Ne olacak şimdi?
İşte geldim ve işte gidiyorum.
Dört hafta geçivermiş farkında olmadan.
Daha yapacaklarımı yapamadan, sevdiklerimle, sevgililerimle doya doya hasret gideremeden vakit bitivermiş. Söyleyecek daha çok sözümüz, konuşacak daha çok konumuz, birlikte içilecek daha çok çayımız, kurulacak daha çok kahvaltı soframız vardı.
Ama zaman beklemiyor.
Dünya hayatı da galiba böyle bir şey.
Geliyorsun, biraz oyalanıyorsun, yiyip içiyorsun, geziyor dolaşıyor, sevdiklerine sarılıyor, dostlarınla hasret gideriyorsun.
Sonra bir bakıyorsun…Musalla taşındasın.
Benim dört haftalık Denizli maceram da işte böyle bitti.
Ama bu dört hafta bana Denizli'yi yeniden tanıma fırsatı da verdi.
Denizli harika bir şehir.
İnsanları hayat dolu. Yiyecek içecek bol. Kavunlar, karpuzlar, incirler, üzümler sebil... Semt pazarlarının yanı sıra neredeyse her köşe başında bir satıcı var. Tezgâhını kurmuş, turfanda üzümünü, incirini, domatesini müşterisine sunuyor.
Yenice üzümü…
Gencelli inciri…
Çameli domatesi…
Satıcılar bağırıyor: “Gel vatandaş, gel!”
Semt pazarlarında kar şerbeti bile var.
Kırk derece sıcakta bundan daha güzel ne olabilir?
Karın üzerine pekmez döküyorlar. Hem serinliyorsun hem de geçmişten gelen bir lezzeti tadıyorsun.
Güneş konusunda Yaradan cimri davranmamış Denizli'ye. Cömert davranmış. Dört mevsim dolu dolu yaşnıyor Denizli’de.
Bütün bu meyveleri, sebzeleri o güneş olgunlaştırmış. Sera değil.
Domatesi ortadan ikiye böldüğünüzde etrafa yayılan o rayiha var ya… Gözünüzü kapatın o kokuyu içinize çekin yeter. İnsan yemeden bile doyuyor.
Ben de dört hafta boyunca neredeyse her sabah ve her akşam bu nimetlerden yedim. Karpuz yedim. İnanın içini yemiş tek bir karpuza bile rastlamadım. Tadı da mükemmel.
İşte böyle bir şehir Denizli.
Bütün bunlara bakarken kendi şehrimin insanlarını biraz kıskandım doğrusu.
Bu ne zenginlik!
Bu ne bolluk! Böyle.
Ama galiba nimet çoğaldıkça insanın şükrü de aynı ölçüde çoğalmıyor anladığım kadarıyla.
Hatta bazen tam tersi oluyor galiba.
İnsan, sahip olduğu şeyleri kanıksıyor. Elinin altındaki nimet sıradanlaşıyor. Sonra daha fazlasını istiyor. Daha fazlası da yetmiyor.
Biraz da bu yüzden Denizli insanında bir şımarıklık da gördüm.
Bu kadar nimeti hesapsız kitapsız verirsen insana, biraz şımarır elbette. Onlar da şımarmışlar zaten. Siyasetcisi de şımarık, bürokratı da şımarık, esnafı da şımarık, halkı da...
Dükkanların camlarında “İşçi aranıyor” yazıyor. Demek ki Denizli'de iş var.
Ama aynı zamanda bazı insanlar “Açız!” diye bağırıyor. Paradoks. İnsanın gülümsemesi geliyor.
Yediklerini önlerine, yemediklerini arkalarına koyan bir toplum nasıl oluyor da kendisini aç hissedebiliyor?
İşte tam bu noktada aklıma Musa ve İsrailoğullarının hikayesi geliyor.
Kur'an, Mısır'dan çıkarılan İsrailoğullarının çölde başlarından geçenleri anlatırken, Allah'ın onlara çeşitli nimetler verdiğini söyler. Gölge, kudret helvası ve bıldırcın…
Fakat nimet çoğaldıkça talepler de çoğalır.
Bir zamanlar Firavun'un zulmünden kurtulmak isteyen insanlar, çölde önlerine gelen nimetleri beğenmemeye başlarlar. “Tek bir çeşit yiyeceğe katlanamayız” diyerek topraktan yetişen sebzeleri, soğanı, sarımsağı, mercimeği, hıyarı istemeye başlarlar. Şımarmışlardır. Dörtyüz senelik esir hayatından kurtulmalarına şükredeceklerine, verilen sayısız nimetler onları şımartmıştır. Bu şımarıklık onların 40 yıl çölde kalmalarına sebep olmuştur. Verilen nimetlere şükretmemenin sonucunu yaşamışlardır.
