-Kur'an'ın Rehberliğinde Tarihten Geleceğe-


Hutbelerden bir demet.

Aziz Müminler!

Yüce Rabbimiz insanları fert olarak yarattığı gibi milletler halinde de yaratmıştır. Her millete bir kimlik, bir dil, bir tarih ve bir medeniyet nasip etmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurur:

"Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık..."(Hucurât, 49/13)

Demek ki millet olmak Allah'ın takdiridir.

Dilimiz...

Tarihimiz...

Kültürümüz...

Örfümüz...

Medeniyetimiz...

Bunların tamamı Rabbimizin bize verdiği emanetlerdir.

Aziz kardeşlerim,

Dünyada büyük devlet kurmuş milletlere baktığımızda çok önemli bir hakikat görürüz.

Hiçbir büyük medeniyet, başka milletlerin gölgesinde doğmamıştır.

Hiçbir büyük devlet, başkasının ruhunu ödünç alarak yükselmemiştir.

Medeniyetler; kendi inancıyla, kendi diliyle, kendi ahlâkıyla ve kendi örfüyle ayağa kalkmıştır. Yükselmiştir.

Türk milleti de yaklaşık iki bin beş yüz yıldır tarih sahnesinde bulunan büyük bir millettir.

Hunlardan Göktürklere…

Göktürklerden Karahanlılara…

Karahanlılardan Selçuklulara…

Selçuklulardan Osmanlı'ya…

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e kadar uzanan uzun yürüyüşümüzde devletler değişmiştir; fakat milletin hafızası, devlet tecrübesi ve medeniyet birikimi devam etmiştir.

Kurulan her devlet, kendinden öncekinin tecrübesini devralmış; çağının ihtiyaçlarına göre yeniden şekillenmiştir. Cumhuriyet hariç.

Çünkü kökü olmayan bir ağacın meyvesi olmaz.

Geçmişini inkâr eden milletlerin de geleceği olmaz.

Bugün bize düşen görev; geçmişi olduğu gibi tekrar etmek değildir.

Bize düşen görev; geçmişten aldığımız ruhu geleceğe taşımaktır.

Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Şüphesiz Allah, bir kavim kendisinde olanı değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez."(Ra'd, 13/11)

Öyleyse geliniz, tarih boyunca kurduğumuz büyük devletlere Kur'ân'ın rehberliğinde birlikte bakalım.


I. BÜYÜK HUN DEVLETİ (MÖ 220)

Kur'ân İlkesi

"Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın..." (Enfâl, 8/60)

Aziz Müminler!

Yüce Rabbimiz, müminlere yalnızca ibadet etmeyi değil, güçlü olmayı da emretmektedir. Çünkü güçsüz toplumlar çoğu zaman kendi değerlerini koruyamazlar. Ancak Kur'ân'ın istediği güç; zulmün değil, adaletin hizmetindeki kuvvettir.

Türk tarihinin bilinen ilk büyük devletlerinden biri olan Büyük Hun Devleti, MÖ 220 yılında Teoman tarafından kurulmuş, oğlu Mete Han zamanında ise dünyanın en güçlü siyasî teşkilatlarından biri hâline gelmiştir. Mete Han sadece başarılı bir kumandan değil, aynı zamanda büyük bir devlet adamıdır. Bugün modern orduların temelini oluşturan onlu teşkilat sistemi onun döneminde kurulmuş, disiplin ve emir-komuta anlayışı devletin temel direği hâline gelmiştir.

Hunların başarısının arkasında yalnızca güçlü ordular yoktu. Onları ayakta tutan esas güç; disiplinli insanlar, ortak hedef etrafında birleşmiş bir millet ve sağlam bir devlet teşkilatıydı. İşte Kur'ân'ın "kuvvet hazırlayın" emrini tarih boyunca en güzel şekilde uygulayan milletlerden biri de Hun Türkleri olmuştur.

Ancak tarih bize şunu da göstermektedir: Devletler yalnızca dış düşmanlar yüzünden yıkılmaz. Birlik zayıfladığında, disiplin bozulduğunda ve devlet otoritesi sarsıldığında en güçlü ordular bile bir milleti ayakta tutamaz. Hun Devleti'nin zamanla parçalanması da bize bu gerçeği hatırlatmaktadır.

Aziz kardeşlerim!

Bugün de güçlü bir Türkiye istiyorsak önce güçlü aileler kurmalı, çalışmayı ibadet bilmeli, disiplini hayatımızın bir parçası hâline getirmeli ve devlet malını emanet kabul etmeliyiz. Çünkü disiplinini kaybeden milletler önce düzenlerini, sonra devletlerini kaybederler.

Hunlar bize disiplini öğretti. Disiplini kaybettiklerinde güçlerini de kaybettiler. Bugün bize düşen görev ise aileden devlete kadar hayatın her alanında disiplini, adaleti ve sorumluluk bilincini yeniden hâkim kılmaktır.

II. AVRUPA HUN DEVLETİ (375–469)

Kur'ân İlkesi

"Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer iman etmişseniz üstün gelecek olan sizsiniz."

(Âl-i İmrân, 3/139)

Aziz Müminler!

