"...
Yiğitlik midir emanet cana kıymak?
Yiğitlik midir bir tutam ışığı,
kör bıçakla güneşten koparıp karanlığa kurban etmek?
Söyle hangi kitapta vardır elleri kolları bağlığı yakmak?
...
Savaş Ezgi

Alana adımımı atar atmaz davul zurna sesi karşılıyor beni. Ardından horon havası geliyor. Beni ilk selamlayan bu coşkulu müziğin, bu çalgıların sesi adeta içime işliyor. Öyle ki insan omuzlarını silkmeden, şöyle bir ileri geri sallanmadan yerinde duramıyor. Bu sebeple olsa gerek, bir anda meydan, horon tepen, halay çeken insanlarla dolup taşıyor. Kendini müziğin ritmine kaptırmış, kol kola, omuz omuza dans eden insanların yüzlerinde bir arada olmanın, dayanışmanın ve eğlenmenin muştusu okunuyor.  

Festivale değil de düğün derneğe, bayram yerine gelmiş gibi bir sevinç kaplıyor içimi. Ama az sonra söylenen değişler, türkülerse başka duygular katıyor bana. Derken sevincime efkâr ve hüzün de karışıyor; ben de bu hisler eşliğinde dolanıyorum alanı. Yavuz'dan Kerbelâ'ya nice zulümden geçmiş, Celâli isyanlarından Dersim katliamına, Çorum'dan Maraş'a nice kıyımlar görmüş, Madımak'ta yakılmış bu insanlar çok çekmiş, çok dert görmüş. Ama yılmamış, boyun eğmemiş. Dara düşse de yolundan dönmemiş ve gelip bugüne dayanmış. Yüzlerinde insana güven veren bir içtenlik okunan, karşılaştığımızda selam vermeden, tebessüm etmeden geçmeyen bunlar ki Alevi canlar, ülkemizin aydınlık yüzleri...

Keşfe çıkmış meraklılar, gelip geçenler ve girip çıkanlarla hareketli kalabalığın içinde Berlin'in tanıdık simalarından Remzi Kaplan'la karşılaşıyorum. Selamlaşıp hatır soruyoruz. Ben sözü söyleşi getiriyorum. "Tabii ki, yapalım." diyor ve gerekli bilgileri veriyor. Genelde iş adamlarında görülen kibrin esamesi okunmuyor Kaplan'da. Öyle ki içten tavırları ve doğallığı gözden kaçmayan bu insan, sanki kırk yıllık bir dostmuşuz misali elimi tutuyor.

Dokunduğum, tokalaştığım canlardan geçen insan sıcaklığıyla standları geziyorum. Yeme içme derdine düşmüş her çift göze hayli zengin bir menü hazırlanmış. Milli yiyeceğimiz sayılan döner de unutulmamış. Diğer yanda ise sucuk ekmeğin kokusu, mangalda pişen kebapların cızırtısı, doğrusu iştah kabartıyor. Bir onlar mı? Ev yapımı dolmalar, sarmalar, içli köfteler, börekler, çörekler, tatlılar ve adını sayamadığım daha nice meze...

Canım çok şey çekiyor ama üzerimde malum nesne yok. "Kart geçer mi?" diye sormak da doğru gelmiyor. Çay sipariş eden ihtiyar bir delikanlının yanına sokulup, "bana da bir çay söyler misin abi? diyorum. Bir an olsun tereddüt etmeden "bir çayda yeğenime yap" diyor; eliyle tezgahı gösterip "Var mı başka bir arzun, isteyin?" diye soruyor. Bunu birkaç kez tekrarlıyor ve öylesine içten söylüyor ki utanıp mahcup oluyorum. Teşekkür ediyorum. "Ne demek" diyor.  

Ayrılırken bile benden müsaade isteyen bu adam bir dede, bir eren olmalı, diyorum. Tam bu sırada sahneden, yüzyıllar öncesine uzanan yaslı deyişler; kâh aşkı ve ayrılığı, kâh başkaldırıyı ve insan sevgisini dile getiren türküler, içli ezgiler, nefesler yükseliyor. Derken Pir Sultan'ın sesi duyuluyor:

"Yürü bre Hızır Paşa,
senin de çarkın kırılır.
güvendiğin padişahın,
O da bir gün devrilir."

Ben ki tutamam kendimi, yanık bir türküye ağlarım. Ama burada yalnızca türkülere, ezgilere değil; yaşanan onca acıya, bu acıların yanı sıra insanların dostluğuna, sıcaklığına, bu coşkuya ve atmosfere kapılıp tutamıyorum kendimi. Bir kenara çekilip gözyaşlarımı silmeye çalışıyorum ki tam bu sırada sahneden, Sivas Madımak Katliamı'nın failleri yargılansın diye sürdürülen imza kampanyası hatırlatılıyor. Oysa "2 Alevi Kültür Festivali" bir şenlik havasında geçmeli, diyorum. Bunca acı, bunca keder yetmez mi?

Sahi, ne istiyorsunuz Alevilerden? Ne yaptı size bu insanlar?

