Dünya’da sessiz bir köşe kalmadı. Ya uçaklar geçiyor üzerimizden, ya arabalar yollarda… Ormanda ağaçların hışırtısı, dağlarda rüzgarların uğultusu var… Denizde dalgalar gel-gitleri ile sessizliği bozuyor. Evin hangi odasına gitsek komşunun televizyonu program sunuyor.  Kısacası seslere alışmış bir kulak ile yaşıyoruz. Sonunda ya sağır oluyoruz, ya da umursamaz, yaşayıp gidiyoruz… Kısa pantolonlu çocukluk günlerinde bir arkadaşımız denizin derinliklerindeki sessizliği keşfetmişti. Onun adı Recep DÖNMEZ idi. Benim Gökyüzü Oymağına göçenler kitabımın kahramanlarından biri… Sevgili Ürün DİRİER bir yazısında ondan “Balıklara Otostop çektiren adam” diye bahsetmişti. Tabiri yerinde idi. Gerçekten de balıklar durup, poz verirmiş sevgili Recep’e… Suyun altına nereden merak sardığını sorduğumda bana; “Dünya çok gürültülü bir yer oldu. En sessiz yer denizin derinlikleri” demişti. Sağlığında dünyanın dört bir yanına gitti, daldı ve özlem duyduğu sessizlikte kendinden büyük balıklarla arkadaş olma, görüntülerini çekip bize su altı dünyasını sevdirmeyi başaran bir sanatçı oldu. Denizin renklerini, derinliklerin güzelliklerini, balık dostlarının sevgi dolu yaklaşımlarını tanıttı… Eşsiz sergilerini gezerken çok farklı bir yanını, balıkların neden ona poz verdiğinin ardındaki gerçeği keşfetmiştik. Yaşamında doğa ile dost bir izci, insanların yardımına koşan bir iş adamı, öğrencilerine iyiyi ve güzeli öğretmeye çalışan bir akademisyen rehber,  dalışta korkusuz bir cankurtaran, sessizliğin sırrını çözmüş bir düşünürdü. *** Neyse ki çok sevdiği denizlerin müsilaj ile nasıl kirlendiğini, trilyonluk teknelerin sintinelerini nasıl mavi sulara bıraktığını, sanayi uğruna yok olan göl ve derelerin nasıl denizlere koştuğunu görmedi. Görseydi her halde kahrolurdu. Düşünüyorum da, bir avuç deniz sevdalısının üç tarafımızı kuşatan büyük maviyi korumak için sürdürdüğü çabaya devlet ortak olmadığı sürece uyarıda bulunma gayretleri bir işe yaramıyor. Oysa kirlettiğimiz her şeyin “kendimiz” olduğunu anlamakta bu kadar zorlanmamızı kavrayamıyorum. Milyarlarca yıldır üzerinde yaşadığımız dünyada bir devinim halindeyiz. Doğuyoruz, toprağın bize verdikleri ile doyuyor, onun bağrından çıkardıklarımız ile medeniyetimizi geliştiriyor, altınlarla elmasları ile süsleniyor, enerji kaynakları ile kışın soğuklarından korunuyor ve aydınlanıyoruz. Hastalandığımızda bitkilerinden yapılan ilaçlar sayesinde iyileşiyoruz. Gel gelelim bu dünyadaki yerimizi korumaya ve kollamaya gelince cimri davranıyoruz. Ölüm mukadder. Ev bildiğimiz toprakta kazılı kendi mezarımızı, dolayısı ile kendi-kendimizi  kirletiyoruz. Bastığımız her karış toprakta kim bilir bizden önce yaşamış kimler yatıyor? Düşünmüyoruz. Ne için üç kuruş para, beş günlük saltanat, bir anlık zevk için… Yazık değil mi? Bunun bedelini nasıl ödeyeceğiz? Uyum içinde yaşamak ve paylaşmak, birbirini sevmek için onca neden var iken bu düşmanlık niyedir? Bu hırslar nereye kadar sürer? İnsanoğlunun denizdeki köpek balıkları ile dahi dost olup, fotoğraf çektirebileceğini göstermiş, sevgili Recep DÖNMEZ kardeşim ne kadar haklıymış? Sessizlik imparatorluğunun hüküm sürdüğü derin denizlerdeki huzuru bile yok ettiğimizin farkında mıyız? Yapılan bomba denemeleri ile neye zarar verdiğimizi, neleri yok ettiğimizi düşünüyor muyuz? Sanmıyorum. Allahtan ömrümüz kısa da, dünyaya zarar verme ve onu yok etmeye gücümüz yetmiyor. Bu sualtı insanını bir kez daha saygı ve saygı ile yad ediyorum. İyi ki yaşadın, iyi ki arkadaşımız oldun, iyi ki bize örnek alacağımız insanlık dersleri verdin. Mekanın cennet olsun. Umarım büyük bir gürültü kirliliği içindeki bu dünyadan göçünce derinliklerdeki sessizliği bulmuşsundur. Nur içinde uyu…