Kur'ân-ı Kerîm, müminlere korkuyu, yılgınlığı ve ümitsizliği değil; cesareti, azmi ve kararlılığı öğretmektedir. Çünkü büyük hedeflere ulaşan milletler, önce büyük ideallere sahip olmuşlardır. İnancını kaybeden toplumlar cesaretini de kaybeder; cesaretini kaybedenler ise tarih sahnesinden çekilmeye mahkûm olurlar.

Büyük Hun Devleti'nin zayıflamasından sonra Batı'ya doğru ilerleyen Hun Türkleri, Avrupa Hun Devleti'ni kurarak tarihin akışını değiştirmişlerdir. Bu devletin en büyük hükümdarı olan Attila, yalnızca Türk tarihinin değil, dünya tarihinin de en dikkat çekici hükümdarlarından biridir. Kısa zamanda Orta Avrupa'nın büyük bölümünü hâkimiyeti altına almış, Doğu ve Batı Roma İmparatorluklarını siyasî bakımdan etkisi altına almış ve çağının en güçlü hükümdarları arasında yerini almıştır. Tarihçiler onu boşuna "Tanrı'nın Kırbacı" diye anmamışlardır; çünkü onun adı, Avrupa'da uzun yıllar boyunca kudretin ve askerî dehanın sembolü olarak hafızalarda yaşamıştır.

Ancak Attila'nın asıl büyüklüğü yalnızca kazandığı savaşlarda değildir. O, milletine büyük hedefler gösteren, askerlerine güven aşılayan ve dağınık boyları ortak bir ülkü etrafında toplayabilen güçlü bir liderdi. Bir milleti büyüten şey, sadece sahip olduğu silahlar değil; aynı ideale yönelmiş yüreklerdir.

Ne var ki Attila'nın vefatından sonra birlik zayıflamış, iç mücadeleler başlamış ve Avrupa Hun Devleti kısa süre içinde dağılmıştır. Tarih bize bir kez daha şu gerçeği göstermektedir: Büyük liderler devlet kurabilir; fakat o devleti yaşatacak olan adalet, inanç, istişare, birlik ve güçlü kurumlardır.

Aziz Kardeşlerim!

Bugün bizlere düşen görev, Attila'nın fetihlerini tekrar etmek değildir. Bizim vazifemiz; onun cesaretini, kararlılığını, millet sevgisini ve büyük hedeflere inanma ruhunu yeniden diriltmektir. Çünkü Kur'ân'ın da haber verdiği gibi, gevşemeyen, ümidini kaybetmeyen ve inancını koruyan milletler, Allah'ın izniyle daima yeniden ayağa kalkmayı başarırlar.

Rabbimiz bizlere korkunun değil cesaretin, yılgınlığın değil azmin, ayrılığın değil birliğin hâkim olduğu bir toplum olmayı nasip eylesin.

Âmin.

Avrupa Hunları bize cesareti öğretti.

Birlik zayıflayınca büyük devletler bile ayakta kalamadı.

Bugün bize düşen görev, cesaretimizi imanla, gücümüzü adaletle ve birliğimizi kardeşlikle korumaktır.


III. GÖKTÜRK KAĞANLIĞI (552–744)

Kur'ân İlkesi

"Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın; ayrılığa düşmeyin." (Âl-i İmrân, 3/103)

Aziz Müminler!

Yüce Rabbimiz, müminlere birlik içinde yaşamalarını emretmektedir. Çünkü ayrılık, yalnızca fertleri değil; milletleri ve devletleri de zayıflatır. Tarih boyunca nice güçlü devletler dışarıdan gelen saldırılarla değil, içeride bozulan birlik sebebiyle yıkılmıştır.

İşte Göktürk Kağanlığı bize bu gerçeği en açık şekilde gösteren devletlerden biridir.

552 yılında Bumin Kağan tarafından kurulan Göktürk Devleti, Türk tarihinin dönüm noktalarından biridir. Çünkü tarihte ilk defa "Türk" adı bir devletin resmî adı olarak kullanılmıştır. Bu sebeple Göktürkler yalnızca bir devlet kurmamış; aynı zamanda milletimizin adını tarihe kazımışlardır.

Bumin Kağan, İstemi Yabgu, Bilge Kağan ve Kül Tigin gibi büyük devlet adamları, yalnızca fetihlerle değil; kurdukları güçlü teşkilat ve millet anlayışıyla da tarihte iz bırakmışlardır. Bugün Orhun Yazıtları'nı okuduğumuzda karşımıza yalnızca taşlara kazınmış satırlar çıkmaz. Orada millete hizmet etmenin, devleti ayakta tutmanın, yöneticinin sorumluluğunun ve birlik içinde yaşamanın hikmeti anlatılır. Bilge Kağan'ın milletine yaptığı uyarılar, asırlar öncesinden bugüne seslenen birer ibret vesikasıdır.

Göktürk Devleti'nin yükselişinin temelinde birlik, disiplin ve ortak kimlik şuuru vardı. Ancak zamanla boylar arasındaki anlaşmazlıklar ve iç mücadeleler arttıkça devlet zayıfladı. Bu da bize bir kez daha göstermektedir ki, kimliğini koruyan milletler ayakta kalır; birlik ruhunu kaybedenler ise güçlerini yitirir.

