Kerata! Ne ilginç kelime değil mi?
Türkçede günlük konuşmalarımızın arasına öylesine yerleşmiş ki, çoğu zaman ne anlama geldiğini düşünmeden kullanırız. Oysa “kerata” sözcüğünün arkasında boynuzdan başlayıp insan ilişkilerine, oradan da siyasetin koridorlarına kadar uzanan oldukça ilginç ve biraz da muzip bir hikâye var.
“Kerata” sözü Türkçeye Yunancadan geçmiştir. Boynuz ve boynuzlu anlamına gelir. Hatta boynuzdan yapılan bazı eşyalar da zaman içerisinde “kerata” adıyla anılmıştır.
Örneğin eskiden şarap içilen bazı bardaklar veya maşrapalar boynuzdan yapılırdı. Bir de hepimizin bildiği, ayakkabıyı kolayca giymeye yarayan ayakkabı çekeceği vardır. İşte o da boynuzdan yapıldığında “kerata” diye anılırdı.
Yani “kerata” deyip geçmeyin; kelimenin kendisi bile başlı başına bir tarih taşıyor.
Gelelim geyik meselesine…
Erkek geyiklerde boynuz yalnızca başın üzerinde taşınan bir süs değildir. Boynuzun büyüklüğü, dallanıp budaklanması, adeta bir güç gösterisidir. Dişileri cezbetmek ve diğer erkeklere karşı üstünlük göstermek için kullanılır.
Üreme döneminde erkek geyikler farklı dişilerle çiftleşerek kendi genlerini gelecek nesillere aktarmaya çalışırlar. Doğanın kendi kuralları içerisinde devam eden bu mücadelede boynuz, erkeğin gücünü ve rekabet kabiliyetini gösteren önemli bir unsurdur.
Fakat bizim memlekette “boynuz” meselesi biraz farklıdır.
Halkımız bazen muzip, yaramaz, sevimli ama bir türlü kızamadığı insanlara:
“Seni kerata seni!” der.
Birden fazla kişiye söylendiğinde ise:
“Gelin buraya keratalar! Size baklava getirdim. Siz de şu ufak meseleyi halledin.” denebilir.
Buradaki “kerata” artık boynuzdan yapılmış ayakkabı çekeceği değildir. Sevimli bir takılmadır. Hafif bir sitemdir. Biraz muziplik, biraz da “sen ne işler çeviriyorsun bakalım?” iması vardır.
Ama işin bir de başka tarafı var.
Boynuz deyip geçmeyin!
Ben bu yaşıma kadar çok kerata, yani çok “boynuzlu” gördüm. Fakat gördüğüm bu boynuzluların çoğu geyiklere hiç benzemiyordu.
Geyik en azından doğanın kuralları içerisinde hareket ediyor.
Bizim bazı keratalar ise önüne gelenle çiftleşiyor!
Şimdi burada ister istemez insanın aklı siyasete gidiyor.
Türk siyasi hayatına şöyle bir bakın…
Kimin kiminle, ne zaman, hangi hesapla ve hangi koltuk uğruna yan yana geldiğini anlamak bazen öyle zor ki, insanın eline bir zooloji kitabı alıp siyasi fauna araştırması yapası geliyor.
Dün birbirine ağır sözler söyleyenler, bugün aynı masada oturabiliyor.
Dün “asla” diyenler, bugün “neden olmasın?” diyebiliyor.
Dün birbirine rakip olanlar, bugün aynı koltuğun etrafında kenetlenebiliyor.
Koltuk söz konusu olunca bazı kerataların boynuzları birdenbire dallanıp budaklanıyor!
Şimdi bu yazıyı okuyup da bazı siyasiler çıkıp:
“Bana boynuzlu mu demek istiyor?” diye sorarsa, vallahi bilemem.
Ben sadece “kerata” kelimesinin tarihini anlatıyorum!
Gerisini herkes kendi üzerine alıp almasın…
Zaten siyasetçinin en büyük meziyetlerinden biri de üzerine alınmaması gerekeni üzerine almamak, üzerine alınması gerekeni de hiç üzerine almamaktır.
Ama şu da bir gerçek:
Geyik boynuzunu taşıyor, kerata ise bazen boynuzun arkasına saklanıyor.
Üstelik bazıları koltuğa öylesine yapışmış durumda ki, onları o koltuktan ayırmak için ayakkabı çekeceği değil, neredeyse vinç gerekiyor.
İşte asıl dikkat edilmesi gereken keratalar bunlar!
Çünkü bunların boynuzu ne geyik boynuzuna benzer ne de boynuzdan yapılmış eski bir maşrabaya…
Bunların boynuzu bazen koltuk kadar sert, makam kadar parlak ve iktidar kadar yapışkandır.
Siz siz olun, kerataya dikkat edin.
Hele bir de koltuğa yapışmışsa…
Çünkü bazı keratalar yalnızca ayakkabı çektirmez; insanın sabrını da çeker!
Şimdi merak ediyorum: Sizin çevrenizde de “Seni kerata seni!” diyeceğiniz keratalar var mı?
Yoksa siz hiç kerata görmediniz mi?
Ben gördüm.
Hem de öyle çok gördüm ki…
İnsanlara bakınca geyikler masum geliyorlar!






Yorumlar
0 yorumBu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!