Almanya'da son yıllarda siyasetin en çok tartışılan konusu hiç şüphesiz AfD'nin yükselişidir. Alternative für Deutschland, yani AfD, artık Almanya siyasetinin kenarında duran küçük bir parti değildir. 2025 Federal Meclis seçimlerinde yüzde 20,8 oy alarak ikinci parti konumuna yükselmiştir. 2021 seçimlerinde aldığı oy ise yüzde 10,4'tü. Dört yıl içinde oyunu ikiye katlayan bir siyasi hareketten söz ediyoruz.

Bu durumda yapılması gereken ilk şey AfD'yi sevmek veya sevmemek değil, AfD'nin neden bu kadar güçlendiğini anlamaya çalışmaktır.

Çünkü bir siyasi partinin yükselmesi yalnızca o partinin başarısı değildir. Aynı zamanda diğer partilerin toplumdaki bazı beklentileri, kaygıları ve rahatsızlıkları ne ölçüde karşılayabildiğinin de göstergesidir.

AfD'yi eleştirmek mümkündür. Politikalarının bir bölümüne karşı çıkmak da mümkündür. Fakat milyonlarca seçmenin oy verdiği bir siyasi hareketi yalnızca geçmişteki bazı tartışmalar üzerinden açıklamaya çalışmak, bugün Almanya toplumunda yaşanan değişimi anlamamıza yetmez.

Demokrasi sadece işimize gelen sonuç değildir

Almanya Anayasası'nın 21. maddesi siyasi partilerin halkın siyasi iradesinin oluşmasına katıldığını ve partilerin kuruluşunun serbest olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Aynı anayasal düzen, demokratik temel düzeni ortadan kaldırmayı amaçlayan partiler konusunda da gerekli hukuki mekanizmaları öngörmektedir. Bir siyasi partinin anayasaya aykırılığı konusunda karar verme yetkisi ise Federal Anayasa Mahkemesi'ne aittir.

Dolayısıyla mesele açıktır:

Bir parti seçimlere giriyor, halktan oy istiyor ve demokratik sistem içerisinde iktidara talip oluyorsa, onun siyasi iddiasını yalnızca “ben bu partiyi istemiyorum” diyerek ortadan kaldırmak mümkün değildir.

Ancak bunun diğer tarafını da unutmamak gerekir.

Seçim kazanmak, iktidara sınırsız bir yetki vermez. Seçilmiş bir hükümet de anayasa, hukuk, mahkemeler, parlamento ve demokratik denetim mekanizmaları içerisinde hareket etmek zorundadır.

Demokrasi hem seçmenin iradesini kabul etmek hem de iktidarın hukukla sınırlandırılmasını kabul etmektir.

Bu nedenle AfD'nin seçim yoluyla iktidara gelme ihtimali demokratik sistemin bir parçasıdır. Ama iktidara gelmesi halinde yapacağı her şeyin otomatik olarak demokratik kabul edileceği anlamına gelmez.

Asıl ölçü burada başlar.

AfD neden yükseliyor?

Bence Almanya'nın asıl sorması gereken soru budur.

AfD'nin yükselişini yalnızca AfD'nin propagandasına bağlamak kolaydır. Fakat yeterli değildir.

Göç, iltica, güvenlik, ekonomik sıkıntılar, konut sorunu, enerji fiyatları, sosyal devletin geleceği, emeklilik sistemi ve Almanya'nın demografik yapısı toplumda gerçek karşılığı olan meselelerdir.

Bir siyasi parti bu konulara cevap verdiğinde, cevaplarını beğenmesek bile toplumda karşılık bulmasının nedenlerini anlamak zorundayız.

AfD'nin yaptığı da budur.

Toplumun bir bölümünün rahatsız olduğu konuları siyasi söylemin merkezine taşımaktadır.

Bu siyaset doğru mudur, yanlış mıdır?

Bu ayrı bir tartışmadır.

Fakat siyasi açıdan baktığımızda bir partinin seçim kazanmak için toplumun hassasiyetlerini dikkate almasından daha doğal ne olabilir?