Aziz Kardeşlerim!

Bugün de bize düşen görev; ismimizle övünmekten önce, o ismin taşıdığı sorumluluğu omuzlamaktır. Millet olmak, sadece aynı soydan gelmek değildir; ortak bir tarih, ortak bir ahlâk, ortak bir medeniyet ve ortak bir gelecek idealinde buluşabilmektir.

Kur'ân'ın emrettiği birlik anlayışı ile Göktürklerin bize bıraktığı devlet şuuru birleştiğinde, güçlü toplumların hangi temeller üzerinde yükseldiği daha iyi anlaşılacaktır.

İbret

Göktürkler bize kimlik sahibi olmayı öğretti.

Birliklerini korudukları sürece güçlü oldular; ayrılığa düştüklerinde zayıfladılar.

Bugün bize düşen görev ise, inancımıza, tarihimize, dilimize ve medeniyetimize sahip çıkarak birlik içinde geleceğimizi inşa etmektir.

Rabbimiz bizleri ayrılığın değil kardeşliğin, parçalanmanın değil birliğin, zayıflığın değil izzetin temsilcileri eylesin.

Âmin.

Orhun Yazıtlarında Bilge Kağan'ın "Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe..." diye başlayan hitapları, millet ve devlet şuuru bakımından Türk tarihinin en kıymetli metinleri arasındadır.


IV. UYGUR DEVLETİ (744–840)

Kur'ân İlkesi

"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer, 39/9)

Aziz Müminler!

Yüce Rabbimiz Kur'ân-ı Kerîm'de ilmin değerini defalarca hatırlatmış, bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağını bildirmiştir. Çünkü ilim, sadece insanı değil; milletleri de yükselten en büyük güçtür. Kılıç devlet kurabilir; fakat kalem medeniyet kurar.

Türk tarihinin önemli devletlerinden biri olan Uygurlar, kendilerinden önceki Türk devletlerinden farklı olarak yerleşik hayatı geliştirmiş, şehirleşmeye büyük önem vermiş ve ilim ile kültür alanında dikkat çekici bir seviyeye ulaşmışlardır. Yazının yaygınlaşmasına, kitapların çoğaltılmasına ve eğitim faaliyetlerine verdikleri önem sayesinde, Türk kültür ve medeniyet tarihinde kalıcı izler bırakmışlardır.

Uygurlar, yalnızca şehirler inşa etmediler; aynı zamanda düşünceyi, sanatı ve eğitimi de geliştirdiler. Kurdukları kütüphaneler, yazdıkları eserler ve çoğalttıkları kitaplar, bilginin nesilden nesile aktarılmasına büyük katkı sağladı. Böylece devletin yalnızca askerî güçle değil, ilimle ve kültürle de ayakta durabileceğini gösterdiler.

Ancak tarih bize şunu da öğretmektedir: İlim, sağlam bir inanç, güçlü bir ahlâk ve birlik duygusuyla desteklenmediğinde tek başına bir devleti ayakta tutmaya yetmez. Devletler sadece bilgiyle değil; bilgiyi hikmete dönüştüren bir medeniyet anlayışıyla uzun ömürlü olurlar.

Aziz Kardeşlerim!

Bugün bizlere düşen görev, çocuklarımıza yalnızca diploma kazandırmak değildir. Onlara ilimle birlikte ahlâkı, bilgiyle birlikte hikmeti, meslekle birlikte sorumluluk duygusunu da kazandırmaktır. Çünkü okuyan fakat değer üretmeyen toplumlar tüketici olur; ilmi ahlâkla birleştiren milletler ise medeniyet kurar.

Kur'ân'ın ilk emri "Oku!" olmuştur. Bu ilâhî emir bize göstermektedir ki, güçlü bir geleceğin yolu ilimden, araştırmadan ve öğrenmekten geçmektedir. Fakat ilim, insanı Rabbine yaklaştırıyor, adaleti ve merhameti güçlendiriyorsa gerçek ilimdir.

İbret

Uygurlar bize ilmin, yazının ve medeniyetin değerini öğretti.

Bilgi, ahlâk ve hikmetle birleştiğinde milletleri yüceltir.

Bugün bize düşen görev ise, ilmi inancımızdan koparmadan, kendi medeniyet değerlerimizle yoğurarak yeni nesillere aktarmaktır.

Rabbimiz bizleri, okuyan, araştıran, düşünen, üreten ve ilmini insanlığın hayrına kullanan kullarından eylesin.

Âmin.

Uygurlar ilim ve şehir medeniyetinin kapısını araladılar. Karahanlılar ise bu birikimi İslâm'ın nuruyla buluşturarak Türk tarihinin yeni bir dönemini başlattılar.


V. KARAHANLI DEVLETİ (840–1212)

Kur'ân İlkesi

"Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et..." (Nahl, 16/125)

Aziz Müminler!

Milletlerin tarihinde bazı dönüm noktaları vardır ki, yalnızca bir devletin değil, bir medeniyetin de kaderini değiştirir. Karahanlı Devleti işte böyle bir dönüm noktasıdır. Çünkü Karahanlılar, Türk tarihine yalnızca yeni bir devlet kazandırmamış; Türk milletini İslâm medeniyetinin en güçlü temsilcilerinden biri hâline getiren büyük bir yürüyüşün kapısını aralamıştır.

