Ömrünü İki Vatan Arasında Tüketen Gurbetçilere Dair Bir Vefa Yazısı
"Kim Allah'tan korkarsa Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder ve onu ummadığı yerden rızıklandırır." (Talâk, 65/2-3)

Ömrünü İki Vatan Arasında Tüketen Gurbetçilere Dair Bir Vefa Yazısı
"Kim Allah'tan korkarsa Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder ve onu ummadığı yerden rızıklandırır." (Talâk, 65/2-3)
Bu günlerde en çok duyulan cümle ise yalnızca iki kelimeden oluşur:
"Memlekete gidiyoruz."
Ne kadar kısa... Ne kadar sade... Fakat bir o kadar da ağır bir cümledir bu.
Çünkü bu sözü söyleyen insanların büyük çoğunluğu tatile gitmiyor. Onlar, yıllardır içlerinde büyüttükleri özlemi biraz olsun dindirmeye gidiyorlar. Bir otelin havuzuna, deniz kenarındaki şezlonga ya da dinlenme merkezlerine değil; annelerinin duasına, babalarının hasretine, çocukluklarının geçtiği sokaklara, dedelerinin, ninelerinin mezarına ve yarım kalmış hatıralarına doğru yola çıkıyorlar.
Gurbetçinin izni, dışarıdan görüldüğü gibi bir tatil değildir. O, dinlenme mevsimi değil; hasret mevsimidir. Çünkü gurbetçinin yolu asfaltla başlamaz; yüreğinde başlar. Bavulunu toplamadan önce özlemini toplar. Arabasına binmeden önce yıllardır içinde taşıdığı hasreti yüklenir. Yolculuğu kilometrelerle değil, bekleyişlerle ölçülür. Her virajın sonunda biraz daha memleket vardır; her mola yerinde biraz daha çocukluğu...
Bu yola ilk defa çıkanlar da vardır. Henüz birkaç yıl önce gelin olmuş, damat olmuş, hayatını Almanya'da kurmaya çalışan gençlerdir bunlar... Ama bu yolun gerçek yolcuları, saçlarını gurbet ellerde ağartanlardır. Bundan altmış yıl önce "birkaç seneliğine" diye yola çıkıp ömrünü gurbette tamamlayanlardır onlar. Onlar fabrikalarda çalışan, maden ocaklarında ter döken, inşaatlarda ömür tüketen, çocuklarını büyütürken anne ve babalarının yaşlandığını uzaktan seyretmek zorunda kalanlardır. Onlar için memlekete dönüş, yalnızca bir yolculuk değil; geçen zamana yetişme çabasıdır.
Yıllar geçtikçe bu yolun anlamı da değişir. İlk yıllarda gurbetçi, memlekete anne sıcaklığına koşar. Sonra çocuklarını dedeleriyle tanıştırmak için gider. Bir süre sonra yaşlanan anne ve babasının yanında biraz daha fazla kalabilmenin hesabını yapar. Derken bir gün gelir; memlekete vardığında ilk uğradığı yer baba ocağı değil, mezarlık olur. İşte o gün insan, gurbetin yalnızca kilometreden ibaret olmadığını anlar. Gurbet bazen, yetişemediğin son bakıştır. Tutamadığın son eldir. Duyamadığın son sestir.
Yüce Rabbimiz, anne ve babaya karşı vazifemizi şöyle hatırlatır:
"Rabbin, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilik etmenizi emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara 'Öf!' bile deme; onları azarlama ve onlara gönül alıcı güzel söz söyle." (İsrâ, 17/23)
Bu ayeti her okuyuşumda, Almanya'da yaşayan binlerce anne ve baba ile onların evlatları gelir aklıma. Çünkü gurbetçi, çoğu zaman bu emri yerine getirmek istemesine rağmen kilometrelerin engeline takılır. Telefonun diğer ucundan "Anne nasılsın?" demek, elini tutmanın yerini tutmaz. Görüntülü konuşmalar, bir babanın omzuna baş koymanın sıcaklığını vermez. İşte bu yüzden gurbetçinin izni, tatil değildir; anne ve babasına biraz daha evlat olabilmek için kendisine tanınmış kısa bir ömür parçasıdır.
