bazen güldüğünüz bile olur… Neydi o günler bile dersiniz…Sevgilinize haksızlık yaptığınıza inandığınız konular da gelir aklınıza işte o zaman yıkılırsınız, keşke yapmasaydım dersiniz, yüzün buruşur, kalbiniz bir daha acır, yüreğiniz titrer, pişman olursunuz ama o son pişmanlıktır fayda vermez…
Dünyada sizin olanları ne kadar çok severseniz sevin, o sevdiğiniz bir gün geliyor sizi terk ediyor veya siz onu terk ediyorsunuz, çünkü ne siz onunsunuz ne de o sizin…
Biz hepimiz işte O Bir olanın eseriyiz, yol da O’nunmuş varlık da O’nunmuş /gerisi hep angaryaymış. Ayrılıklar da hayatın bir gerçeğiymiş, ölümler de hayatın bir gerçeğiymiş…, ne kadar acı çekerseniz çekin giden geri gelmezmiş.
Ve ölenle ölünmezmiş; … “Her nefis ölümü tadıcıdır”. Bu buyruk virdimiz olsun dostlar… Ölümü unutmayalım, hiç unutmayalım. Ölüm bize gelmeyecekmiş gibi yaşamayalım, dünyevileşmeyelim, uzun ömürlü olmayalım, infak sahibi olalım, kendimiz için yapıp istediğimizi başkası içinde yapıp isteyelim, birbirimizi kırmayalım, bir gün ansızın kapımız çalınabilir, hazırlıklı olalım…Gelen misafire kapıyı gülümseyerek kendimiz açalım…, ”Hoş geldiniz safalar getirdiniz…”




Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…