Birden yağmur peydah oluyor, rengârenk şemsiyeler açılıyor. Çok geçmeden yağmur yerini güneşe bırakıyor. Bulutlar bir görünüp bir kayboluyor. Derken gökyüzünden pare pare ışıklar süzülüyor. Gün gidip geliyor. Havanın bu hâli, sahneden yükselen sesler, gül yüzlü bu insanlar ve bu atmosfer  beni tarifsiz duygulara gark ediyor.  

Dolaşırken karşıma güzel ve naif çizimler çıkıyor. Anadolu'dan izler taşıyan sıcacık resimler bunlar. Hemen yanındaki stantta ise tanıdığım iki şair arkadaşım Fuat Doğan Ve Uğur Küçük, şiir kitaplarını okurlarla buluşturmanın telaşında.

Gün içinde farklı grupların sahne aldığı, birbirinden başka seslerin şarkılar, türküler söylediği ve ziyaretçilerin güzel anılar biriktirdiği festival; Berlin Alevi Toplumu-Cemevi, Dersim Cemaati, Sivaslı Canlar ve Çorum olmak üzere çeşitli derneklerin yanı sıra emeğini ve desteğini ortaya koyan bir çok insanın ortak eseri.

Kanımca bu tür etkinliklerin en güzel yanı, bir araya gelmek olsa gerek. İnsanların aslında hiç de sosyal olmayan o malum medya çevrelerine ve özellikle telefonlarının içine gömülerek giderek yalnızlaştığı bir çağda, yan yana gelmenin ve birlikte gülüp eğlenmenin kendisi bile başlı başına çok kıymetli. Belki de bu yüzden burada yalnızca bir festival yaşanmıyor, Yan yana gelip kaynaşan insanlar kendi öz değerlerini hatırlıyor.

Ne var ki her zaman olduğu gibi, bütün bu güzelliğe gölge düşüren şeyler de zuhur etmiyor değil. Bunların başını sahnenin tam ortasına tripotlarını kurup saatlerce öylece duran gazeteciler (!) ile bir eli cebinde, diğeri telefonda ortalıkta dolaşıp sürekli kadraja giren, ne yaptıkları pek de belli olmayan kimseler çekiyor. Oysa gazetecilik, gördüğün her şeyi saatlerce kaydetmek değildir. Gazetecilik; haber değeri taşıyan şeyleri görmek ve gelişmeleri anlamlandırıp okura yahut izleyiciye aktarmaktır.

Doğrusu, uzun süre sahnenin ortasında durup programı kaydetmenin gazetecilikle bağını kuramadığım gibi mantığını da çözemiyorum. Zira dünyanın önde gelen televizyon kanalları, ajanslar ve gazeteler, böylesi etkinliklerden yaklaşık otuz saniyelik bilemedin bir dakikalık görüntü ve birkaç fotoğraf kullanmaktan başka bir şey yapmıyor. Birçok yerde olduğu gibi burada neden saatler süren kayıtlar alınıyor, anlamış değilim. Üstelik sahnenin önünde duran bu tripotlar ve başında dikilen insanlar, izleyicinin görüşünü kesmekle kalmıyor, insanların sahneyle bağ kurmasını da engelliyor.

Neyse, bunları bir kenara bırakalım. Gün boyu süren festival coşkusu, koyulaşan sohbetler, kurulan dostluklar, bütün bu tatsız gelişmeleri bertaraf ediyor. Akşamın alı al, moru mor gelen kızıllığında sahneye Barış Atay ve Grup Mengene çıkıyor. Şarkılar, türküler ve deyişler seslendiren grup, Moğollar'a ait bir parçayı ise oldukça etkili bir biçimde seslendiriyor: "Bir Şey Yapmalı."

Ülkemizin ve dünyanın bu berbat gidişatına, bunca zulme ve acıya bakıp da hiçbir şey yapmadan durmak mümkün mü? Şarkının dediği gibi, insan, insanım diyorsa bir şey yapmalı...

Havanın kararmasıyla birlikte serinlik de artıyor. Ancak sahneden yükselen Türkçe, Kürtçe ve Arapça oyun havaları, bir anda içimizi ısıtıyor. İçimizi asıl ısıtansa elbette kitlenin hep birlikte oyuna, halaya durması oluyor. Festivalin final parçası "Çav  Bella" ile kelimenin tam anlamıyla kitle coşuyor ve gece direnişin simgesi bu evrensel halk türküsüyle son buluyor...

Yazı ve Fotoğraflar: Engin KABAN


2. Alevi Kültür Festivali: Bir Günce



2. Alevi Kültür Festivali: Bir Günce



2. Alevi Kültür Festivali: Bir Günce



2. Alevi Kültür Festivali: Bir Günce



2. Alevi Kültür Festivali: Bir Günce



2. Alevi Kültür Festivali: Bir Günce



2. Alevi Kültür Festivali: Bir Günce



2. Alevi Kültür Festivali: Bir Günce



2. Alevi Kültür Festivali: Bir Günce



2. Alevi Kültür Festivali: Bir Günce



2. Alevi Kültür Festivali: Bir Günce




2. Alevi Kültür Festivali: Bir Günce



2. Alevi Kültür Festivali: Bir Günce