Abdulkerim Satuk Buğra Han'ın Müslüman olmasıyla birlikte Karahanlı Devleti, tarihte İslâmiyet'i resmî din olarak kabul eden ilk Müslüman Türk devleti olmuştur. Böylece asırlardır devlet kurma tecrübesine sahip olan Türk milleti, İslâm'ın adalet, ilim, merhamet ve hikmet anlayışıyla buluşmuş; bu buluşma yalnızca Türk tarihini değil, İslâm dünyasının geleceğini de derinden etkilemiştir.

Karahanlı hükümdarları, fetih kadar eğitime, ilme ve hikmete de önem vermişlerdir. Bu dönemde Türkçe, ilim ve edebiyat dili olarak büyük değer kazanmış; Yusuf Has Hâcib'in Kutadgu Bilig adlı eseri devlet yönetiminde adaletin, aklın ve faziletin önemini anlatmış; Kaşgarlı Mahmud'un Dîvânu Lugâti't-Türk adlı eseri ise Türk dilini ve kültürünü gelecek nesillere taşıyan eşsiz bir miras olmuştur. Edip Ahmed Yüknekî'nin Atabetü'l-Hakayık adlı eseri de ilim, ahlâk ve hikmet anlayışını güçlendiren önemli eserler arasında yerini almıştır.

Aziz kardeşlerim,

Karahanlılarla birlikte Türklük ile İslâm birbirine rakip değil, birbirini tamamlayan iki büyük değer hâline gelmiştir. Türk milleti, sahip olduğu cesareti İslâm'ın adaletiyle; devlet tecrübesini Kur'ân'ın hikmetiyle, cihan hâkimiyeti idealini ise insanlığa hizmet anlayışıyla birleştirmiştir. İşte daha sonra Selçuklu'yu, Osmanlı'yı ve büyük Türk-İslâm medeniyetini meydana getiren ruh da bu birleşmeden doğmuştur.

Kur'ân-ı Kerîm'in emrettiği hikmet, sadece doğruyu bilmek değil; doğruyu doğru zamanda ve doğru yöntemle yaşayabilmektir. Karahanlılar bize, devletin yalnızca kılıçla değil; ilimle, hikmetle, adaletle ve güzel ahlâkla da ayakta tutulacağını göstermişlerdir.

İbret

Karahanlılar bize, güçlü bir devletin en sağlam temelinin iman, ilim ve hikmet olduğunu öğretti.

Türk milleti, İslâm'ı kabul etmekle kimliğini kaybetmedi; aksine inancını, ahlâkını ve devlet anlayışını daha da derinleştiren yeni bir medeniyet ufkuna kavuştu.

Bugün bize düşen görev ise, ecdadımızın yaptığı gibi ilim ile imanı, hikmet ile adaleti, millî kimliğimiz ile İslâm ahlâkını birlikte yaşatmak ve gelecek nesillere aktarmaktır.

Rabbimiz bizleri, Kur'ân'ın hikmetiyle düşünen, adaletle hükmeden, ilmi ve güzel ahlâkı hayatının merkezine alan kullarından eylesin.

Âmin.

Karahanlılar, yalnızca "ilk Müslüman Türk devleti" olarak değil; aynı zamanda Türk-İslâm düşüncesinin ve klasik Türk edebiyatının temellerini atan devlet olarak tanınırlar.


VI. GAZNELİ DEVLETİ (963–1186)

Kur'ân İlkesi

"Ey iman edenler! Eğer Allah'ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar." (Muhammed, 47/7)

Aziz Müminler!

Allah Teâlâ, Kur'ân-ı Kerîm'de dinine samimiyetle hizmet edenlere yardım edeceğini müjdelemektedir. Bu yardım yalnızca savaş meydanlarında kazanılan zaferlerle sınırlı değildir. Asıl yardım; hakkı savunabilen, adaleti ayakta tutabilen, ilmi ve hikmeti insanlığa ulaştırabilen güçlü bir medeniyet kurabilmektir.

İşte Gazneli Devleti, bu hakikatin tarihimizdeki önemli örneklerinden biridir.

963 yılında temelleri atılan Gazneli Devleti, özellikle Sultan Mahmud döneminde büyük bir kudrete ulaşmıştır. Sultan Mahmud Gaznevî, cesur bir kumandan olmasının yanında, ilme ve âlimlere büyük değer veren bir devlet adamıydı. Onun zamanında Gazne, yalnızca askerî başarılarıyla değil; ilim, kültür ve sanat hayatıyla da İslâm dünyasının önemli merkezlerinden biri hâline gelmiştir.

Bu dönemde büyük Türk-İslâm âlimi Bîrûnî, astronomiden matematiğe, coğrafyadan eczacılığa kadar pek çok alanda insanlığa ışık tutan eserler vermiştir. Büyük şair Firdevsî de bu dönemde yaşamış ve Fars edebiyatının önemli eserlerinden Şehnâme'yi kaleme almıştır. Böylece Gazneliler, kılıç ile kalemi aynı çatı altında buluşturan bir medeniyet kurmuşlardır.