Seçmen neyi konuşuyorsa siyaset de onu konuşacaktır.

Bugün Almanya'daki diğer partilerin de göç ve iltica konusunda geçmişe göre daha sert bir dil kullanmaya başlamalarının bir nedeni de toplumdaki bu değişimdir.

Dolayısıyla AfD'nin yükselişini yalnızca AfD'nin başarısı olarak görmek eksik olur.

AfD'yi büyüten biraz da diğer partilerin cevap vermekte geciktiği sorulardır.

Göç meselesi

Almanya'nın göçmenlere ihtiyacı olduğu gerçeği ile göç konusunda toplumda oluşan rahatsızlık aynı anda doğru olabilir.

Bunlardan birini kabul etmek diğerini inkâr etmeyi gerektirmez.

Almanya yaşlanan ve çalışma çağındaki nüfusu uzun vadede daralan bir ülke görünümündedir. Federal İstatistik Dairesi'nin son nüfus projeksiyonları da bunu açıkça göstermektedir. 2035 yılında Almanya'da yaklaşık her dört kişiden birinin 67 yaş ve üzerinde olması beklenmektedir. 2070 için yapılan projeksiyonlarda ise toplam nüfusun, farklı doğum, yaşam süresi ve göç varsayımlarına bağlı olarak ciddi ölçüde değişebileceği görülmektedir. (

Demek ki Almanya'nın önünde iki ayrı gerçek bulunmaktadır.

Bir tarafta ülkenin nitelikli iş gücüne ihtiyacı vardır.

Diğer tarafta toplumun göçün miktarı, niteliği, entegrasyon ve güvenlik konusunda kaygıları vardır.

Bu iki gerçeği aynı anda konuşmadan sağlıklı bir göç politikası oluşturmak mümkün değildir.

Almanya'nın dışarıdan insan alması bir ihtiyaç olabilir.

Ama bu, gelen herkesle ilgili hiçbir sorun konuşulmaması gerektiği anlamına gelmez.

Aynı şekilde toplumdaki güvenlik veya entegrasyon sorunlarının varlığından söz etmek de bütün göçmenleri suçlu ilan etmek anlamına gelmemelidir.

Sorun tam burada başlıyor.

Siyaset çoğu zaman bu iki uç arasında sıkışıyor.

Müslümanlar ve Türkler meselesi

Almanya'da yaşayan Müslümanlar ve özellikle Türkiye kökenli insanlar açısından konu daha hassas.

Göç, güvenlik ve terör tartışmalarının zaman zaman Müslüman kimliğiyle yan yana getirilmesi, toplumun önemli bir bölümünde doğal olarak rahatsızlık yaratıyor.

Bir kişinin suç işlemesi ile onun dini veya etnik kimliği arasında doğrudan bağ kurmak hukuk devleti açısından kabul edilemez.

Bir suç varsa suçun faili üzerinden konuşulur.

Bir güvenlik sorunu varsa güvenlik sorunu üzerinden konuşulur.

Bir insanın Müslüman, Türk, Arap veya başka bir kimliğe sahip olması onun otomatik olarak suçlu olduğu anlamına gelmez.

Aynı şekilde Müslümanların veya Türklerin toplumdaki bütün sorunlardan muaf olduğu düşüncesi de doğru değildir.

Demokratik toplumlarda ölçü kimlik değil, davranıştır.

Bence Almanya'nın bugün en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden biri de budur:

İnsanları kimlikleri üzerinden değil, yaptıkları üzerinden değerlendirmek.

Hitler'le açıklamak yetmez

AfD tartışmalarında geçmişin sürekli gündeme getirilmesi de ayrıca düşünülmesi gereken bir konudur.

Almanya'nın Nazi geçmişini unutması elbette düşünülemez. Bu tarih, yalnızca Almanya'nın değil Avrupa'nın da en ağır tecrübelerinden biridir.

