SÜREKLİLİK, KIRILMALAR VE ZİHNİYET DÖNÜŞÜMÜ-II-
Berlin Türk Eğitim Derneği, 15. Eğitim Kampı’nı Prof. Dr. Celalettin Vatandaş ile Gerçekleştirdi.

SÜREKLİLİK, KIRILMALAR VE ZİHNİYET DÖNÜŞÜMÜ-II-
Berlin Türk Eğitim Derneği, 15. Eğitim Kampı’nı Prof. Dr. Celalettin Vatandaş ile Gerçekleştirdi.
Erken sayılabilecek bir dönemde kendi özel çabalarıyla Osmanlı sisteminin mevcut durumuna ve geleceğine ilişkin tespit ve tekliflerini içeren ve kimin yazdığı bilinmeyen 1714/15 tarihli bir raporda (layiha), Avusturya’nın idari yapısından, hükümdarın özelliklerinden ve eyalet yönetiminden bahsedilmektedir. Ayrıca imparator seçiminin nasıl olduğu, imparatorun yetkilerinin sınırı ve bunun nasıl sınırlandırıldığı, ülke ileri gelenlerinin gelir kaynakları ve siyasi mekanizmadaki rolleri, eyaletlerin idaresi, eyalet idarecilerinin imparatorla olan münasebetleri, her ikisinin karşılıklı mükellefiyet ve yetkileri de layihada bilgi verilen hususlar olarak öne çıkarılmıştır. Yine aynı yıllarda bir başka rapor, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’ya “Babıâli Hizmetinde Bir Fen Kıtası Kurulması Üzerine Tasarı” adıyla takdim edilmiştir. 1716-1718 Avusturya-Osmanlı Savaşları sırasında yazıldığı tahmin edilen rapor birçok bakından dikkat çekicidir. Rochefort adında bir Fransız tarafından hazırlandığı düşünülen raporun temel konusunu Osmanlı askerî sistemi oluşturmaktadır. Bu ise Osmanlılar kadar yabancıların da Osmanlı sistemindeki çözülmeye ilişkin görüşlerde hemfikir olduğunu, çözülmenin temel belirleyicisinin ve alanının askerî sistem olarak algılandığını göstermesi açısından önemlidir. Bu nedenledir ki Osmanlı yaklaşık yüz yılı kapsayan bir süreçte, Tanzimat’a kadar uzanan dönem boyunca, neredeyse tamamen askerî alana odaklanmış, askerî sistemi ıslah etmenin çabalarını yürütmüştür. Rochefort, raporunda, artık savaşı sadece güç, kuvvet ve moralle kazanmanın mümkün olmadığını, askerî eğitim tekniklerinin ve silahların savaşları kazanmada daha etkili ve önemli hale geldiğini, bu nedenle askerî eğitim ve teknoloji konusunda Osmanlıya göre oldukça ileri düzeyde bulunan Avrupa’dan yararlanmanın Osmanlı için kaçınılmaz olduğunu ifade etmiştir. Rochefort, Osmanlı üst yönetiminin dikkatini çekmeyi başarmış olmalıdır ki, raporunun Divan’da konu edinildiğini biliyoruz. Proje, askerî ve mali açıdan dengeleri değiştirme potansiyeline sahip olduğu için Fransız elçisi Marquis de Bonnac’ın engelleyici girişimleriyle uygulamaya aktarma imkânına sahip olmamıştır. Esasen söz konusu projede dile getirilen hususlar, bu kadar detaylı ve açık olmasa bile yüz yılı aşkın bir süre önce, Hasan Kâfî-i Aksarî’nin Sultan III. Murad’a sunduğu düşünülen “Hırzü’l Mülûk, Usûlü’l- Hikem fî Nizâmi’l-Âlem” (1596) isimli raporunda dile getirilen hususlarla aynıdır. Hasan Kâfî, bizzat katıldığı Eğri kuşatmasında (1596) ateşli silahların etkilerini gözlemleme imkânı bulmuş, Avrupa silah teknolojisinin Osmanlı’nınkine oranla çok ilerlediğini görmüş ve bundan yararlanmak gerektiğini dile getirmişti.