İnsan işte böyle.
Yoklukta şükrediyor.
Bollukta ise daha fazlasını istiyor.
Nimet çoğaldıkça ihtiyaçlarımız değil, beklentilerimiz çoğalıyor.
Laodikya(Denizli)'yı düşündüğümde de aynı insan hâli karşıma çıkıyor. İncilde zikrediliyor bu hikaye. Laodikya’daki kiliseye hitaben yazılıyor bu mektup. İncilde zikredilen yedi mektuptan biridir. Vahiy'deki Laodikya mesajında şöyle denilir:
“Yaptıklarını biliyorum. Ne soğuksun ne sıcak. Keşke ya soğuk ya da sıcak olsaydın! Fakat ılık olduğun, ne sıcak ne de soğuk olduğun için seni ağzımdan kusacağım. “Ben zenginim, servet edindim, hiçbir şeye ihtiyacım yok” diyorsunuz. Oysa gerçek durumunuzun farkında değilsiniz. Gerçek zenginliğe ulaşmak istiyorsan, ateşte arıtılmış altın gibi saf ve değerli olanı (iman) benden al. Çıplaklığının utancı görünmesin diye beyaz giysiler giy (şeffaf ol). Gerçeği görebilmek için de gözlerini açacak olan göz merhemini benden al (uyanık ol).”
Mesajın özü aslında çok açık:
Sahip olduğun şeylerle övünme. Gerçek zenginliğin ne olduğunu unutma. Gözün görüyor sanma; belki de asıl görmen gerekeni göremiyorsun.
Laodikya'nın zenginliğiyle övünmesi ile bugünün insanlarının sahip oldukları nimetleri sıradanlaştırması arasında elbette tarihî bir özdeşlik kuramayız. Ama insan değişmiyor.
Yüzyıllar geçiyor.
Şehirler değişiyor.
Devletler kuruluyor, devletler yıkılıyor.
Medeniyetler doğuyor, büyüyor ve tarihe karışıyor. Ama insanın doyumsuzluğu aynı kalıyor.
Bugün de nimete şükretmemenin başka biçimlerini görüyoruz.
Üstelik bazen insan gerçekten zengin olduğu hâlde kendisini fakir hissediyor.
Çünkü mesele sahip olduklarımız değil, sahip olduklarımızı nasıl gördüğümüz.
Şükretmeyen insanın sofrası ne kadar zengin olursa olsun, onun gönlü fakirdir.
Buna karşılık elindeki küçücük nimetin kıymetini bilen insan, dünyanın en zengin insanıdır.
Asıl mesele buradadır.
Denizli'de dört hafta boyunca dolaştım. Semt pazarlarına baktım. Bağlarına, bahçelerine baktım. Meyvelerine, sebzelerine baktım. Çala, Çivrile, Acıpayama’a, Mameli’ne hatta köyüme (Kolak) kadar gittim. İnsanlarla sohbet ettim, onların çay davetlerini kırmadım,
İnsanlarına baktım.
Ve kendi kendime sordum:
Ortada bizat güneşin oldunlaştırdığı bu kadar çeşit nimet varken insan neden hâlâ “açım” diye bağırır?
Elbette herkesin derdi aynı değil.
Elbette geçim sıkıntısı çeken insanlar var.
Elbette adaletsizlikler var.
Elbette ekonomik sıkıntılar var.
Bunları görmezden gelmek mümkün değil.
Ama bir başka tehlike daha var:
Bu nimetleri yok sayarak sürekli bir mahrumiyet duygusu üretmek.
İnsanlara sahip olduklarını unutturup yalnızca sahip olmadıklarını göstermek…
Sürekli “yoksulsun, açsın, hiçbir şeyin yok” diyerek toplumun huzursuzluğunu büyütmek…Kaos ortamı m eydana getirmek.
İşte bunun da bir sınırı olmalı.
Çünkü insan yalnızca ekmekle değil, ahlak duygusuyla ve şükürle de yaşar.
Bir toplumun huzuru, yalnızca sofradaki yiyecekle ölçülmez. Ahlakıyla ölçülür.
Şükür de gerekir.
Kanaat de gerekir.
Vefa da gerekir.
Adalet de gerekir.
Birbirimizin hakkını gözetmek de gerekir.
Yoksa o kadar nimet içinde bile kendimizi yoksul hissederiz.
Laodikya'ya gönderilen mesajın bugün bize söyleyebileceği en önemli şey belki de budur:
İnsan önce kendine bakmalı.
Gerçekten yoksul muyum?
Gerçekten hiçbir şeyim yok mu?
Yoksa sahip olduklarımı görmeyi mi unuttum? Şükretmeyi m i unuttum. Elimdeki ile yetinmeyi mi un uttum. Yaratanı mı un uttum.