Sultan Mahmud'un Hindistan'a yaptığı seferler ise sadece toprak kazanma amacı taşımıyordu. O seferler, İslâm'ın Hindistan'da tanınmasına ve yayılmasına zemin hazırlamış; daha sonraki asırlarda milyonlarca insanın İslâm ile buluşmasına vesile olmuştur. Tarih boyunca birçok âlim ve davetçi de bu bölgelerde ilim ve irşat faaliyetlerini sürdürerek kalıcı bir medeniyet inşa etmiştir.

Aziz Kardeşlerim!

Gazneliler bize önemli bir hakikati öğretmektedir: Devletin gerçek büyüklüğü yalnızca fethettiği şehirlerle ölçülmez. Asıl büyüklük; yetiştirdiği âlimlerle, inşa ettiği medeniyetle, adaletle yönettiği insanlarla ve insanlığa bıraktığı eserlerle ölçülür.

Kur'ân'ın müjdelediği ilâhî yardım, çalışana, üretene, adaleti ayakta tutana ve dinini güzel ahlâkla temsil edene gelir. Tarihimiz bunun pek çok örneğiyle doludur.

İbret

Gazneliler bize, fetih ile ilmin birbirinden ayrılmaması gerektiğini öğretti.

Kılıç kalemi korudu; kalem de medeniyeti inşa etti.

Bugün bize düşen görev ise, dinimizi yalnızca sözle değil; ilimle, güzel ahlâkla, çalışkanlıkla ve insanlığa faydalı eserler ortaya koyarak temsil etmektir.

Rabbimiz bizleri, dinini doğru anlayan, ilmiyle insanlığa hizmet eden, adaleti ve merhameti hayatının merkezine alan kullarından eylesin.

Âmin.

Gazneliler, Türk-İslâm medeniyetinin doğuya açılan kapısını güçlendirdiler. Ardından sahneye çıkan Büyük Selçuklular ise bu medeniyeti Horasan'dan Anadolu'ya, oradan da dünya tarihinin merkezine taşıyacaklardı.


VII. BÜYÜK SELÇUKLU DEVLETİ (1040–1157)

Kur'ân İlkesi

"Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor." (Nisâ, 4/58)

Aziz Müminler!

Kur'ân-ı Kerîm'in devlet yönetimine dair en temel emirlerinden biri, emanetlerin ehline verilmesidir. Çünkü ehliyet ve liyakat kaybolduğunda yalnızca kurumlar değil, devletler de zayıflamaya başlar. Adaletin temeli liyakat, liyakatin temeli ise emanete sahip çıkma şuurudur.

İşte Büyük Selçuklu Devleti, bu Kur'ânî ilkeyi devlet teşkilatında en güzel şekilde uygulayan büyük medeniyetlerden biri olmuştur.

1040 yılında Dandanakan Zaferi ile tarih sahnesine çıkan Büyük Selçuklu Devleti, Tuğrul Bey ve Çağrı Bey'in öncülüğünde kısa zamanda İslâm dünyasının en güçlü devleti hâline gelmiştir. Sultan Alparslan'ın 1071 yılında kazandığı Malazgirt Zaferi ise yalnızca bir savaşın kazanılması değil, Anadolu'nun Türk yurdu hâline gelmesinin başlangıcı olmuştur. Sultan Melikşah döneminde devlet, siyasî, askerî ve ilmî bakımdan en parlak devrini yaşamıştır.

Ancak Büyük Selçuklu Devleti'ni asıl büyük yapan yalnızca fetihleri değildir. Onu kalıcı kılan, güçlü devlet teşkilatı ve ilme verdiği değerdir. Büyük devlet adamı Nizâmülmülk, yıllarca sürdürdüğü vezirlik görevinde devleti ehliyet ve liyakat esasına göre yönetmiş, kaleme aldığı Siyasetnâme adlı eseriyle adaletli devlet yönetiminin temel prensiplerini ortaya koymuştur.

Onun kurduğu Nizamiye Medreseleri, İslâm dünyasının ilk sistemli yükseköğretim kurumları arasında yer almış; yalnızca din ilimlerinin değil, matematikten astronomiye, felsefeden tıbba kadar birçok ilim dalının okutulduğu ilim merkezleri hâline gelmiştir. Bu medreselerde yetişen büyük âlimlerden biri de İmam Gazâlî'dir. Onun ilmi ve fikirleri, asırlar boyunca İslâm dünyasını derinden etkilemiştir.

Aziz kardeşlerim,

Büyük Selçuklular bize şu hakikati öğretmiştir: Bir devleti sadece ordular korumaz. Devleti ayakta tutan; adaletle çalışan kurumlar, ehliyet sahibi yöneticiler ve ilimle yetişen nesillerdir. Devlet aklı, şahıslardan daha uzun ömürlü olmalıdır. Güçlü devletler, güçlü kurumlar üzerinde yükselir.

Bugün de aileden başlayarak toplumun her kademesinde emaneti ehline vermek, işi ehil olana teslim etmek ve adaleti gözetmek, Kur'ân'ın bize emrettiği temel sorumluluklardan biridir. Liyakatin kaybolduğu yerde güven sarsılır; güvenin sarsıldığı yerde ise devletin temelleri zayıflamaya başlar.

