-Laf ile peynir gemisi yüzdürülmüyormuş. Herkesin elini taşın altına koyması gerekiyormuş- 18.02.2013 yılında ha-ber.com internet sayfasında Türkçenin önemiyle ilgili bir yazı yazmışım. Önemine binaen o yazımı aşağıda aynen yayınlayacağım. Ancak önce bir konuda bilgilendirme yapmam gerekiyor. 04.10.2023 tarihinde Başkonsolosumuz İlker Okan Şanlı bir toplantı düzenlemiş. Rezidansında düzenlemiş bu toplantıyı. Anlaşılan samimi bir ortam oluşsun istemiş. Güzel de yapmış. Amaçları Eğitim olan sivil toplum kuruluşları da bu toplantıya davet edilmişler. Türk Eğitim Derneği de davet edilenler arasında. Dünya görüşleri farklı olan STK temsilcilerinin o toplantıda hazır olması sevindirici bir tablo oluşturmuştu. Eğitim Ataşesi Erdal Tanas Karagöl de oradaydı. Başkonsolosumuz açılış konuşmasında eğitimin önemine vurgu yaptı. Sonrasında da bizlerin görüşlerini almak için sözü bizlere bıraktı. Herkes yapmakta olduğu işi anlattı. Bu işlerin içinde arzu edilen şekilde bir Türkçe öğretim ve eğitimi yoktu. Herkes kendi işini yaparken Türkçenin ucundan biraz tutmuş. Bu konuda Berlin Eğitim Senatörlüğüyle çalışma yapanlar ve netice alanlar da vardı davetlilerin arasında. Onlar çalışmalarının karşılığını almışlar. Türkçe Anadil eğitimi veren okul bile açmışlar. Avrupa Okulu. Kendilerini tebrik ediyorum. Çalışmalarının devamını diliyorum. Havanda su döğenler de yok değildi o toplantıda. Sık sık birlik ve beraberlik vurgusu yapıldı. Birlik olunursa hepsi yapılacaktı. Ben ne yaptım, bundan sonra neler yapabilirim şeklinde düşünerek ciddi bir şekilde elini taşın altına koyan yoktu. Ben eğitim konusunun masaya yatırılmış ve üzerinde konuşuluyor olmasından oldukça memnun oldum. Herkesin yaptığı gibi ben de yaptığım çalışmaları anlattım. 3 saate yakın süren toplantının sonunda rezidanstan memnun bir şekilde ayrıldık. Büyükelçi Ahmet Başer şen başta olmak üzere Başkonsolos Şanlı ve Eğitim Ataşesi Karagöl vazifelerini yapıyorlar. Gayretliler. Görevlerini tam olarak yerine getirmeyenler var. Başta veliler ve Sivil Toplum Kuruluşları (STK) görevlerini tam olarak yapmayanlardan. Şimdi geldiğimiz noktadan 2013 yılına gidelim ve o gün konuşulanlara bakalım. Sonra da kıyaslama yapalım. Nereden nereye gelmişiz. Yapılanları artı hanemize yazalım, yapılmayanların da eksi. Sonra da niçin yapılamadığının peşine düşelim, eksikliklerimizi üst üste koyarak yeniden kolları sıvayalım. Mazeret üretmeden yeni yollar açarak amaca doğru ilerlemek için irade ortaya koyalım…Önce kendi yapabildiklerimizi yapalım sonra da birlikte neler yapabilirizin peşine düşelim. 18.02.2013 yılında internet sayfasında Türkçenin önemiyle ilgili yazdığım yazı. “Öğretmenler, birebir öğrencilerle muhatap olan eğitim emekçileri, ben onları anlıyorum, çektikleri sıkıntıları hissediyorum, çocuk eğitmek kolay değil. Ailelerin önem vermediği bir konuda çocuk eğitecekseniz işiniz zor. Bu zor işi bir de yabancı ülkede yapıyorsanız işiniz daha da zor. Eğitilecek çocuğu öğretmen bulacaksa, eğitim vereceğiniz fizik mekânda kendinizi diken üstünde hissediyorsanız, önünüze Türkçe öğrenmek için gelen öğrencilerin devamlılığını sağlamak da öğretmene