Osmanlı, 17. yüzyılın son çeyreği itibarıyla, üstesinden gelmekte aciz kaldığı ağır problemlerin altında olduğunun farkındadır ve buradan bir çıkış yolu arayışındadır. Mevcut sistemi ıslah etmenin kaçınılmaz hale geldiği genel kabule dönüşmüş durumdadır. Neredeyse herkes bunda hem fikirdir. Ancak İbrahim Müteferrika farklı bir şey yapar ve ıslahı da aşan tespit ve tekliflerini dile getiren bir rapor (Usûlü’l-Hikem fî Nizâmi’l-Ümem) hazırlar. İbrahim Müteferrika, eserini Sultan III. Ahmed’e vermek için hazırlar fakat Patrona Halil isyanı sebebiyle gerçekleşen sultan değişimine bağlı olarak raporunu Sultan I. Mahmud’a sunar. Müteferrika’nın raporunu geçmişteki raporlardan farklı kılan en önemli yönünü ise ıslahı da aşan bir anlayışla hazırlanması ve yeni bir sistemin işaretlerini taşıması oluşturmaktadır. Müteferrika’nın bu eserdeki amacını, Osmanlı ile Avrupa ülkeleri arasındaki farkın Osmanlının aleyhine olacak şekilde açılmasının sebeplerini tespit etmek ve buna bağlı olarak “yapılması” gerekenlerle ilgili tavsiyelerde bulunması oluşturmaktadır. Raporda öncelikle Avrupa ülkelerindeki siyasal sistemler incelenmiştir. Müteferrika’nın ifadesiyle “monarşiya”, “aristokrasiya” ve “demokrasiya” olmak üzere üç siyasal sistem detaylı bir şekilde anlatılmıştır. Müteferrika’nın asıl üzerinde durduğu ise “demokrasiya”dır. Beğendiğini gizleme ihtiyacı hissetmediği bu sistemi anlatırken, uygulama örneği olarak Hollanda ve İngiltere’yi zikretmiştir. “Demokrasiya”nın karakteristik özelliği olarak yasaların niteliğine dikkat çekmiştir. “Demokrasiya”da yasaların tanrı/din kaynaklı bir referansa sahip olmadığını, aklın temel referans olduğunu ifade etmiştir. Bu hiç kuşku yok ki o dönem Osmanlısı için son derece önemli ve dikkat çekici bir “tekliftir”. Osmanlı’da, daha doğrusu İslam dünyasında ilk defa ilahi/vahiy kaynaklı yasa yerine “aklın” ürettiği yasalara dikkat çekilmektedir. Bu son derece radikal bir tekliftir. Bu teklif seküler zihniyetin bir gereği veya seküler zihniyetin egemenliğini tesisi sağlayacak bir sürecin başlangıç aşaması olarak anlam kazanmaktadır. Tabii ki Müteferrika tüm bunları ne oranda öngördü onu bilemiyoruz, ancak “teklifi” kadim sistemi temelden değiştirecek bir değişimin yolunu açacak niteliktedir. Onun bu teklifi Tanzimat ile uygulamaya geçecek, fakat o da Osmanlı aklının işleyişinin bir gereği olarak değil, Batı’dan seküler kanunları ithal etme biçiminde gerçekleşecektir. Böylelikle, temel referans olarak Osmanlı kadim değerleriyle uyumsuz olmasının yanı sıra, Osmanlı zihniyet ve hayat tarzıyla uyumsuz kanunların ithali sebebiyle oluşacak derin ve tahrip gücü yüksek problemler o günlerden bu günlere kadar Türkiye’nin batılılaşma tarihinin değişmeyen çehrelerinden birini oluşturacaktır.
İbrahim Müteferrika’nın üzerinde durduğu konu başlıklarından bir diğeri de Avrupa’daki askerî sistemlerdir. Avrupa devletlerinin askerî sistemlerini, bu sistemlerdeki eğitim yöntemlerini ve kullanılan silah teknolojilerini detaylı şekilde anlatmıştır. Askerlikte haber almanın, istihbaratın, disiplinin önemine dikkat çekmiştir. Osmanlıdaki askerî sistemin en önemli problemi olarak asker-sivil ayrışmasının tam gerçekleşmemesine işaret etmiştir. Bu arada o zaman için son derece önemli bir şey yapmış; Avrupa’da yeni askerlik sistemini, bu sistemde kullanılan silahları, taktik ve stratejileri anlatırken “nizam-ı cedid” kelimesini kullanmıştır. Bu kelimeyi ilk kez Fazıl Mustafa Paşa (Görev süresi: 1689- 1691) kullanmıştı ancak temel referansları farklı bir zihniyet ve hayat tarzını kastetmemişti. Buna karşılık Müteferrika, referansları mevcuttakinden çok farklı bir sistem öngörüsüyle radikal bir değişimin teklifini dile getirmiştir. Bu teklifte geçmiş ve gelecek çok farklı tahayyül edilmiştir. İbrahim Müteferrika “nizam-ı cedid” ile neleri öngördüğünün farkındadır ve böylelikle “eski” (kadim) ve “yeni” (cedid) şeklinde gelişecek sürecin başlatıcılarından birisi olmuştur. Zira raporunu Sultan I. Mahmud’a sunan Müteferrika’nın eserinde “yeni bir sistem” anlayışının güçlü işaretleri açıkça sezilmektedir. Bu özelliği ile tarihsel açıdan özel bir öneme sahiptir. Müteferrika’nın raporu, yazıldığı dönemden itibaren Osmanlı düşünce hayatına derinden tesir etmiş ve Nizâm-ı Cedîd Ordusu’nun kurulmasına giden süreçte önemli etkisi olmuştur. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, Müteferrika, Usûlü’l-Hikem’ini kendi matbaasının dokuzuncu kitabı olarak 1732’de 500 adet basmış ve öngördüğü değişime ilişkin görüşlerinin yaygınlık kazanmasını da sağlanmıştır.
