Hudeybiye’de kıran kırana, dişe diş bir anlaşma yapılıyordu. Peygamberimiz bunalmıştı. Arkadaşlarından beklenmedik tepkiler alıyordu. En yakın arkadaşları böyle bir günde kendisini yalnız bırakmışlardı. Rıdvan biatında Elçi’ye verdikleri sözleri çoktan unutmuşlardı. Bu arada Müslüman olan Ebû Cendel’in de Müşriklere geri verilmesi bardağı taşıran son damla oldu. Ebû Cendel, Müşriklere teslim edilirken Hz. Ömer, Peygamber Efendimizin huzuruna çıktı ve; -“Yâ Resûlallah! Onu Kureyşlilere niçin geri veriyorsunuz? Biz bu hakareti, aşağılanmayı ne diye kabul ediyoruz?” Arkası arkasına cümleleri sıralıyordu Hz. Ömer... Elçi, Hz. Ömer’i sonuna kadar sabırla dinledi ve sonra şunları söyledi: -”Biz onlarla bir anlaşma yapmış bulunuyoruz! Bu anlaşmaya sadık kalmak zorundayız. Dinimizde ahde vefasızlık yoktur?” Elçi’den istediği cevabı alamayan Hz. Ömer, bu sefer Ebû Cendel’in yanına sokuldu ve kılıcını ona doğru yaklaştırarak şu teklifi yaptı: -“Ey Ebû Cendel! Şüphesiz, müşriklerin kanı köpeklerin kanı gibi değersizdir. İnsan Allah yolunda, gerekirse babasını da öldürebilir. Öldür gitsin şu babanı da kurtul işkence edilmekten.” Ebû Cendel Hz. Ömer’e tokat gibi bir cevap verdi. Hz. Ömer’in hiç beklemediği bir cevaptı bu, -“Peki, sen neden öldürmüyorsun?” Hz. Ömer, “Resûlullah, onu öldürmeyi bana yasakladı” cevabını verince Ebû Cendel, – “Ben Resûlullah’a itaatte senden geride kalmak istemem, ya Ömer” dedi. Müslümanların Sadakat İmtihanı Sahabeler, çok arzuladıkları halde, anlaşma gereği Kâbe-i Muazzamayı ziyaret ve tavaftan alıkonmuşlardı. Bu da yetmiyormuş gibi Elçi, yaptığı anlaşma ile bir takım ağır hükümleri de kabul etmiş ve altına imza atmıştı. Bu durum sahabelerinin zoruna gitti. Rahatsızlık duydukları, hal ve davranışlarından belli oluyordu. Elçinin huzuruna çıkmaya cesaretleri de yoktu ki; dertlerini anlatsınlar. Doğruca Hz. Ömer’e gittiler ve onu doldurdular, kendisi de rahatsız olduğu için anlaşmadan, arkasındaki desteği de görünce hemen huzura vardı: Elçi’ye, “Sen Allah’ın hak peygamberi değil misin?” Elçi, “Evet, ben Allah’ın hak peygamberiyim” -“Biz Müslümanlar hak, düşmanlarımız olan müşrikler ise bâtıl üzere bulunmuyorlar mı?” -“Evet, öyledir.” -“O halde dinimizi aşağılamalarına niçin meydan veriyoruz?” -“Ey Hattab’ın oğlu, ben Allah’ın kulu ve Resûlüyüm. Allah’ın emirlerine aykırı harekette bulunamam. Bu muâhedenin maddelerini kabul etmekle de Allah’a isyan etmiş değilim. O, bu anlaşmadan dolayı beni hiçbir zaman zarara uğratmayacaktır. Yapılan anlaşma doğrudur. Yapılması gereken yapılmıştır. Bundan sonrası fitneye yol açar.” -“Sen bize Allah’ın bizlere nusret buyuracağını, gidip Kâbe’yi hep beraber tavaf edeceğimizi va’d etmemiş miydin?” -“Evet, vaad etmiştim. Ancak, bu yıl tavaf edeceğimizi söylemiş miydim?” -“Hayır.” -“O halde tekrar ediyorum: Sen muhakkak Mekke’ye gidecek ve Kâbe’yi tavaf edeceksin. Şimdi sabır ve itaat zamanıdır.” Aldığı cevaplardan tatmin olmayan Hz. Ömer, hışımla peygamberimizin yanından ayrıldı. Hızlı adımlarla meydanda birkaç tur attı. Hırsından sakallarını karıştırıyordu. Bazen entarisini arkaya atıyor, elini arkadan bağlayarak ortalıkta dolaşıyordu. Herkes ona bakıyordu. Hz. Ömer’i kışkırtarak Elçi’ye gönderenler onlar eğil miydi…Şimdi de yanına yaklaşıp ne olup bittiğini