Atatürkçü Düşünce Derneği Berlin şubesi, geçtiğimiz hafta içerisinde bu başlık altında ilginç bir etkinlik gerçekleştirdi. Türkçe`nin özellikle anadil olarak hangi zamandan bu yana kullanıldığı, ne kadar eski ve köklü bir dil olduğu, dilimizin tarihsel gelişimi ve yaygınlaşması, ne şekilde kollara ayrıldığının ve tabii Türkçe için iki büyük dil devriminin hangi zamanlarda yapıldığı konularında iki ayrı konuşmacı katılımcılara çeşitli bilgiler aktardı. İlk konuşmacı Tarihçi ve HU ve FU`nun Küresel Tarih alanında ortak yüksek lisans programı öğrencisi olan Sarper Ali Yavaş idi. Yavaş, konu Gazeteci aşmasında Türkler`in ve dilleri olan Türkçe`nin geçmişine uzandı. Türkçe`nin binlerce yıl öncesine dayanan bir dil olduğunu, ancak tarihçilerin ve Türkologların bilimsel done (veri) olarak ellerinde kanıt şeklinde Göktürkler ‘den, yani M.S. 8. yy.`ın başlarından kalan (M.S. 732) Orhun Yazıtlarını göstererek, Türkçe`nin elde bulunan en somut belgelerinin bunlar olduklarını belirtti. Türk tarihinde ilk defa 13 Mayıs 1277`de Selçuklu Sultanı Karamanoğlu Mehmet Bey`in Türk Dili alanında bir ferman çıkardığını ve bunun bir devrim niteliğinde olduğunu söyledi. Daha sonra söz alan Gazeteci Ahmet Tevfik Ortaç ise Göktürkçe `den Türkiye Türkçesi`ne dilimizin gelişimi ve Türkçe`nin esnekliği konularına değindi. Türk Dilleri`nin günümüzde yaklaşık 200 milyondan fazla insan tarafından anadil olarak kullanıldığını, Türk Cumhuriyetleri, Rusya`da bulunan Özerk Türk Cumhuriyetleri ve diğer Türk asıllı halkların yaşadıkları bölgelerde (örneğin, Kafkasya, Balkanlar, Kıbrıs, Kırım, bazı Yunan adalarında) konuşulan Türk dillerinin aralarındaki farklara da değinen Ortaç, Türk Dillerinin genelde son derece varsıl bir yapıya sahip olduklarını ve bunu da bazı Türkologların onayladıklarını belirtti. Anadolu Selçukluların döneminde Karamanoğlu Mehmet Bey`in dil devrimi kabul edilen 13 Mayıs 1277`deki fermandan sonra, kendisinin hayatını kaybettiğini ve bunu izleyen dönemde yeniden, ondan önce devletin resmi dili olarak kullanılan Farsçanın kullanılmaya başladığını anımsatan Ortaç, ancak bu tarihten tam 655 yıl gibi çok uzun bir zaman sonra ikinci büyük bir devrimcinin, yani Kemal Atatürk`ün çıktığını ve gerek tarih, gerekse de dil alanında yaptığı reform ve devrimlerle bunu gündeme oturttuğunun altını çizdi. Atatürk`ün, cumhuriyet Türkiye’sinde 12 Temmuz 1932 tarihinde birçok dilbilimci ve tarihçiyle birlikte Türk Dil Kurumu`nu kurarak Türk dilinin geliştirilmesi, bilimsel anlamda desteklenmesi amacıyla bu çok önemli kurumun oluşmasında büyük katkı sağladığını ifade etti. Kuruluşundan itibaren bu kurumun Türkçe`nin Arapça ve Farsçanın etki alanlarından kurtarılması yönünde birçok çalışmaya imza attığını da ekleyen Ortaç, ancak ne yazık ki bu ilerici ve devrimsel nitelik taşıyan çalışmaların 60 yıl sonra, yani 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında 1982`de tamamen özerkliğini kaybettiğini ve o tarihten itibaren dilimizde hiçbir önemli yenilenme olmadığını dile getirdi. Son 22 yıllık AKP döneminde ise yeniden „Osmanlıca “adlı uyduruk ve melez dilin (ağırlıklı olarak Türkçe, Arapça ve Farsça karışımı) iktidar tarafından kasıtlı ve planlı bir şekilde tekrar kullanılmaya başladığını sözlerine ekledi. Bunun yanı sıra Türkiye Türkçesi`ne en yakın Türk dilinin kuşkusuz Azerbaycan Türkçesi olduğunu da söyleyen Ortaç, Türkiye`nin içinde dahi dilin yöreden yöreye farklılıklar gösterdiğini, ama standart Türkçe`nin her zaman için „İstanbul Türkçesi “olarak belirlendiğini anlattı. Son olarak dildeki esnekliklere de değinen Ortaç, Türkçe`nin son derece esnek bir yapıya sahip olduğunu verdiği bazı örneklerle anlatmaya çalıştı. Türkçe `deki tekerlemelerden örnekler sunarken katılımcıları güldüren konuşmacı özellikle şu örnekleri öne çıkardı: - Çatalcalı topal çoban, yapar çatal, satar çatal. - Şu köşe yaz köşesi, şu köşe kış köşesi. - Kırk küp, kırkı da kulpu kırık küp. - Yoğurdu sarımsaklasak da mı yesek, sarımsaklamasak da mı yesek…. Bitirirken, şimdi artık aramızda bulunmayan, ancak uzun yıllar Hürriyet, Cumhuriyet ve Sözcü gibi gazetelerde yazmanlık (köşe yazarlığı) yapan ünlü gazeteci Bekir Coşkun`un hiç unutamadığı bir yazı başlığıyla konuşmasını noktaladı: „ BİR ÇÜK OLAMADIM! “ Gül Ortaç/ Berlin