İbret

Büyük Selçuklular bize, güçlü devletin yalnızca kılıçla değil; adaletle, ilimle ve liyakatle ayakta duracağını öğretti.

Nizâmülmülk'ün devlet aklı, Nizamiye Medreseleri'nin ilim anlayışı ve Alparslan'ın cesareti aynı medeniyetin birbirini tamamlayan üç temel direğidir.

Bugün bize düşen görev ise, emaneti ehline vermek, ilmi öncelemek, adaleti her şartta ayakta tutmak ve güçlü kurumlar inşa ederek gelecek nesillere sağlam bir devlet mirası bırakmaktır.

Rabbimiz bizleri, emanete sadık kalan, adaletle hükmeden, ilmi yücelten ve liyakati gözeten kullarından eylesin.

Âmin.

Büyük Selçuklular, Anadolu'nun kapılarını Türklere açtı; onların bıraktığı bu büyük miras, Anadolu Selçukluları tarafından yurt hâline getirildi, ardından Osmanlı Devleti tarafından üç kıtaya taşınan büyük bir medeniyete dönüştürüldü.



VIII. ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ (1077–1308)

Kur'ân İlkesi

"Yeryüzünde düzen sağlandıktan sonra bozgunculuk yapmayın..." (A'râf, 7/56)

Aziz Müminler!

Yüce Rabbimiz, yeryüzünde fesadı değil; imarı, adaleti ve huzuru emretmektedir. Bir Müslümanın görevi yalnızca yaşadığı toprağı korumak değil, onu mamur hâle getirmek, insanlar için güvenli ve yaşanabilir bir yurt oluşturmaktır.

İşte Anadolu Selçuklu Devleti, bu Kur'ânî anlayışın tarihimizdeki en güzel örneklerinden biridir.

1071 Malazgirt Zaferi ile kapıları açılan Anadolu, Süleyman Şah'ın kurduğu Anadolu Selçuklu Devleti sayesinde kalıcı bir Türk yurdu hâline gelmeye başlamıştır. I. Kılıç Arslan, I. Mesud ve özellikle Sultan I. Alâeddin Keykubad dönemlerinde devlet siyasî, iktisadî ve kültürel bakımdan büyük bir gelişme göstermiştir.

Ancak Anadolu Selçuklularını büyük yapan yalnızca kazandıkları savaşlar değildir. Onlar, fethettikleri toprakları imar ederek gerçek anlamda vatan hâline getirmişlerdir. Anadolu'nun dört bir yanında inşa ettikleri camiler, medreseler, darüşşifalar, hanlar, kervansaraylar, köprüler ve vakıf eserleri, yalnızca taş ve topraktan ibaret yapılar değildir; bunlar bir medeniyetin, bir hizmet anlayışının ve insanı merkeze alan bir devlet düşüncesinin eserleridir.

Konya, Kayseri, Sivas ve Erzurum gibi şehirler ilim ve ticaret merkezlerine dönüşmüş; İpek Yolu üzerinde kurulan kervansaraylar sayesinde tüccarlar güven içinde seyahat etmişlerdir. Devlet, yalnızca sınırlarını korumamış; ticareti geliştirmiş, ilmi desteklemiş ve halkın huzurunu sağlamaya çalışmıştır. Böylece Anadolu, savaşların yıprattığı bir coğrafyadan medeniyetin yeşerdiği bir vatana dönüşmüştür.

Bu dönemde yetişen Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Sadreddin Konevî ve Hacı Bektaş-ı Velî gibi gönül erleri de Anadolu'nun manevî iklimini zenginleştirmiş, sevgi, hikmet ve kardeşlik anlayışını güçlendirmişlerdir. Kılıç toprağı fetheder; gönül ise insanı fetheder.

Aziz Kardeşlerim!

Anadolu Selçukluları bize önemli bir hakikati öğretmektedir: Bir toprağı vatan yapan yalnızca üzerinde dalgalanan bayrak değildir. O toprağı vatan yapan; adalet, ilim, alın teri, vakıf ruhu ve nesiller boyunca inşa edilen medeniyettir.

Bugün bize düşen görev de yaşadığımız şehirleri sadece betonla değil; ilimle, ahlâkla, merhametle ve güzel eserlerle imar etmektir. Çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras, sağlam binalardan önce sağlam bir medeniyet şuuru olmalıdır.

İbret

Anadolu Selçukluları bize, fethetmenin yeterli olmadığını; asıl büyük başarının imar etmek, yaşatmak ve medeniyet kurmak olduğunu öğretti.

Onlar Anadolu'yu sadece ele geçirmediler; ilimle, vakıfla, ticaretle ve güzel ahlâkla gerçek bir vatana dönüştürdüler.

Bugün bize düşen görev ise, emanet olarak aldığımız bu vatanı ilimle, çalışmayla, adaletle ve güzel ahlâkla daha güçlü bir şekilde gelecek nesillere teslim etmektir.

Rabbimiz bizleri, yaşadığı yeri güzelleştiren, eser bırakan, insan yetiştiren ve ardında hayırla anılacak bir medeniyet mirası bırakan kullarından eylesin.

Âmin.

