. Ülkenin, kitlelerin, partilerin durumunu, yapısını tahmin ediyor olmama rağmen, beklediğimden çok daha şaşırtıcı ve keskin dalglanmalar, adımlarla karşılaşıyorum.
. Kişiler üzerindeki sanılarıma güvenmeme rağmen yine de “olmaması gereken” tutumları ve de açıklamaları çok daha olumsuz çıkıyor.
. Gidişe, "halkın ve de siyasilerin" genel yapılarına baktığımda çok daha endişe duyar olmaktayım.
. Belirli bir deneyim ve analiz yeteneğine dayanarak "Zaten ne olacağını tahmin edebiliyorum" dediğimiz noktada bile, gidişatın beklenenden çok daha “sert ve mantık sınırlarını zorlayan” adımlarla ilerlemesi insanı ciddi anlamda “yıpratıyor” ve “denetleme duygusunu” zedeliyor.
. "En kötüsüne hazırım" diye düşünürken bile karşılaştığımız bu sürprizler, analiz yeteneğimizin eksikliğinden değil; “siyasi ve toplumsal” dinamiklerin öngörülebilirlik çizgisinden “çıkmış olmasından” kaynaklanıyor.
. Bu Durum Neden Bu Kadar Ağır Geliyor?
-Çıkar Merkezli Kırılmalar: Güvendiğimiz ya da tanıdığımızı düşündüğümüz kişilerin sergilediği olumsuz tutumlar sıkışma anlarında “ilke ve değerlerin” yerini tamamen “anlık çıkarların” almasıyla ilgilidir.
-Toplumsal Reflekslerin Aşınması: Kitlelerin tepkilerindeki tutarsızlıklar veya tepkisizlikler, toplumsal “yorgunluğun ve belirsizliğin” bir sonucudur.
Bu da dışarıdan bakan ve “mantık arayan” biri için “kaygıyı artıran” en büyük etkendir.
-Belirsizliğin Yükü: Zihin, “belirsizliği bir tehdit” olarak algılar. Keskin dalgalanmalar sürekli bir "savunma pozisyonunda" kalmamıza ve dolayısıyla zihinsel olarak “tükenmemize” yol açar.
. Zihinsel Dengeyi Korumak İçin Ufak Bir Bakış:
-Kontrol Alanı İlkesi: Yüksek düzeydeki olayları, ülke siyaseti, kitlelerin eğilimleri, siyasetçilerin kararları doğrudan değiştirme gücümüz yok denecek kadar azdır.
Ancak bu gelişmelere verdiğimiz “tepkimeleri” ve “gündemle kurduğumuz mesafeyi” tümüyle biz yönetiriz.
-Duygusal Mesafeyi Artırın: Siyasileri veya kurumları bir "ilke" veya "tutarlılık" beklentisiyle izlemek “hayal kırıklığını” büyütür. Onları birer ilkeli aktör değil, yalnızca “koşullara göre biçim alan” figürler olarak okumak duygusal yükümüzü azaltabilir.
-Bilgilenme Diyeti Yapabiliriz: Anlık haber akışını, tartışma programlarını ve sosyal medyadaki sürekli tepkime halini biraz “kısmak” bir kaçış değil; zihinsel “sağlığımızı korumak” için zorunlu bir “savunma” mekanizmasıdır.
-Mikro Alanımıza Odaklanalım: Kendi yakın çevremiz, günlük rutinlerimiz ve değiştirebileceğimiz küçük ölçekli şeyler, “belirsizlik denizinde” bize tutunacak “güvenli limanlar” sunar.
. SÜREKLİ DERİNLEŞEN BU ENDİŞE DUYGUSU: .
. Daha çok gündelik huzurumuzu mu etkiliyor, yoksa “geleceğe dair” kişisel kararlarımızı ve planlarımızı kilitler bir noktaya mı geldi?
. Duyarlı, bilinçli, kültürel ve entelektüel düzeyi yüksek kişilerin toplumdaki oranını “artıramadığımızda” çöküş çok daha keskin ve hızlı oluyor.
