Daha ilkokul yıllarında sınıf kitaplığından kitaplar alır, arkadaşlarım bahçede oynarken ben bir köşeye çekilip kitap okurdum. Okuması yazması olmayan annem beni kitap okurken görünce, “Oğlum, bu kitaplarda ne yazıyor? Bana da okuyuver.” derdi. Bir süre dinledikten sonra, “Bunlar kedi köpek hikâyeleri.” der, önemsemezdi.

O yıllarda ünlü yazar Fakir Baykurt, ilçemizde ilköğretim müfettişi olarak görev yapıyordu. Nallıhan’daki Sakarya İlkokulu’nda bizim dersimize de girmişti. Bu teftişin ardından, Köy Enstitüsü mezunu öğretmenim Emin Güney bana Fakir Baykurt’un Yılanların Öcü adlı kitabını verdi. Kitabı büyük bir merakla okudum. 

Yazmaya Hasanoğlan Atatürk İlköğretmen Okulu’nda başladım. Üç yıl düzenli günlük tuttum. Defterime içimi döküyor, yaşadıklarımı yazıyordum. Şiir, öykü, roman; elime ne geçerse okuyordum. Okuduğum felsefi bir kitap yüzünden okuldan uzaklaştırma cezası bile almıştım. Yazdığım bazı yazılar okulun duvar gazetesinde yayımlanıyordu. 

Baykurt, TÖS başkanıyken 1971 yılının Mart ayı ortalarında Hasanoğlan’a gelmişti. Okulumuzun ana caddesinde onu görünce çok sevindik. Arkadaşlarımla birlikte etrafında bir halka oluşturduk. Bize bol bol okumamızı ve yazmamızı öğütledi. Onun, “Çocuklar, yaşadıklarınızı yazın. Söz uçar, yazı kalır.” sözünü hiç unutmadım. Bir bavul dolusu yazı dosyası bulunduğunu söyledikten sonra, kalem tutmaktan nasır tutmuş parmağını bize gösterdi. Ertesi gün sıkıyönetim tarafından tutuklanıp Mamak Cezaevi’ne gönderildi. Gerçekleri yazmanın bir bedeli vardı! 

Onun sözleri bende derin izler bıraktı. Yazarlık serüvenimde Fakir Baykurt’un yanı sıra, ilerleyen yıllarda tanıştığım, görüştüğüm ve düşüncelerinden yararlandığım Adnan Binyazar, Mahmut Makal, Hasan Hüseyin Korkmazgil ve Remzi İnanç’ın; özellikle de şair Ahmet Özer’in desteğini de hiç unutamam.

Ayrıca sohbet ettiğim, okuma akşamlarına katıldığım, eserlerini ilgiyle okuduğum daha birçok yazarın birikiminden beslendim. 

Türk şiirinin büyük ustası Nâzım Hikmet’in etkisiyle şiirler yazmaya başladım. Şiir hiç peşimi bırakmadı. Daha sonraki yıllarda öykü, makale, masal ve araştırma kitapları kaleme aldım. Aralarında Türkçe-Almanca iki dilli çocuk kitaplarının da bulunduğu otuzun üzerinde kitabım yayımlandı. Yayımlanmayı bekleyen dosyalarım da okurlarıyla buluşacağı günü bekliyor. 

Bunları söylerken kendimi başarılı bir yazar olarak gördüğümü sanmayın. Ben okyanusta bir damlayım. Edebiyatın büyük ustaları ise o engin okyanusun görkemli dalgalarıdır. Damlanın lafı mı olur? Önemli olan yolda olmaktır. Ben elimden geldiğince üretmeye, gördüklerimi ve yaşadıklarımı yazmaya çalışırım. Gerisi okurun ve zamanın takdiridir.

Yazdıklarımı defalarca okur, yeniden yazar, eklemeler yapar, fazlalıkları ayıklarım. Sesli okuyunca akıştaki aksaklıkları daha kolay fark ederim. Yazdıklarımı, büyük küçük demeden, dinlemeye hazır herkese okur, eleştirileri dikkatle değerlendiririm. Sonra onları demlenmeye bırakırım. Bir süre sonra yeniden okur, metni bir kez daha işlerim.

Yazdıklarım önce benim içime sinmelidir. Kimseyle yarışmam, kimseyi kıskanmam. Ben yalnızca kendimle yarışır, dünkü hâlimi aşmaya çalışırım. 

Almanların, “Editörün elinden geçmeyen kitap, kitap değildir,” sözünü önemserim. Editörümün önerilerinden yararlanırım. Kitabım yayımlandığında da yazdıklarımın arkasında dururum. Çünkü onda emeğim, alın terim, yaşadıklarım ve hayatım vardır.

Evde çalışma odam olsa da yazılarımı çoğu zaman kafelerde, çay evlerinde ya da bir toplantı sırasında yazarım. Oralarda gelip geçeni seyreder, insanları gözlemler, konuşulanlara kulak kabartırım. Yürürken duyduğum bir ses, gördüğüm bir insan ya da aklıma gelen bir düşünce beni yazmaya çağırır. Kalabalıkların içinde de yazarım, yalnızken de.