Ve daha önemlisi:
Gözlerim açık mı?
Belki de insanın en büyük körlüğü, önündeki nimeti görememesidir.
Ben Denizli'den ayrılırken bütün bunları düşünüyorum.
Dört hafta önce geldim.
Şimdi gidiyorum.
Daha doya doya görüşemediğim dostlarım var.
Daha sarılamadığım sevgililerim var.
Daha içemediğim çaylar, oturamadığım sofralar, konuşamadığım insanlar var.
Zaman yetmedi.
Belki bir daha gelirim.
Belki gelemezsem bazılarını bir daha göremem.
İşte insanın asıl yoksulluğu da burada başlıyor.
Çünkü insanın en değerli varlıkları bazen para ile satın alınamıyor.
Bir dostun yanında olması…
Bir annenin duası…
Bir evladın sarılması…
Eski bir arkadaşın “Nerede kaldın?” diye sorması…
Bir kahvaltı sofrasında yıllar öncesine dönmek…
Bunların hiçbirinin fiyatı yok.
Ama değeri ölçülemeyecek kadar büyük.
Ben şimdi gidiyorum sevgili Denizli.
Bana verdiklerin kadar, benden aldıklarınla da hatırlayacağım seni.
Bana gençliğimin bir bölümünü verdin.
Dostlarımı verdin.
Hatıralarımı verdin.
Sevgilerimi verdin.
Ama zamanımı da aldın.
Saçlarıma düşen akları, yüzümdeki çizgileri, ömrümden eksilen yılları da senin sokaklarında bıraktım.
Buna da razıyım.
Çünkü hayat zaten bundan ibaret.
Geliyoruz.
Seviyoruz.
Hasret gideriyoruz.
Biriktiriyoruz.
Sonra gidiyoruz.
Dünya hayatının tek değişmeyen hakikati de bu bence: Ölüm.
İnsan bunu bildiği hâlde neden birbirini kırar?
Neden sevgisini erteler?
Neden dostunu aramayı yarına bırakır?
Neden şükrünü geciktirir?
Neden elindeki nimetin kıymetini ancak kaybedince anlar?
Bilmiyorum.
Belki de insanın en büyük imtihanı, sonunun ölüm olduğunu bile bile hayatı sonsuzmuş gibi yaşamasıdır.
Benim dört haftalık Denizli hayatım da bunun küçük bir örneği oldu.
Geldiğimde önümde dört hafta vardı.
Ne kadar uzun görünüyordu.
Şimdi geriye dönüp bakıyorum: Dört hafta ne ki, çoktan bitmiş bile.
Bir ömür de belki böyle geçiyor.
Uzun zannediyoruz.
Sonra bir gün dönüp bakıyoruz.
“Ne çabuk geçti” diyoruz.
Şimdi gidiyorum.
Belki bir yıl sonra yine gelirim.
Belki yine aynı pazarlardan geçer, yine kar şerbeti içer, yine karpuz keserim.
Yine dostlarımla aynı sofraya otururum.
Yine geçmişi konuşur, yine çocuklar gibi güleriz.
Ama o zamana kadar dünyanın tek hakikatiyle yüzleşmezsem…
Kim bilir?
Belki bazı dostlarım olmaz o zaman.
Belki de ben olmam.
Hayatın ne getireceğini bilmiyoruz.
Bildğimiz tek şey, vaktin emanet olduğu.
Bu yüzden Denizli'den ayrılırken geride bıraktığım insanlara son bir sözüm var:
Kendinize iyi bakın.
Birbirinize iyi bakın.
Elinizdekinin kıymetini bilin.
Şükrü unutmayın.
Dostluğu ertelemeyin.
Sevginizi içinizde tutmayın.
Çünkü hayat, “nasıl olsa yarın var” denilecek kadar uzun değil.
Ve sen ey Denizli…!
Ne zaman gelsem açtın kucağını.
Sarıp sarmaladın beni.
Bağrına bastığın sevgililerimle annemle, babamle, eşimle, abimle yeniden kucaklaşmama vesile oldun.
Bana bundan daha büyük bir iyilik yapabilir miydin?
Şimdi onları yine sana emanet ediyorum.
İyi bak onlara.
Ben gidiyorum.
Ama aklımın bir tarafı sende kalıyor.
Belki yine gelirim.
Belki bir gün…
Ama gelmezsem de bil ki seni unutmayacağım.
Çünkü bazı şehirler haritada kalır.
Bazıları ise insanın kalbinde. Sen benim kalb imdeki şehirsin. Sevgilimsin.
Elveda Denizli.
Hoşça kal.
Rüştü Kam






Yorumlar
0 yorumBu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!