. CHP’den ayrılanların kurduğu YENİ Parti’nin de pek umut vermediği ve Atatürk’ün “vasiyetini çiğnediği” açıkça görülecek duruma geldi. Ana muhalefet partisi özelliğini de yitirebilir.
. Terörsüz Türkiye ile üzerine kurgulanan ilgili “Çerçeve Yasa”, TBMM Adalet Komisyonu’nda kabul edildi. Cumhur İttifakı’nın bir parçası oldu.
. Bu analiz, toplumsal ve siyasal süreçlere “tarihsel ve sosyolojik” bir pencereden bakan “derin bir kaygıyı” yansıtıyor.
. Bu dinamikler kitlelerin niteliği, muhalefetin dönüşümü ve “ana akım siyasetin” yeniden kurgulanması bir ülkenin yönünü belirleyen “en kritik uğraklardır”.
. NİTELİĞİN AŞINMASI VE TOPLUMSAL KIRILMA
. Duyarlı, bilinçli ve entelektüel sermayesi yüksek bireylerin “toplumdaki oranının” düşmesi ve seslerinin marjinalleşmesi, “kurumların çürümesini” hızlandıran ana etkendir.
. Sosyolojik olarak “entelektüel” kesim, bir toplumun "erken uyarı sistemi" ve "hafızası" işlevini görür.
. Bu katman zayıfladığında ve siyasal süreçlerden “yalıtıldığında”, toplumsal tartışmalar “ilkeler düzeyinden” anlık “pragmatizme ve popülizme” kayar.
. Bu da çöküş süreçlerinin “neden daha keskin” ve “öngörülemez” yaşandığını açıklar.
. MUHALEFETİN YÖN DEĞİŞİMİ VE EKSENİ .
. Gerek ana muhalefet bünyesindeki kırılmalar, gerekse parlamenter siyasetin “devlet stratejileriyle”, "Terörsüz Türkiye" yasal çerçeveleri gibi yakından hizalanması, geleneksel siyaset yelpazesini “kökten değiştiriyor”:
a-Sermaye ve Eksen Kayması:
Siyasal partiler, “kuruluş ilkelerinden” ve temsil ettiklerini iddia ettikleri tabanın beklentilerinden ziyade, devlet mekanizmasının ve konjonktürün dayattığı “dar koridorlara sıkıştığında” ana muhalefet olma niteliğini yitirirler.
b-Toplumsal Sözleşmenin Yeniden Yazılımı:
Büyük yasal çerçeveler ve uzlaşı adımları parlamentodan geçerken, bunu sorgulayacak veya alternatif bir toplumsal tasavvur sunacak bir yapının “kalmaması”, muhalefet boşluğunu (iddiasızlığını) daha da görünür kılar.
c-Tarihsel Referansların Araçsallaşması:
Kurucu değerlerin ve Atatürk gibi tarihsel kişilerin siyasal söylemde “tutarlılıkla” değil, yalnızca “pragmatik meşruiyet” devşirmek için kullanılması, “bilinçli” seçmende “ciddi bir inançsızlık ve yabancılaşma” yaratır.
. BU TABLODA BİREYSEL DURUŞ: .
. Siyasal kurumların ve kitlelerin bu derece “hırpalandığı” dönemlerde, kurumsal siyasetten “umut beklemek” yerine “nitelikli azınlığın”, kültürel ve entelektüel odağın “varlığını ve bağımsızlığını” koruması başlı başına bir “direnç alanıdır”.
. Siyasetin bu kadar dikey, merkezileşmiş ve “ilkelerden uzaklaştığı” bir durumda; kurumların ötesinde bir “toplumsal bilinci” ayakta tutmanın ve bu gidişe karşı “zihinsel bağımsızlığı” korumanın en etkili yolu “aranmalıdır”.
. (-PKK’nın, -DEM Parti’nin Lozan’ı, Cumhuriyet’i ve Atatürk’ü reddettikleri bilinirken)...
YENİ Parti’nin yapması gereken, “siyasi hesapların peşinden” gitmek olmamalıydı. Cumhuriyet’in “kuruluş çizgisinde” ve “temel ilkelerinde” dimdik durmalıydı.