anlamaya cesaret edemiyorlardı. Bir şeylerin ters gittiği belliydi. Hz. Ömer’in, Hz. Ebû Bekir’le Konuşması Hz. Ömer, Elçi’den istediği cevabı alamadığı için oldukça sinirliydi. Terslenmişti de. Olup bitenleri hazmetmesi de oldukça zordu. İç âleminde fırtınalar kopuyordu besbelli. Kabarmış duygularını bir türlü teskin edemiyordu. Bir anda yön değiştirdi ve Hz. Ebû Bekir’in yanına gitti. Son çare oloarak ondan destek bekliyordu. Selam falan vermeden çömeliverdi Ebu Bekir’in yanına. Aralarında saygıdan nasibini almayan şöyle bir konuşma geçti: -“Ey Ebû Bekir, bu zât, Allah’ın hak peygamberi değil midir?” -“Evet, o Allah’ın hak peygamberidir.” -“Peki biz Müslümanlar hak üzere, düşmanlarımız ise bâtıl üzere değiller midir?” -“Evet, bizler hak üzereyiz, düşmanlarımız ise batıl üzeredirler!” -“O halde, dinimizi küçük düşürmeye niçin meydan veriyoruz?” -“Ey Ömer, O, Allah’ın Resûlüdür. Bu anlaşmayı yapmakla Rabbine asî olmuş değildir. O Elçidir. Son Elçidir. O Allah’ın rızasına uymayan bir iş yapmaz. Allah onun yardımcısıdır. Sen, onun emrine itaat etsen isabet etmiş olursun. Böyle yapmakla insanlara kötü örnek oluyorsun hem kendini zora sokuyorsun hem de Elçi’yi üzüyorsun. Umarım bu yaptıklarınla fitneye sebep olmazsın!” Ebu bekirden de istediği cevabı alamayan Ömer, şöyle bir savruldu yerinden ve sesini yükselterek; -“Ya arkadaş, O, bize Medine’de; ‘Beyt-i Şerife varacağız, tavaf edeceğiz’ demedi mi?” -“Evet, ama o sana, ‘Beytullah’a bu yıl gideceksin ve tavaf edeceksin’ dedi mi?” -“Hayır.” -“Sen, muhakkak, yakın bir zamanda Beytullah’a gidecek ve onu tavaf edeceksin. Bundan ötesi fitnedir. Ne diye rahat durmuyorsun yerinde?” dedi. Hz. Ömer, elinin tersiyle şöyle bir salvo attı ve homurdana homurdana oradan ayrıldı. Herkeslerden uzak bir köşeye oturdu. Elinde bir çubukla başladı yerleri eşelemeye. Öfkesini toprağa veriyor gibiydi. Söyledikleri doğru olsa bile usul ve adap diye bir şey vardı. Karşısındaki peygamberdi. Kendisi de onun sayesinde Hz. Ömer olmuştu. Hz. Ömer’in İtiraf ve Nedâmeti Hz. Ömer, o günkü halet-i ruhiyesini ve sonradan duyduğu nedâmeti şöyle anlatır: “Ben, hiçbir zaman o günkü gibi bir musibete uğramadım. O gün nasıl olduysa oldu, Peygambere hiçbir zaman davranmadığım gibi saygısız davrandım. Ölçüyü kaybettim. Eğer o gün, kendi görüşümde olan benim gibi pervasız bir topluluk bulsaydım, bu musalaha ve muâhede yüzünden hemen onların yanına varırdım. Öfkemden kan beynime sıçramıştı. Biraz da dolduruşa geldim. Arkadaşlar kendi söyleyemediklerini bana söyletiyorlardı. “O gün, Resûlullah’a karşı sarf etmiş olduğum maksadını aşan sözlerimden dolayı; neticenin hayır olmasını ümit ederek oruçlar tuttum, sadakalar verdim, namazlar kıldım ve köleler azâd ettim.” Anlaşma taraflarca imzalandı Elçi, anlaşmayı imzaladı ve arkadaşlarına dönerek; “Hayırlı olsun, şimdi Medine’ye dönme zamanıdır, artık kalkınız, kurbanlıklarınızı kesip sonra başlarınızı tıraş ediniz de yola koyulalım” diye seslendi. Ne var ki arkadaşları bu çağrıyı kulak ardı ettiler. Bu emir karşısında sessiz kaldılar. Bu sessizlik hayra alamet değildi. Elçi protesto ediliyordu. Elçi, emrini ikinci bir kez daha tekrarladı. Yine bir hareket olmadı. Kimse takmıyordu Elçi’yi… Elçi üçüncü kez, biraz da sert bir şekilde bir ikaz daha