düşüyorsa, normal ders saatlerinin dışında çocuk eğitecekseniz işiniz iki kat daha zordur. Eğitim emekçilerinin bir gayret içinde olmaları beni sevindirdi. Her bir öğretmen çocuklara bir şeyler öğretmenin gayreti içinde belli ki. Teklifler sunuyorlar, problemleri sıralıyorlar ve çözüm için öneriler getiriyorlar, bu önerileri laf olsun diye getirmedikleri her hallerinden belli. Mutluluk verici bir tablo. Türk Evi'nde yapılan toplantıdan bahsediyorum. Yılmaz Bulut düzenlemiş bu toplantıyı. Yılmaz Bulut Almanya'da Türkçe'nin yaygınlaştırılması ve Türk kültürünün tanıtılmasını hedefleyen Yunus Emre Kültür Merkezleri Başkanı. Sahip çıkılması gereken samimi bir şahsiyet. Samimiyeti yüzüne yansıyor. Bir şeyler yapabilmenin gayreti içinde. Zor bir yolda ilerlemeyi tercih etmiş ama, ben bu zor yolları başarı ile geçeceğine inanıyorum. Bulut, Türkçe ve Türk kültür dersleri veren öğretmenlerle birlikte sivil toplum örgütlerini de çağırmış bu toplantıya. Türkçe öğretmenleri neredeyse tam kadro oradaydı. Sivil toplum örgütlerinden katılanların sayısı her önemli konuda olduğu gibi yine oldukça azdı. Bulut, sivil toplum örgütlerinin bu toplantıdan haberdar olduğunu söyledi. Ben, bazı sivil toplum temsilcileriyle resmi zevat arasında güven sorunu olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan Türkçe eğitimini halka indirmenin ilk adımının devlet millet kaynaşmasından geçtiğine inanıyorum. Amaç birliğinin tam olarak oluşmadığı bir ortamda, güven sorununun olması doğaldır. Taraflardan birisi başını ağrıtmadan görevini tamamlayıp siciline yeni başarıların eklenmesi için çalışıyorsa, öbürü de resmi zevatla yan yana gelerek fotoğraf çekilme sevdalısı ise, gerçek hizmet sevdalıları bu karede yer almak istemez, istemeyecekler de... Konsoloslar tarafından sivil toplum kuruluşlarını ziyaret etmek çok mu zordur? Haftanın bir günü sivil toplum kuruluşlarını ziyarete ayrılsa ve onlar mekânlarında ziyaret edilse, onlarla kucaklaşılsa dertleri dinlenilse, çayları kahveleri içilse olmaz mı, bu çok zor bir şey midir? Elinizde malzeme varsa onu işleyebilir, ona şekil verebilirsiniz. Biraz da idealistseniz standardın üzerine çıkmak için değişik arayışların içine girersiniz. Sonunda o malzemeden ortaya bir eser çıkar. Ancak elinizde malzeme yoksa, en üst seviyede ustalar da getirseniz, uzmanlar da getirseniz, ortaya bir eser koymanız mümkün olmaz. Berlin'de hizmet veren sivil toplum örgütlerinin katılıma ilgisizliğinin sebepleri mutlaka vardır. Ancak unutmamak gerekir ki; malzeme bu örgütlerin elindedir. Verilecek eğitimin kaliteli olması, nasıl verileceği, nerede verileceği, uygulanacak metotlar, müfredatların hazırlanması v.b. şeyler elbette Türkçe eğitimi için alınacak önemli tedbirlerdir. Ancak bunlardan önce gerekli olan şey, malzemenin tedarikidir. İstediğiniz kadar müfredat hazırlayın, metot geliştirin uygulama imkânınız yoksa ne işe yarayacak bu tedbirler... Sivil toplum örgütleri gerçekten Türkçe öğrenmenin ve öğretmenin önemine inanıyorlar mı? Önce buna bakmak lazımdır. Aileler Türkçe öğrenmenin önemine inanıyorlar mı buna bakmak lazımdır. Bu iki konu hakkında araştırma