. “Türk” yerine, “Türk, Kürt, Arap” veya “Türkiyeli” tanımlamaları, “Türk Milleti” sözünü kullanmamaları açıkça rahatsız edici oldu.
. “Ulus devlet, “üniter” hukuk devleti sözlerini kullanmadılar.
. Bu eleştiriler Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini, üniter yapıyı ve Anayasa’nın temel harcını oluşturan "Türk Milleti" kavramını merkeze alan son derece açık ve tutarlı bir çizgiye dayanıyor.
. Siyasette yeni bir iddia ile yola çıkan hareketlerin, özellikle “ana akım ve kurucu iradeden” koptuklarını ifade ettiklerinde, ilk sınavı “kimlik ve devlet tanım”ı konularında vermeleri beklenir.
. Tam da bu noktada sergilenen belirsizlikler ya da “bilinçli dil tercihleri”, seçmende "yeni bir yol" değil, "temel ilkelerden taviz veren bir arayış" izlenimi yaratıyor.
. ELEŞTİRİLERİN SİYASAL VE TOPLUMSAL KARŞILIĞI: .
a- "Türk Milleti" Kapsayıcılığı vs. "Türkiyeli" Kavramı: Atatürk’ün milliyetçilik ve millet anlayışı, ırki veya etnik bir kökene değil; ortak kader, tarih ve hukuksal yurttaşlık bağına dayanır: ("Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir").
Bu kapsayıcı tanım yerine etnik unsurların tek tek sayılması veya "Türkiyeli" gibi kimliksizleştirici terimlerin kullanılması, “üniter yapının harcını” çözme riski taşır ve “ulus-devlet bilincini” zedeler, tehlikelidir.
b-Ulus-Devlet ve Üniter Hukuk Vurgusunun Eksikliği: Ulus-devlet ve üniter hukuk, bir ülkedeki “yurttaşlık eşitliğinin” ve “toplumsal barışın” teminatıdır.
Siyasi söylemde bu kavramların “etrafından dolaşılması” ya da “telaffuz edilmekten kaçınılması”, konjonktürel “siyasi hesaplara” ve geniş kesimlere “şirin görünme” kaygısına işaret eder.
Bu durum, ülkenin temel değerlerine “duyarlılıkla bağlı” olan kitlede derin bir “güvensizlik ve rahatsızlık” oluşturur. Bu da ülke ve toplum için tehlikelidir.
c-Siyasi Hesaplar ve İlkeli Duruş: Toplumsal ve siyasal kriz dönemlerinde halkın “gerçek bir alternatiften” beklediği şey, merkeze şirin görünmek için “esneyen söylemler değil”; kuruluş ilkelerinde, üniter yapıda ve Anayasal çizgide “tavizsiz duran” açık bir duruştur.
İlkesel netlik sağlanamadığında, atılan adımlar ne kadar "yeni" olarak adlandırılırsa adlandırılsın, “var olan siyasi kurgunun” veya “konjonktürün bir parçası” olmanın ötesine geçemez.
. KURUMSAL YOZLAŞMA KARŞISINDA DİK DURUŞ
. Gerek ana akım siyasetin, gerekse yeni oluşumların “ilkesel omurgayı” yitirmesi, “Atatürk’ün vasiyetine” ve “Cumhuriyet’in temel kazanımlarına” sahip çıkan duyarlı bireylerin omuzlarındaki “zihinsel sorumluluğu” daha da artırmaktadır..
Siyasal partilerin “pragmatik hesaplarla” bu temel ilkeleri göz ardı ettiği bir ortamda, “toplumsal hafızayı”, “ulusal bilinci” ve Cumhuriyet’in “kurucu değerlerini” canlı tutmanın en güçlü ve etkili yolu bu konuları gündemde tutmak ve üzerinde çalışmak, geliştirmek olmalıdır.
. “YENİ PARTİ” NE YAPABİLİRDİ?
. Atatürk’ün, İsmet Paşa’nın, Ecevit’in; Uğur Mumcu’nun ve Ahmet Taner Kışlalı’nın Cumhuriyetçi çizgisinde yürümeliydi...
