MARDİN
Sabahın henüz ilk ışıkları Urfa’nın üzerine düşmemişti ki, yola koyulduk. İstikametimiz Mardin… Taşın sabırla yoğrulduğu, dar sokakların asırlık hikâyeler sakladığı o kadim şehir. İçimizde hem bir merak hem de programın aksatılmaması için zamana karşı sessiz bir telaş vardı.Rehberimiz, bir akşam önceden sözünü verdiği nohut dürümünü hatırlattı yola çıkarken. Önce onu alacak, ardından yola devam edecektik. Aslında kahvaltımızı yapmıştık; dürüme pek de ihtiyaç yoktu. Sonradan öğrendiğime göre bu konuda ısrarcı olan, gruptan sorumlu Fatma Mıdık olmuş. “Yolda iyi gider,” demiş. Herhalde hesabını yapmıştır diye düşündük; Nede olsa grup başkanı, itiraz etmeden kabullendik…Zaten arkadaşların çoğu uykudaydı; uyanık olanların da akışı değiştirecek bir itirazda bulunacağını sanmıyorum. Şehir trafiği, sabahın o saatinde bile oldukça yoğundu. Nohut dürümü uğruna zaman sıkıntısı yaşayacağımızın sinyallerini almaya başlamıştım. Fark etmiştim etmesine de yapacak pek bir şey yoktu. Bazen ısrar etmek yerine susmak, yolculuğun selameti için daha doğru olur. Bilhassa grup yolculuklarında her karara itiraz etmek, küçük gruplaşmalara yol açabilir; bu da yolculuğun tadını kaçırır.Bizim gezilerde zamanın sarkması, sadece o anı değil, sonrasını da etkiler. Bir yerde geciktiniz mi, bu gecikme domino taşı gibi diğer duraklara tesir eder. Sonunda gezmek istediğiniz yerleri hakkıyla gezemezsiniz planda olmasına rağmen.Nohut dürümünü aldık ve vakit kaybetmeden Mardin’e müteveccihen koyulduk yola. Ancak Urfa–Mardin karayolunun yer yer bozulan zemini, yolculuğumuzu beklediğimizden daha da ağır ilerletiyordu. Mesafe kısalıyor, ama programı uygulama saatleriyle aramız açılıyordu. Yol ilerleyince Mardin’e planladığımız vakitte varamayacağımız anlaşılmıştı. Programın aksamasını önlemek için ister istemez Mardin’i kısa tutmaya razı olduk. Mardin’de gezilecek öyle önemli çok yer de yoktu zaten.Tam o sırada gökyüzü de kararımızı desteklercesine bırakıverdi ağırlıklarını üstümüze. Çanaktan boşanırcasına inmeye başladı rahmet. Sanki “acele etmeyin, her şey olacağına varır” der gibiydi. Olması gereken oluyordu, olanlar olması gerekenlerdi.Mardin… İlk bakışta taşın estetiğiyle insanı kendine çeken, ama içine girdikçe daha çok hissedilen bir şehir değilmiş. Öyle uzun uzun gezilecek yerlerin peşine düşeceğimiz bir şehir de değilmiş. Mardin; daha ziyade karşıdan bakılacak, siluetiyle hafızaya kazınacak, sessizliğiyle insana dokunacak bir şehirmiş. Bu yüzden çarşısını doya doya gezememek içimizde küçük bir ukde olarak kalsa da, bu eksiklik bir mahrumiyet hissine dönüşmedi. Çünkü Mardin, kendini gezerek değil, hissettirerek anlatan bir şehirmiş. Bize anlatılan böyle. Rehberimiz, Ahmet Yavuz Mardin’e girerken anlattı bunları.“Şu karşıda gördüğünüz şehir, Mezopotamya’ya hâkim bir tepenin yamacına kurulmuş kadim bir yerleşim yeridir. Mardin’in tarihi çok eskilere, MÖ 3000’li yıllara kadar uzanır. Sümerler, Akadlar, Asurlar, Persler, Romalılar… Hepsi bu topraklardan geçmiştir. Ama şehre asıl karakterini verenler Artuklulardır. 12. yüzyıldan itibaren Mardin, Artuklularla birlikte önemli bir ilim ve ticaret merkezi hâline gelir.Mardin adı, Arapça “merd” (kaleler) kelimesinden türemiştir. Bu yorum oldukça güçlü, çünkü şehir gerçekten de bir kale gibi yükselir; özellikle Mardin Kalesi, bu fikri somutlaştıran en belirgin örnektir. Yüzyıllar boyunca savunma ve gözetleme noktası olarak kullanılmıştır.Diğer rivayete göre ise isim, bölgede yaşamış savaşçı bir kavim olan Mardelerden gelir. Bu halkın adı zamanla şehre geçmiş olabilir. Ancak bu görüş, tarihsel olarak daha az net kanıtlarla desteklenir.2026 itibarıyla Mardin’in nüfusu yaklaşık 850 bin civarındadır. Fakat bu şehir rakamlarla anlatılmaz. Asıl dikkat çeken şey, taşıdığı çeşitliliktir. Türkler, Kürtler, Araplar, Süryaniler… Farklı dil, din ve kültürler yüzyıllardır burada iç içe yaşamıştır. Bu yüzden Mardin, medeniyetlerin buluştuğu bir merkezdir.Şu gördüğünüz taş evlere dikkat edin. Sarı kalker taşından yapılmıştır. Bu taş hem yazın serin tutar hem de şehre o kendine has rengini verir. Evler birbirinin manzarasını kapatmaz. Çünkü Mardin’de ‘komşunun güneşine saygı’ diye bir anlayış vardır.Sokaklar dar ve kıvrımlıdır. Bu, hem savunma hem de iklimle ilgilidir. Güneşin etkisini azaltır, rüzgârı dengeler. Yani Mardin’deki mimari sadece güzel görünmek için yapılmamıştır. Aynı zamanda korunma, iklime uyum sağlama ve yaşamı kolaylaştırma amacı taşır.Kalın taş duvarlar sıcağı keser, dar sokaklar gölge oluşturur, yüksek konum ise güvenlik sağlar. Kısacası bu yapılar hem estetik hem de akılcı çözümlerin sonucudur.Mardin’i özel kılan sadece taş binaları değildir. Asıl fark, şehrin sakinliği, hayatın yavaş ve derin bir ritimle akmasıdır. Burada zaman acele etmez; insanlar da öyle. Hayat koşturmaz, usul usul akar.“Mardin, anlatıldıkça değil, bakıldıkça çoğalan bir şehirmiş meğer. Kasımiye Medresesi ve Mardin Ulu Camii’ni ziyaret ederek ve biraz da alışveriş yaparak yeniden koyulduk yola. Taşın dile geldiği, her duvarın bir hikâye fısıldadığı bu şehir bize kendini tam anlamıyla açamadan geride kaldı. Ama yine de o taşların arasında saklı olan sessizlik, içimize işleyen bir hatıra olarak bizimle birlikte yol almaya devam etti. Mardin…Ey, Mardin, biz senin çarşını pazarını dolaşamadık ama yine de seni anladık, hoşça kal.






Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…