Anadolu Selçukluları bu toprakları vatan hâline getirdi; Osmanlı Devleti ise bu vatan üzerinde yükselen medeniyeti üç kıtaya taşıyarak insanlık tarihinin en büyük devletlerinden birini kurdu.


IX. OSMANLI DEVLETİ (1299–1922)

Kur'ân İlkesi

"Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun. Bu, takvaya daha uygundur." (Mâide, 5/8)

Aziz Müminler!

Kur'ân-ı Kerîm'in devlet yönetimine dair en büyük emirlerinden biri adalettir. Çünkü adalet yalnızca mahkemelerde verilen bir karar değildir; adalet, devletin ruhu, milletin vicdanı ve medeniyetin temelidir. Adalet kaybolduğunda en güçlü ordular bile devleti ayakta tutamaz.

İşte Osmanlı Devleti, altı asır boyunca bu anlayışla yaşamaya gayret eden büyük bir medeniyet olarak tarihe geçmiştir.

1299 yılında Osman Gazi'nin kurduğu küçük bir beylik, Orhan Gazi'nin teşkilatlanması, I. Murad'ın devlet düzeni, Yıldırım Bayezid'in cesareti, Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethederek yeni bir çağ açması, Yavuz Sultan Selim'in İslâm dünyasının birliğini sağlaması ve Kanûnî Sultan Süleyman'ın hukuku esas alan yönetimiyle üç kıtaya yayılan büyük bir cihan devletine dönüşmüştür.

Osmanlı'nın büyüklüğü yalnızca fethettiği şehirlerle ölçülemez. Onu asıl büyük yapan; adaleti merkeze alan devlet anlayışı, ilme verdiği değer, kurduğu vakıf medeniyeti ve insana hizmeti ibadet bilen yönetim anlayışıdır.

İmparatorluğun dört bir yanında inşa edilen camiler, medreseler, darüşşifalar, imarethaneler, kütüphaneler, köprüler, çeşmeler ve hanlar yalnızca mimarî eserler değildir. Bunlar, "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın." anlayışının taşlara işlenmiş hâlidir. Vakıf müesseseleri sayesinde yoksullar doyurulmuş, yolcular misafir edilmiş, öğrenciler okutulmuş, hastalar tedavi edilmiş, kimsesizler korunmuştur. Böylece devlet gücü ile milletin merhameti aynı medeniyet çatısı altında birleşmiştir.

Osmanlı'nın ilim hayatı da bu medeniyetin en önemli direklerinden biri olmuştur. Akşemseddin'den Molla Fenârî'ye, Ali Kuşçu'dan Kâtip Çelebi'ye kadar birçok âlim, ilmi devletin ve toplumun hizmetine sunmuştur. Mimar Sinan'ın inşa ettiği eserler ise estetiğin, mühendisliğin ve medeniyet tasavvurunun zirvesi olarak bugün de insanlığa ilham vermektedir.

Hiç şüphesiz Osmanlı Devleti de her beşerî devlet gibi zamanla çeşitli siyasî, askerî ve ekonomik sıkıntılar yaşamış, iç ve dış sebeplerin etkisiyle zayıflamış ve tarih sahnesinden çekilmiştir. Bu da bize göstermektedir ki hiçbir devlet, sürekli kendini yenilemeden ve adaleti ayakta tutmadan varlığını sonsuza kadar sürdüremez.

Aziz Kardeşlerim!

Osmanlı bize şu hakikati öğretmektedir: Bir devleti büyük yapan yalnızca sınırlarının genişliği değildir. Asıl büyüklük, adaletle yönetebilmek, ilim üretebilmek, insan yetiştirebilmek ve ardında hayırla yâd edilecek eserler bırakabilmektir.

Bugün bize düşen görev de ecdadımızın yaptığı gibi, adaleti her işimizin merkezine koymak, vakıf ruhunu yeniden canlandırmak, ilmi desteklemek ve insanlığa faydalı eserler bırakmaktır. Güç gelip geçicidir; fakat adalet ve güzel eserler asırlar boyunca yaşamaya devam eder.

İbret

Osmanlı Devleti bize, güçlü bir medeniyetin adalet, ilim, vakıf ve merhamet üzerine kurulacağını öğretti.

Altı asır ayakta kalan bu büyük devlet, yalnızca fetihleriyle değil; kurduğu hukuk düzeni, yetiştirdiği insanlar ve insanlığa bıraktığı eserlerle tarihte silinmez izler bıraktı.

Bugün bize düşen görev ise, geçmişle övünmekten önce onun adalet anlayışını, ilim sevgisini, hizmet ruhunu ve vakıf medeniyetini yeniden hayatımıza taşımaktır.

Rabbimiz bizleri, adaletten ayrılmayan, emaneti koruyan, ilmi yücelten, merhameti çoğaltan ve ardında hayırla anılacak eserler bırakan kullarından eylesin.

Âmin.

Osmanlı Devleti'nin sona ermesiyle birlikte Türk milleti yeni bir devlet kurmuş, Cumhuriyet dönemi başlamıştır. Yeni dönemde idarî ve hukukî yapıda köklü değişiklikler yaşanmış; bu değişimlerin tarihî, dinî ve kültürel etkileri ise günümüze kadar süregelen tartışmaların konusu olmuştur.