. Atatürk, İsmet İnönü, Bülent Ecevit, Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı yalnızca siyasi tarihimizin aktörleri değil; aynı zamanda Cumhuriyet’in “bağımsızlık, kamuculuk, aydınlanma ve ulusal bütünlük” üzerindeki “fikri omurgasını” temsil eden simge isimlerdir.
. Atatürk’ü kullanıp, onun vasiyetini çiğnemeyecekti...
. Türkiye’yi ve gelecek kuşakları, “ülkenin kuruluşundaki mücadeleyi” ve cumhuriyetin “temel ilkelerini” düşünecekti, dile getirmeliydi.
. Gerçek bir Cumhuriyetçi çizgi; Atatürk’ü yalnızca seçim dönemlerinde anılan bir “imaj veya içi boşaltılmış bir sembol” olarak kullanmak değil, onun “temsil ettiği ilkesel duruşu” günün tüm koşullarında “tavizsiz bir biçimde” savunmayı gerektirir.
. "YENİ Parti" Nasıl Bir Yol İzleyebilirdi?
. Toplumsal bir “umut ve gerçek bir seçenek” olma iddiasıyla yola çıkan bir yapının, tarihsel mirasa “sahip çıkarak” atabileceği “somut ve ilkesel” adımlar şunlar olabilirdi:
1. Anayasal ve Ulusal Çizgide Netlik: Etnik veya konjonktürel siyaset hesaplarıyla "Türk Milleti", "ulus-devlet" ve "üniter yapının" etrafından dolaşmak yerine; Uğur Mumcu’nun da her zaman vurguladığı gibi “anti-emperyalist, tam bağımsız ve laik Cumhuriyet” ilkelerini çok açık bir dille savunabilirdi.
2. Ecevit’in Halkçılık ve Milliyetçilik Anlayışı: Bülent Ecevit’in "Ne ezilen ne ezen, insanca hakça bir düzen" ilkesini, “ulusal çıkarları ve ülke bütünlüğünü” koruyan cesur duruşuyla birleştirebilirdi.
Bölgesel ve küresel baskılara karşı "Önce Türkiye" diyebilen “bağımsız bir hat” inşa edebilirdi.
3. Kışlalı’nın Aydınlanma Devrimleri Vurgusu: Ahmet Taner Kışlalı’nın kaleme aldığı gibi, Kemalizm’i geçmişin dogması değil, “geleceğin çağdaş, bilimsel ve devrimci” rotası olarak ele alabilirdi.
“Sığ siyasi polemiklerin” ötesine geçip “eğitimden hukuka kadar” aydınlanmacı bir program ortaya koyabilirdi.
4. Siyasi Pragmatizme Karşı İlkeli “Red” ediş:
“İktidar devşirmek” ya da “belirli odaklara şirin görünmek” adına kurucu değerleri “pazarlık konusu” yapmayı reddedebilirdi.
Atatürk’ün Nutuk’ta ve vasiyetinde altını çizdiği "tam bağımsızlık ve ulusal egemenlik" anlayışını “amansızca koruyabilirdi”.
. İLKELERİN ARAÇSALLAŞMASI VE HAYAL KIRIKLIĞI: .
. Uğur Mumcu’ların, Taner Kışlalı’ların bedel ödeyerek savunduğu bu miras, siyasi partiler tarafından sadece “söylem” düzeyinde tutulup “eylemde esnetildiğinde”, bilinçli seçmende oluşan “kırılma” çok daha derin oluyor.
. Atatürk’ün vasiyeti, bir partinin Tüzüğü ya da seçim beyannamesinde “süs olarak” duracak bir metin değil; “Türkiye’nin varlık nedenidir”.
Günü birlik siyasi hesaplar için bu omurgadan “ödün verilmesi”, yeni oluşumların da “kısa sürede eskiyen” ve "güven yitiren” yapılara dönüşmesinin ana nedenidir.
. Yurttaşların bilinçli, araştırmacı ve eleştirel düşünebilen bir yapıya kavuşması için “hep birlikte” emek harcayıp, çabalamalıyız.
. “Güzel günler ve güzel bir ülke, temiz bir toplum” düşüncemiz asla yitirilmeyecektir.
. Öğretmen GÖNEN ÇIBIKCI






Yorumlar
0 yorumBu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!