Fakat bugünkü bütün siyasi tartışmaları Hitler üzerinden açıklamak da bugünün gerçeklerini anlamamıza yardımcı olmaz.

Bugünün Almanya'sında başka sorunlar vardır.

Bugünün seçmeni başka bir dünyada yaşamaktadır.

Bugünün ekonomik, sosyal ve demografik şartları farklıdır.

Bu nedenle geçmiş unutulmamalıdır; fakat geçmiş bugünün bütün siyasi tartışmalarının yerine de konulmamalıdır.

Bir siyasi hareketi eleştirmenin en güçlü yolu, onu sürekli geçmişteki bir isimle yan yana getirmek değil, bugün ne söylediğini, ne önerdiğini ve iktidara geldiğinde ne yapabileceğini ortaya koymaktır.

Asıl sorumluluk kimin?

AfD'nin yükselişi Almanya'nın diğer siyasi partileri açısından ciddi bir uyarıdır.

Çünkü seçmen bir gün durup dururken yön değiştirmez.

İnsanlar kendilerini ekonomik olarak güvende hissetmiyorsa, gelecekten endişe ediyorsa, göç politikasının kontrolünü kaybedildiğini düşünüyorsa, güvenlik konusunda kaygı taşıyorsa veya kendi ülkelerinde seslerinin duyulmadığına inanıyorsa, başka bir siyasi adrese yönelmeleri şaşırtıcı değildir.

Bu adres bugün AfD olabilir.

Yarın başka bir parti olabilir.

Burada asıl mesele AfD'nin varlığı değil, AfD'yi büyüten toplumsal zeminin neden oluştuğudur.

Diğer partiler yalnızca AfD'yi eleştirerek bu sorunu çözemezler.

“AfD kötüdür” demek, AfD'ye oy veren seçmenin neden böyle düşündüğünü açıklamaz.

Seçmene kızmak da çözüm değildir.

Seçmenin neden kızdığını anlamak gerekir. Partiler kendilerine çeki düzen vermelidirler. AfD’yi günah keçisi ilan etmekler sorunlar çözülemez.

Son söz

Ben AfD'nin iktidara gelmesi halinde Almanya'nın bütün sorunlarının çözüleceğine inanmıyorum.

Aynı şekilde AfD'nin iktidara gelmesi halinde Almanya'nın geçmişe dönüp bir başka Almanya olacağını düşünmek için de yeterli sebep görmüyorum.

Siyasette hiçbir parti tek başına mucize yaratamaz.

Bugün AfD'nin yükselmesinin arkasında sadece AfD yoktur. Ekonomik sorunlar vardır, göç tartışması vardır, demografik değişim vardır, güvenlik kaygıları vardır ve mevcut siyasi partilere duyulan memnuniyetsizlikler vardır.

AfD bütün bunları kendi siyasi çıkarı için kullanıyor olabilir. Öyle de yapmalıdır zaten. O da onu yapıyor. Bir siyasi partinin yapması gerekeni yapıyor.

Bu zaten siyasetin doğasında vardır.

Diğer partiler de aynı seçmenin karşısına kendi çözümleriyle çıkmaktadır.

Sonunda karar verecek olan halktır.

Fakat halkın verdiği karar ne olursa olsun, demokratik sistemin temel kuralları değişmez.

Seçim sandığı önemlidir.

Ama sandık kadar önemli olan, sandıktan çıkan iradenin hukuk içinde kalmasıdır.

Bugün Almanya'nın AfD konusunda yapması gereken şey ne onu şeytanlaştırmak ne de onu kutsamaktır.

Yapılması gereken, AfD'nin neden yükseldiğini anlamaktır.

Çünkü bir siyasi partiyi yalnızca onun söyledikleri büyütmez.

Bazen onu, diğerlerinin söylemedikleri büyütür.

Ve siyaset bunu zamanında göremezse, seçmen kendi cevabını sandıkta verir.

Olacak olan olur.

Olanlar, olacak olanların işaretidir.


Rüştü KAM

08.08.2026

Berlin