Gurbetçinin memlekete dönüşü çoğu zaman bir saatle başlar. "Şu gün geleceğiz." denilir. Evlerde hazırlıklar günler öncesinden başlar. Anne mutfağa girer; oğlunun ya da kızının en sevdiği yemekleri yapar. Baba, belki ellinci defa bahçeyi dolaşır, eksik bir şey var mı diye bakar. Çocukluğunda üzerine oturduğu eski sandalye bile yeniden silinir. Çünkü gurbetten gelen evlat, o ev için sadece bir misafir değildir; yıllardır beklenen bir hasretin adıdır.
Kapı çalındığında ilk birkaç saniye, yılların özeti gibidir. Anne, evladına sarılırken yalnızca bugünü değil, onu uğurladığı günü de hatırlar. Baba, güçlü görünmeye çalışır ama gözleri çoktan konuşmaya başlamıştır. Torunlar dedelerine koşar. Evin duvarları yeniden çocuk sesleriyle çınlar. Birkaç saatliğine zaman sanki geriye döner. O evde yeniden sesler yükselir, sofralar kalabalıklaşır, çay bardakları ardı ardına sofrada yerini alır, dolar dolat boşalır. Fakat gurbetçi bilir ki bu güzellik uzun sürmeyecektir. Takvim işlemektedir. Dönüş günü, daha ilk günden yaklaşmaya başlamıştır.
Belki de bu yüzden gurbetçinin mutluluğunun içinde daima ince bir hüzün vardır. Çünkü kavuştuğu anda ayrılığı da düşünmeye başlar.
Yıllar geçtikçe bu kavuşmaların rengi değişir. Bir zamanlar kapıda bekleyen anne artık bastonla yürümektedir. Babanın sesi eskisi kadar gür çıkmamaktadır. Eller titremeye başlamış, saçlar bembeyaz olmuştur. Gurbetçi, her gelişinde zamanın anne ve babasından bir şeyler alıp götürdüğünü görür. İşte o zaman insan, ömrün ne kadar hızlı geçtiğini iliklerine kadar hisseder.
Kur'ân-ı Kerîm'in anne ve babaya iyilik emrini hatırlatan ayeti, gurbetçinin vicdanında daha farklı yankılanır:
"Rabbin, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilik etmenizi emretti..." (İsrâ, 17/23)
Bu ayet, yalnızca bir emir değildir; aynı zamanda zamanın kıymetini hatırlatan ilâhî bir uyarıdır. Çünkü anne ve baba beklemez. İnsan bazen işi bekletebilir, ticaretini erteleyebilir, hatta bazı hayallerini yıllarca sonraya bırakabilir. Fakat anne ve babanın ömrünü erteleyemez. Gurbetçinin yüreğini yakan da işte budur. Her dönüşünde kendi yaşlandığını değil, anne ve babasının biraz daha yaşlandığını görür.
Ne acıdır ki bir gün gelir, memlekete yapılan yolculuğun ilk durağı artık baba ocağı değil, kabristan olur.
Elinde bir bidon su...
Bir demet çiçek...
Dudaklarında Fâtiha...
Yüreğinde tarifsiz bir sızı...
Resûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü onlar size ahireti hatırlatır." (Müslim, Cenâiz, 106)
Gurbetçi kabristana yalnızca ölümü hatırlamak için gitmez. O, orada çocukluğunu arar. Annesinin sesini, babasının nasihatlerini, bayram sabahlarını, okul yolunda elinden tutulduğu günleri hatırlar. Kabir taşına dokunurken aslında toprağın altındaki anne ve babasına değil, kendi geçmişine dokunur.
Bazen yıllardır dökemediği gözyaşlarını orada döker. Çünkü bazı acılar, insanın içinde değil, mezar taşlarının başında dile gelir.
Artık sıla-i rahim de değişmiştir. Eskiden yaşayan akrabaları ziyaret etmekti sıla-i rahim. Şimdi hem yaşayanlara hem de ebedî âleme göç edenlere vefa göstermektir. Gurbetçi bunun için binlerce kilometre yol gelir. Çünkü bilir ki akrabalık bağı yalnızca aynı sofraya oturmak değildir; aynı zamanda aynı duayı paylaşabilmektir.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu gerçeği şöyle ifade eder:
"Kim rızkının genişletilmesini ve ömrünün bereketlenmesini isterse sıla-i rahimde bulunsun." (Buhârî, Edeb, 12; Müslim, Birr, 20)
Belki de bu hadisin en canlı örneği gurbetçilerdir. Onlar, binlerce kilometre yolu sadece dinlenmek için değil; annelerinin elini öpmek, babalarının gönlünü almak, akrabalarının kapısını çalmak, hastaları ziyaret etmek, çocuklarına dedelerinin mezarını göstermek ve kopmaya yüz tutmuş aile bağlarını yeniden kuvvetlendirmek için kat ederler.