10. TÜRKİYE CUMHURİYETİ

Kur'ân İlkesi

"Onların işleri aralarında istişare iledir." (Şûrâ, 42/38)

Cumhuriyet, Türk devlet geleneğinin son halkasıdır. Yeni devlet, Millî Mücadele'nin ardından kurulmuş; idarî yapıdan hukuk sistemine, eğitimden kültür politikalarına kadar pek çok alanda köklü değişikliklere gitmiştir.

Ancak bu dönem, aynı zamanda Türk tarihinin en büyük zihniyet dönüşümlerinden birine de sahne olmuştur. Yapılması gereken istişare yapılmamış. Adı cumhuriyet olan bir devlet cumhurun değerlerini yeterince dikkate almamıştır.

Yüzyıllar boyunca devletin temel referanslarından biri olan İslâm, kamu düzenindeki belirleyici konumunu büyük ölçüde kaybetmiş; hilâfet kaldırılmış, laiklik devletin temel ilkelerinden biri hâline getirilmiştir. Hukuk, eğitim ve kültür alanlarında Batı kaynaklı modeller esas alınmış; bu değişimlerin toplum üzerindeki etkileri uzun yıllar tartışılmıştır.

Dinî hayat da bu süreçten etkilenmiştir. Bir dönem ezan Türkçe okunmuş, din eğitimi ciddi ölçüde sınırlandırılmış, birçok dinî kurum faaliyetini sürdürememiş, camilerin bir kısmı farklı amaçlarla kullanılmıştır. Daha sonraki yıllarda özellikle kamusal alanda başörtüsü uygulamaları da toplumda derin tartışmalara yol açmıştır.

Kültür ve sanat politikalarında da Batı'yı örnek alan bir yöneliş benimsenmiş; müzikten tiyatroya, eğitim anlayışından aile hayatına kadar birçok alanda yeni bir toplum modeli oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu süreçte geleneksel Türk-İslâm kültürünün yeterince korunamadığını düşünenler olduğu gibi, yapılan reformları modernleşme açısından gerekli görenler de olmuştur.

Aziz kardeşlerim,

Bizim üzerinde durmamız gereken esas mesele, geçmişi öfkeyle yargılamak değil, tarihten ibret almaktır.

Kur'ân'ın bize öğrettiği ölçü şudur: Bir millet, kendi köklerinden koparak uzun vadede güçlü bir medeniyet inşa edemez. Başka milletlerden ilim alınır, teknoloji öğrenilir, tecrübeden faydalanılır. Ancak bir milletin inancı, dili, tarih şuuru, örfü ve medeniyet tasavvuru başkasından ödünç alınamaz.

Gerçek kalkınma; kendi kimliğini koruyarak yenilenebilmektir. Güçlü devletler, kendi milletine benzeyen devletlerdir; kendi milletine yabancılaşan devletler değil.

Milletini değiştirmeye çalışan devletler uzun ömürlü olamaz. Devletin görevi milletine yeni bir kimlik dayatmak değil; milletinin tarihinden, inancından, örfünden ve ahlâkından aldığı güçle geleceği inşa etmektir. Çünkü kökü sağlam olmayan ağacın gölgesi de uzun sürmez.


SONUÇ

Aziz Kardeşlerim!

Hunlardan bugüne kadar bize kalan en büyük miras yalnızca sınırlar değildir.

Asıl miras;

adalettir...

ilimdir...

ehliyettir...

ahlâktır...

devlet ciddiyetidir...

ve hepsinden önemlisi, kendi medeniyetine güven duyan bir millet olabilmektir.

Başka milletlerden ilim alınır.

Teknoloji alınır.

Tecrübe alınır.

Fakat bir milletin ruhu ödünç alınamaz.

Bir millet kendi ruhunu, kendi dilini, kendi tarihini ve kendi medeniyet tasavvurunu kaybetmeye başladığında, zenginleşse bile güçlenmiş sayılmaz; yalnızca başkalarına benzemeye çalışır.

Bizim medeniyetimiz, taklit üzerine değil; inşa üzerine kurulmuştur. Mete Han'dan Alparslan'a, Osman Gazi'den Fatih Sultan Mehmed'e kadar büyük devlet adamları, milletlerine yabancılaşarak değil; onların değerlerinden güç alarak tarihe yön vermişlerdir.

Bugün de bize düşen vazife; geçmişi sadece övmek değil, onun bize emanet ettiği adalet anlayışını, ilim sevgisini, çalışkanlığını ve yüksek ahlâkını yeniden diriltmektir.

Rabbimiz bizleri, tarihinden utanan değil tarihinden ibret alan; başkalarını körü körüne taklit eden değil, kendi medeniyet değerleriyle insanlığa yeniden söz söyleyebilen bir neslin mensuplarından eylesin.

"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Resûl'e itaat edin ve sizden olan idarecilere de itaat edin..." (Nisâ, 4/59)

Allah bizlere; adalet üzere yaşayan, emanet ehli olan, ilmi önceleyen, birliğini koruyan ve kendi köklerinden güç alarak geleceğini inşa eden bir millet olmayı nasip eylesin.

Âmin.