İçime işleyen bir konu beni yazmaya zorlar. Okumak, yazmak, üretmek; yaşadığım topluma, doğaya ve insana karşı duyduğum bir sorumluluktur. Dünyanın dört bir yanında yaşayan iyi kalpli, çalışkan, aydınlık insanlar için çarpar yüreğim. 

Çocuklardan, gençlerden, özellikle de gün görmüş yaşlılardan çok şey öğrenirim. Her insanın ayrı bir öyküsü olduğuna inanır, onları dinler, anlamaya çalışırım. Süslü anlatımlardan kaçınır, herkesin beni anlamasını isterim. 

Konu bulmakta hiç zorlanmam. İnsan Almanya’da ya da Türkiye’de yaşar da konu bulamaz mı? İşçileri, işsizleri, düzenin ezdiği insanları anlatırım. Almanya’da  ırkçılık, yabancı düşmanlığı, dostluk ilişkileri, eşit haklar ve demokrasi mücadelesi, memleket özlemi, ele aldığım konular arasındadır. Yazmak benim için yaşama tanıklık etmek, insanın sesinin duyulmasını sağlamaktır. 

Sokak kedileri, köpekler, kumrular, kırlangıçlar, çiçekler, kelebekler, böcekler... Hepsine sevgiyle yaklaşırım. Aynı bütünün parçaları olduğumuzu düşünürüm. Yolda bir karınca sürüsü görsem üzerlerinden atlarım; soğuktan donmak üzere olan bir bal arısını avuçlarımda ısıtmaya çalışırım. Evini sırtında taşıyan kaplumbağaya da, yolda karşılaştığım yavru kirpiye de aynı sevgiyle bakarım. 

Halk türkülerini büyük bir zevkle dinlerim. Türkülerimizde halkın duru dilini, engin duyarlığını ve yaratıcılığını bulurum. Caz müziği içimdeki telleri titreştirir, beni şiire yöneltir. Bazen denizin hışırtısını, masmavi gökyüzünü ve usul usul akıp giden bulutları seyrederim. Geceleri yıldızlara bakar, hayaller kurarım. 

Hayallerimin peşinden gider, boyumu aşan işlere de kalkışırım. Halkı birlik olmaya, sorunlarına sahip çıkmaya çağırır, bu yolda çaba gösteririm. İnsanları mücadele içindeki tutumlarıyla değerlendiririm. Başarılarımdan da yenilgilerimden de ders çıkarırım. Haklı bir mücadelede yer almak hayatıma anlam katar, bana mutluluk verir.

Yolda kimi görsem yürekten selam verir, sohbete başlar, hâl hatır sorarım. Acı çeken içini döküp ferahlamalı, somurtan gülümsemelidir. Karamsarlığı sevmem. Hayata hep umutla bakar, içimde daima bir umut taşırım. 

Haksızlığa, adaletsizliğe, sömürüye ve baskıya hiç gelemem. Savaşlara, zulme ve doğanın tahrip edilmesine karşı çıkarım. Kalemimi her zaman emekten, barıştan ve özgürlükten yana kullanırım. İnsana, aşka ve sevgiye inanırım. Yalanı, dedikoduyu, arkadan konuşmayı sevmem. Beni taşlayanlara kulak asmam. “Meyvesi olan ağaç taşlanır.” der, güler geçerim. Herkese yaranmak gibi bir derdim yoktur. İyilerin sevgisini kazanabilirsem bana yeter; kötüler hakkımda ne düşünürse düşünsün. 

Gerek Türkiye'de gerekse Almanya’da öğretmenlik yaptığım otuz sekiz yıl boyunca öğrencilerime sevgiyle yaklaştım. Onların yalnızca başarılı değil, topluma yararlı, duyarlı ve iyi insanlar olarak yetişmeleri için elimden gelen çabayı gösterdim. Kitap sevgisi ve okuma alışkanlığı kazanmaları için çalıştım. Okuyan, düşünen ve sorgulayan bireylerin çağdaş ve demokratik bir toplumun en güçlü temeli olduğunun bilincindeyim. Şimdi emekliyim. Eski öğrencilerimle karşılaşmak, onların yaşamda başarılı ve mutlu olduklarını görmek bana büyük mutluluk veriyor.

“Sanatsız kalan bir ulusun hayat damarlarından biri kopmuş demektir.”, “Sanatçı, toplumda uzun çalışma ve çabalardan sonra alnında ışığı ilk hisseden insandır.” diyen; özgürlük ve bağımsızlık savaşçısı, ülkemizin kurtarıcısı, Cumhuriyetimizin kurucusu ve devrimlerimizin öncüsü Büyük Atatürk’ün aydınlık izinden yürümeye çalışıyorum. Kalemimi; aklın, bilimin, özgürlüğün, insan sevgisinin ve Cumhuriyet değerlerinin ışığında kullanmayı bir sorumluluk sayıyorum.

Yazdıklarımla bir insanın yüreğine dokunabilmiş, onu düşünmeye, sorgulamaya ve umutlanmaya sevk edebilmişsem, geride hoş bir seda bırakmışım demektir. Ne mutlu bana

Bahattin Gemici