26 Ağustos 1922...
Sabaha karşı, tam 4.30...
Afyon Kocatepe’nin ayazı, o saatlerde kemikleri donduruyor. Tepenin zirvesi, sanki yıldızlarla kucaklaşmış gibi...
Şuhut kasabasından hareket eden Gazi Mustafa Kemal Paşa ve erkânı; gece boyu bir süre at üstünde, sonra da yaya olarak tepeye tırmanmış ve karargahta yerlerini almışlar...Ve o ana dek; günler boyu, düşmanın keşif hareketlerine karşı gizlenerek; geceleri Türk ordusu, bütün ağırlıklarıyla sahaya, tepenin önü sıra uzanan Afyon ovasına açılan boğazlara mevzilenmişler...Kocatepe ve eteklerinde; daha ötelerdeki önemli geçitlerde, örtülü biçimde Türk topçular ve piyade yerlerini almışlar. Bu arada Fahrettin Paşa çoktan düşmanın kaçış noktalarını kesmek için kolordusuyla dağ, taş demeden dağların zirvesinden yürüyüşünü sürdürüyor. Paşa hasta. Sıtma nöbetleri geçiriyor. Ve iki ata bağlanan uzun sırıklar üzerinde oluşturulmuş sedyenin üzerinde kolordusuna kumanda etmeye çalışıyor…Evet; tam 4.30...O gün alışılmadık biçimde bir sis gelmiş dağların eteklerini kaplamış... Siperler içinde, uzakta düşman hatlarını gözetleyen Türk askerlerinin üzerine çiğ yağıyor...Gazi Paşa saatine bakıyor.Evet, saat tam 4. 30’u gösteriyor. Yanındakiler sis nedeniyle görüş mesafesinin azlığını ileri sürerek, azıcık daha beklenmesini öneriyorlar.Ancak, Gazi kararlı…Ve tarihi buyruğunu veriyor:Dualarla artık, o gün; yani 26 Ağustos 1922 günü Türk Ordusu’na düşman hatlarına saldırı emrini paşa yazılı olarak bildiriyor.Ve gece, yavaş yavaş ağarmaya henüz yüz tutmuş, karanlık yerini belli belirsiz bir ışımaya bırakmışken; Türk topçusu ilk atışını yapıyor...Bu atışa, “endaht” deniyor.O ilk endaht, sabaha karşının sessizliğini yırtarak, gürültüyle mermisini, düşman siperlerinin üzerine bırakıyor. Bir ateş topu, karşı cephede parlıyor ve sönüyor.Bir mevzi belirleme atışı yanında, hem saldırının başladığının işareti oluyor hem de ilk top mermisinin düştüğü nokta, öteki top namlularının derece ayarlarını bir kez daha gözden geçirme olanağı veriyor...Top atışıyla birlikte düşman siperlerinde yoğun bir telaş başlamıştır. Ancak siperdeki Mehmetçiğin yüreği heyecandan yüreğini yırtarcasına çarpmaktadır.Ve bu atıştan sonra, dağ eteklerine yerleştirilen bütün toplar atışlarına başlıyor. Gecenin insanı kendinden geçiren sessizliği; en küçük bir çıtırtıyı en uzaklara ileten o sihirli dünya, birden yerini sanki bulutları yaran; gökyüzünü yırtan, kulakları sağır eden; dehşetengiz bir uğultuya bırakıyor...Kocatepe ve öteki tepelerin etekleri ateş püskürtüyor...Kocatepe’nin tepesine otağını kurmuş Bozkurt, açtığı ağzıyla, ülkesini ezen emperyalist ordulara karşı ta o tarihi Ergenekon’dan; 1071 Malazgirt Zaferin’den güç alarak; sanki yeniden dirilmiş ve bütün bir ulusu çepeçevre saran demirden dağları delip parçalamak için kükremiş durumda...Artık Malazgirt, Kocatepe’dedir… Gazi Mustafa Kemal Paşa’da Alparslan’lar, Sultan Osman Gazi’ler, Fatih’ler dile gelmiş, Türk’ün bağımsızlık aşkını dünyaya ilan etmektedir.O gün, Türk tarihi yazgısını yeniden yazıyor.Yok olmamak, tarihten silinmemek için; bütün ulusal gücünü ortaya koyuyor. Top atışlarına ufak tefek karşılıklar gelmeye başlayınca; bu kez piyadeler harekete geçiyor. Düşman hatlarına sanki ölüme giden kınalı kuzular, alınlarında bir anda kırmızı bir gül ya da gelincik çiçeği açmış gibi beliriveren kurşunların bıraktığı kan iziyle, ilk şehadet şerbetini içiyorlar... Ve şair biliyor ki; yalnız Çanakkale’de değil, Sakarya’da, Afyon’da, derken Dumlupınar’da da ölüm şerbetiyle topraklara serilen bu kutsal bedenlere, Bedr’in arslanları bile imrenmektedir...Bu ölüm ne güzel bir ölüm; bu yok oluş ne kutsal bir yok oluş; bu şehadet, ne mübarek bir şehadettir!Ancak Bozkurt kükrüyor.Şaha kalkmış...Ne top, ne tüfek, ne ateş düşünüyor; ne gövdelere çiviler gibi saplanan kurşunları...26 Ağustos’ta fecirle başlayan bu kutsal taarruz, sağ ve sol kanatların daha ileri ilerlemesi ve süvarilerin düşmanın çekiliş hatlarını kesmesiyle, 30 Ağustos günü yepyeni bir durum alıyor. Tıpkı Romen Diagones’in karşısındaki Sultan Alparslan gibi, Trikopis karşısında Mustafa Kemal Paşa, bir hilal hattını izleyerek, düşmanı kıskaca almayı başarıyor.Artık Dumlupınar ve bu bölgeye açılan yaylalarda, dere diplerinde; değişik ovalara yayılmış düşman birlikleri çepeçevre sarılmış bir haldedir.Bir yandan piyade, göğüs göğüse cephe savaşı yaparken; kaçan ve büyük bir meydana sıkıştırılan düşmana karşı Türk topçusu tarihinin en muhteşem muharebesini veriyor. Düşmanın ana unsurları, 30 Ağustos günü Dumlupınar’da büyük ölçüde imha ediliyor. Kaçmaya çalışan perakende unsurlar, bu kez Fahrettin Paşa’ya bağlı süvarilerin kılıçlarına teslim oluyorlar...Ve ertesi günGazi Mustafa Kemal Paşa, kurmay heyetiyle savaş meydanını geziyor...Her yerde binlerce düşman cesetleri… Ve şehadet şerbetini içmiş Mehmetçikler… Koyun koyunalar. Tıpkı Çanakkale’deki gibi…Kurt’la kuzu, ezenle, ezilmek istenen; emperyalistle yurtsever…Bir düşman askerinin cesedinin yanı başında sanki uyur gibi gözlerini kapatıvermiş Mehmetçik’in aziz na’şı…





Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…