yaptı; -“Kalkınız, kurbanlıklarınızı kesip, sonra başlarınızı tıraş ediniz, yola çıkacağız. Hey! ben kime diyorum.” Fakat arkadaşları aynı şekilde bu emri de duymamış gibi davranıyor, kurban kesme ve tıraş olma işine başlamıyorlardı. Hafiften Elçi’ye kafa tutmaya başlamışlardı. Belli oluyordu. Bu sessiz bir isyandı. Elçi protesto ediliyordu. Emrini üç kere tekrarlamasına rağmen, arkadaşlarından kimsenin kalkmadığını gören elçi şaşkınlık içindeydi. Hiç beklemediği böyle bir tavır karşısında korkmaya başlamıştı. Telaşlandı. Yıllardan beri çekilen bunca çile, bunca acı boşuna mıydı? Kendisini sorgulamaya başladı. Nerede yanlış yapmıştı. Sıkıntısını paylaşacak kimse de kalmamıştı. Ömer bir köşede toprak eşeliyor. Ebu Bekir sırtını dönmüş kendi halinde takılıyordu. 40 derece sıcağın altında. Günlerden beri çekilen sıkıntılar bir tarafa, dert ortağı da kalmamıştı. Çaresiz bir halde hanımı Ümmü Seleme’nin yanına gitti. Başını dizlerine koydu ve başladı çaresizliğini anlatmaya. Elçi çok üzgündü. Ağlamayı beğenmiyordu. Ümmü Seleme’nin Ferasetine Güveniyordu… -“Ey Ümmü Seleme! Nedir bu başıma gelenler, arkadaşlarım niçin böyle yapıyorlar? Onlara; kurbanlıklarınızı kesiniz, başlarınızı tıraş ediniz diye tekrar tekrar söylüyorum. Fakat hiçbiri emrime icabet etmiyor, ne yapacağım ben? Ümmü Seleme bir taraftan Elçi’nin saçlarını okşuyor, bir taraftan da onu teselli ediyordu. “Ey Allah’ın Elçisi! Sen arkadaşlarının bu işi yapmasını istiyor musun? “Evet, evet, istiyorum.” “O halde şimdi dışarı çık. Kurbanını kes ve tıraşını ol. Ancak arkadaşlarına hiçbir şey söyleme. Sonra da yola çıkalım… Göreceksin onlar senin arkandan geleceklerdir.” Bunun üzerine Elçi cesaretini topladı, dışarı çıktı. Hiç kimseyle görüşmeden ve hiç kimseye bir şey söylemeden, ihramını sağ koltuğu altından çıkarıp sol omzuna attı. Kurbanlık develerini kesti. Ve berberi Huzaâlı Hıraş bin Ümeyye’yi çağırıp tıraş oldu. Yine hiç kimse ile muhatap olmadan doğru Ümmü Seleme’nin yanına vardı ve hemen dönüş hazırlıklarına başladılar. Bunu gören arkadaşları birbirlerine şöyle bir baktılar, bakıştılar, sonra da yavaş yavaş kıpırdanmalar başladı ve gönülsüz de olsalar birer birer yerlerinden kalktılar, entarilerinin tozunu silkelediler ve kurbanlık develerini kesmeye ve başlarını tıraş ettirmeye başladılar. Ümmü Seleme ilave eder ve der ki: “Kurbanlıklarını kesmek ve tıraş olmak hususunda sonradan o kadar istekli davrandılar ki, neredeyse birbirlerini ezeceklerdi.” Sahabelerin, sırf Elçi’ye muhalefet etmek için O’nun tekrarlanan emrini yerine getirmeyip bile isteye O’nu protesto ettikleri elbette söylenemez. Onların beklentileri vardı. Çok üzülmüşlerdi. Altı yıldan beri bekledikleri gün gelmiş çatmıştı. Mekke’ye bu kadar yaklaşmışken geriye dönmeyi içlerine sindiremiyorlardı. Kimisinin sevgilisi, kimisinin annesi-babası, kimisinin arkadaşı, eşi Mekke’deydi. Yıllardır vatan hasreti bağırlarını dağlıyordu… Üzüntü içindeydiler. Yapılan anlaşmayla bütün arzuları, istekleri, sevinçleri bir anda yok olmuştu. Şimdi Hudeybiye’den geriye dönmek…Olacak şey miydi bu… Ümmü Seleme, onları yaptıkları yanlışlıktan geri döndüren kadındır. Ümmü Seleme böylece Hudeybiye’ye damgasını vurmuştu. O’nun Hudeybiye’de gösterdiği dirâyet ve fetânet İslâm tarihine altın harflerle yazılmıştır... Devam edecek