Osmanlı için özellikle ilk zamanlar açısından Avrupa’ya yönelişin temel belirleyicisi, gittikçe büyüyüp derinleşen problemlerden kurtuluş ile ilgili sahip olunan ve her geçen gün daha da büyüyen bir “umut”tur. Bu umut, Osmanlı için 18. yüzyıldaki anlayış ve uygulamaların temel belirleyicisi olmuştur. Bir süre sonra bu umut, melankolik bir tutkuya dönüşmüştür. Bu dönüşüm 18. yüzyılın sonları itibarıyla netleşmeye başlar. Avrupa’nın eğitim, bilim, yönetim, hukuk tecrübelerinden yararlanarak Osmanlıyı çok daha güçlü kılmanın mümkün olabileceğinin düşünülmeye başlanması söz konusu umudun sebebidir. Gelinen bu aşamada, bir süredir sahip olunan mevcut problemleri çözme umut ve arzularını aşan bir durum söz konusudur. Avrupa öncekinden farklı olarak genel anlamda ve hemen her konuda model olarak görülmeye başlanmıştır. Tüm bunlara rağmen Osmanlı’nın kadim değerlerine ve kurumlarına bağlılığı hâlâ devam etmektedir. Böyle olduğu içindir ki, 18. yüzyılda girişilen “mevcut problemleri çözme” çabaları ile 18. yüzyılın sonları itibarıyla girişilen Avrupa’nın tecrübelerinden yararlanarak “kuvvet bulma” çabaları “ıslahat” olarak isimlendirilmiştir. Islah, “iyileştirme” ve “elverişli kılma”, ana kaidenin uygulanmasından doğan “aksaklıkların giderilmesi” ve kaidelerin tam olarak tatbiki anlamına gelen bir kelimedir. Islah, var olan ilkelerin anlaşılması ve uygulanması noktasında ortaya çıkan aksaklık ve bozulmaların düzeltilmesini ve var olan ilkeye uygun hareket edilmesini ifade etmektedir. Çoğulu “ıslahat”tır. Islah ile diğer bazı kelimeler birbirine karıştırılabilmekle birlikte, ıslahın anlamı içerisinde ölü bir şeyin yeniden hayata döndürülmesi (ihya) veya eskiyi tümden ya da kısmen atıp yerine yenisini koyma ve yenileme (tecdid) anlamları yoktur. Islah, var olan ilkelerin uygulanması noktasında ortaya çıkan aksaklık ve bozulmaların düzeltilmesi ve var olan ilkeye uygun hareket edilmesi anlamına gelmektedir.
Bu durum, Osmanlı devlet ve ilim adamlarının kendilerine ait olan, daha doğru bir ifadeyle, kendilerini bir özne olarak var eden tüm kadim özellikleri hâlâ önemsediklerini göstermesi açısından önemlidir. O günün şartlarında düşünce olarak dahi kadim değerlerden herhangi bir şekilde taviz vermeleri söz konusu değildir. Elbette ki yaşanmakta ve gerek kapsamı gerekse şiddeti her geçen gün daha da artan birtakım problemler vardı. Kanaatlerince bu problemler esasa ait değildi; arıziydi. 18. yüzyılın sonu itibarıyla, “arızi” olarak yaşanan tüm problemlerden kurtulmanın yanı sıra, daha güçlü bir şekilde var olabilmenin en kestirme yolunun, Avrupa’nın mevcut uygulamalarından yararlanmaktan geçtiği kabul edilmeye başlandı. Dönemin devlet ve ilim adamlarının görüş ve inançlarına göre, söz konusu durum gerçekleştiğinde aksaklıklar giderilecek, eksiklikler tamamlanacak, tekrar “eski dönemlerdeki gibi” azametli, güçlü ve itibarlı olunabilecekti.
Devam edecek
Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…