Fakat bütün bunları üç hafta, bilemediniz dört ya da beş haftaya sığdırmak zorundadır. Bir ömre sığmayan hasret, birkaç haftaya nasıl sığabilir? Hangi evde yeterince oturabilirler? Hangi dostla doyasıya konuşabilirler? Hangi anneye evlatlıklarını tam anlamıyla gösterebilirler?
İşte gurbetçinin en büyük çaresizliği burada başlar.
Çünkü onun zamanı da hasreti gibi bölünmüştür.
Bir yanı Almanya'da kalmıştır.
Diğer yanı ise hâlâ memleketindedir.
Gurbetçinin memlekette geçirdiği günler, dışarıdan bakıldığında bayram sevinci gibidir. Oysa bu sevincin arkasında kimsenin görmediği başka bir hayat başlar. Bavullar daha tam açılmadan telefonlar çalmaya başlar.
"Abi, sen gelmişken; şu tapu işini de halledelim."
"Kiracı yine problem çıkardı."
"Çatının tamire ihtiyacı var."
"Arsanın sınırıyla ilgili mahkemelik bir durum olmuş."
"İnşaata bir bakıver hazır gelmişken."
"Arabayı da sanayiye götürelim."
"Bankaya da uğramamız gerekiyor."
"Şu evrakta da senin imzan lazım."
Henüz yol yorgunluğu bile geçmeden, gurbetçi kendisini çözülmesi gereken meselelerin içinde buluverir. Çünkü yıllardır memleketten uzakta olmanın bir bedeli vardır. Biriken işler, ertelenen meseleler ve bekleyen insanlar...
Elbette bunların çoğu hayatın tabiî akışıdır. Memlekette kalan kardeşler de yıllarca anne ve babaya bakmış, hastanelere taşımış, resmî dairelerde koşturmuş, evin yükünü omuzlamıştır. Onların da yorgunlukları, onların da fedakârlıkları vardır. Gurbetçinin görevi, bu emeği küçümsemek değil; onun kıymetini bilmektir.
Fakat gurbetçinin yükü de görünenden daha ağırdır be kardeş.
O, iki hayatı aynı anda yaşamaya çalışan insandır.
Bir tarafta Almanya'da bıraktığı işi, sorumlulukları ve çocuklarının geleceği...
Diğer tarafta memlekette bekleyen anne ve babası, akrabaları, evi, toprağı ve hatıraları...
Bir ömrü ikiye bölünmüştür onun.
Hiçbir yere bütünüyle ait olamaz o.
Hiçbir yükü tam anlamıyla yere de bırakamaz.
Bazen kardeşleri haklı olarak, "Biraz da sen ilgilen anneyle." der.
"Babayı bu hafta sen doktora götür."der.
"Biz bir yıldır uğraşıyoruz, biraz da sen kal."başında der.
Bu sözlerde çoğu zaman sitem değil, yorgunluk vardır.
Gurbetçi bunu bilir.
Çünkü o da kardeşlerinin ne kadar emek verdiğini görmektedir.
Ama tam da burada, vicdanıyla zaman arasında sıkışıp kalır.
Kalmak ister, kalamaz...
Orada işi beklemektedir.
Biraz daha oturmak ister, oturamaz...
Dönüş bileti yaklaşmaktadır.
Annesinin elini bırakmak istemez...
Ama çocuklarının okulu başlayacaktır.
Babasının yanında biraz daha kalmak ister...İster istemesine de.
Çalıştığı fabrikada, iş yerinde ya da kurumda izin süresi bitmektedir.
İşte gurbetçinin en büyük acılarından biri budur.
Gitse gidemez içi yanar...
Kalsa kalamaz işini kaybeder…
Devam edecek
Rüştü Kam
Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…