yapıldığında görülecektir ki, sivil toplum örgütlerinin ve ailelerin çoğu Türkçe dil eğitiminin gereksizliğine inanmaktadırlar: "Benim çocuğum Türkçe biliyor..." "Burada Türkçe 'ye gerek yok Almancası iyi olmalı..." diyorlar. Ailelerin ve sivil toplum örgütlerinin çoğu böyle düşünüyorlar. Resmi toplantılarda, Türkçe eğitimi konusunda oldukça hararetli görünen insanımız ve onların temsilcilerinin görüşlerinin gerçekten öyle olmadıkları işte o zaman tespit edilecek ve o sivil toplum örgütlerinin çoğunun Türkçe ‘ye mesafeli durdukları böylece anlaşılmış olacaktır. Bu durumda ikinci adım atılmalıdır; bu adım, halkın ve onların temsilcilerinin bu konuda ikna edilmesi için atılmalıdır. Malzeme onların elindedir. Çalışmalar bu yönde yoğunlaştırılmalıdır. Öncelikle sivil toplum örgütlerinin malzeme tedarikinde hevesli olmaları gerekir. Bu konuda en büyük görev dini cemaatlere düşer. Bu cemaatlerin hocaları bir araya gelerek bir uzmanla birlikte Türkçenin önemine dair ortak hutbeler hazırlayıp ayda bir halkı aydınlatmalıdırlar, Türkçenin önemine aileleri inandırmalıdırlar. Camilerin ilan panolarına Türkçenin önemini vurgulayan ilanlar asılmalıdır. En büyük dini cemaat DİTİB'tir. Üstelik bu kurum Din Ataşesi 'ne bağlı olarak çalışır. Çevrecilik konusunda DİTİB camilerde hutbe okutabiliyorsa, Türkçe eğitimi gibi çok daha önemli bir konuda en azından ayda bir hutbe okutmaması için bir neden olmamalıdır. İkinci büyük cemaat Milli Görüş cemaatidir. Üçüncü atılması gereken adım ise kaynak teminidir. Türkçe eğitimi için lazım olan araç ve gereçlerin temin edilmesi gerekir. Bunun için kaynak lazımdır. Türkçe öğretim ve eğitim amaçlı: 1- Dede Korkut Hikâyelerinden Nasrettin Hoca'ya kadar hikâye CD' leri hazırlanmalı, 2- Tiyatrolar sahneye konulmalı 3- Türkiye'ye geziler düzenlenmeli 4- Türkçe hikâye ve masal kitaplarından oluşan bir kütüphane kurulmalı 5- Bu konularda çalışacak yeterli donanıma sahip ihtiyaca cevap verecek sayıda personel istihdam edilmeli. 6- Vakıf kurulmalı. Kaynaklar bu vakıfta toplanmalı. Bu vakıf Yunus Emre Enstitüsü ile koordineli bir şekilde çalışabilir. Kaynak olmayınca yapılan bütün çalışmalar güdük kalacaktır. Kaynak temini için de iş adamları dernekleri ile birlikte çalışmak gerekir. Ancak böyle bir çalışma için onların da ikna edilmesi elzemdir. Resmi zevat camiden uzak durdukça, toplumdan uzak durdukça inanan ve inandığı gibi yaşamayı tercih eden mütedeyyin Müslümanlara tepeden baktıkça, bu kaynaşmayı başarmak zor olacak ve arzu edilen güven ortamı sağlanamayacaktır. Devlet ile halk el ele vermediği sürece de Türkçe konusunda istenilen netice elde edilemeyecektir.   Bu çalışmalara paralel olarak: 1- Resmi çalışmalar da yapılmalı ve Türkçenin okullarda yabancı dil olarak okutulabilmesinin yolları açılmaya çalışılmalıdır. 2-Sivil toplum kuruluşlarıyla ve özellikle dini cemaatlerle işbirliği yapılarak Kur'an öğrenimi için camiye gelen çocuklara Türkçe dersi vererek işe başlanmalıdır. 3-Çocuk yuvalarını da projenin içine almak mümkündür. Yılmaz Bey'e başarılar diliyorum. Zor bir görev üstlenmiş, ancak ben onun bu dönemeçten savrulmadan döneceğine inanıyorum.”