Almanya’da yaşananları yalnızca sıradan bir seçim sonucu olarak okumak büyük bir hata olur.

Çünkü bazen sandıktan çıkan sonuç, yalnızca bir partinin kaç oy aldığı meselesi olmayabilir, bir toplumun hangi yöne doğru yürüdüğünü de gösterir.

Bugün Almanya’da AFD 'nin geldiği nokta tam da böyle değerlendirilmelidir.

6 Eylül 2026’da Saksonya-Anhalt eyaletinde yapılan seçimlerde AFD yaklaşık yüzde 44 oy alarak açık ara birinci oldu. Bir önceki eyalet seçiminde yüzde 20,8 olan oy oranını iki kattan fazla artırdı. Bu, savaş sonrası Almanya açısından sıradan bir siyasi başarı olarak görülemeyecek ölçüde tarihî bir kırılma noktasıdır.

2025 Federal Almanya seçimlerinde AFD, ikinci oyların yüzde 20,8’ini aldı. 2021’de bu oran sadece yüzde 10,4’tü. Yani dört yıl içerisinde desteğini neredeyse ikiye katladı ve Federal Meclis’te 152 sandalye elde etti.

Tarihin bize öğrettiği en önemli gerçeklerden biri şudur:

Faşizm her zaman kapıyı kırarak içeri girmez.

Bazen de  sandıktan çıkar.

Bazen ekonomik sıkıntıları kullanır.

Bazen insanların korkularını büyütür.

Bazen toplumdaki öfkeyi göçmenlere, azınlıklara veya başka ülkelere yönlendirir.

Bazen kendisini “halkın gerçek sesi” olarak sunar.

Ve en önemlisi, başlangıçta kendisini normalleştirir.

İnsanları algılara alıştırır. 

Önce söylenen sözler sert gelir.

Sonra aynı sözler tekrar tekrar duyulur.

Bir süre sonra dün kabul edilemez bulunan düşünceler, bugün televizyonlarda ,medyada sıradan siyasi görüşlerden biri gibi tartışılmaya başlanır.

İşte asıl tehlike burada başlar.

Çünkü aşırı sağın en büyük başarısı yalnızca aldığı oy değildir.

"Toplumun kabul edilebilir olanla kabul edilemez olan arasındaki sınırını değiştirmesidir."

Enterasan bir şekilde,bu gelişmeler herhangi bir Avrupa ülkesinde yaşanmıyor.

Almanya’da yaşanıyor.

Nasyonal Sosyalizmin iktidara gelişinin, Avrupa’yı yakıp yıkan bir savaşın, milyonlarca insanın sistematik olarak yok edilmesinin yaşandığı ülkede…

Bu nedenle Almanya’daki aşırı sağ yükselişi yalnızca Alman iç politikasının konusu değildir.

Avrupa’nın meselesidir.

Hatta dünyanın meselesidir.

Elbette bugünün Almanya’sını 1933 Almanya’sıyla birebir eşitlemek tarihsel olarak yanlış olur. Almanya bugün güçlü kurumlara, anayasal denetim mekanizmalarına, federal bir yapıya ve köklü bir demokratik sisteme sahip.

Fakat tarihten ders çıkarmak, tarihin birebir tekrar etmesini beklemek değildir.

Tarihten ders çıkarmak,aynı tehlikeli işaretleri farklı biçimlerde ortaya çıktıklarında fark edebilmektir.

AFD konusunda Almanya’nın kendi kurumlarının yürüttüğü tartışmalar bile meselenin sıradan bir sağ-sol rekabetinden ibaret olmadığını gösteriyor. Federal Anayasayı Koruma dairesinin, AFD hakkındaki "aşırılıkçı"sınıflandırması mahkeme tarafından durdurulmuş olsa da, mahkeme parti içerisinde anayasa karşıtı eğilimlere ilişkin güçlü şüphelerin bulunduğunu belirtmiştir.

Dolayısıyla mesele, “sağcı bir parti seçim kazandı” cümlesinden çok daha büyüktür.

Ancak, bütün sorumluluğu AFD’ye yüklemek de kolaycılık olur.

Çünkü hiçbir siyasi hareket boşlukta büyümez.

İnsanların ekonomik geleceklerinden korktuğu, hayat pahalılığının arttığı, geleneksel partilere güvenin azaldığı, doğu ile batı arasındaki eşitsizlik hissinin devam ettiği bir ortam, radikal siyasi hareketlerin güçlenmesi için uygun bir zemin yaratır. Bakarsak,Saksonya-Anhalt seçimleri üzerine yapılan değerlendirmelerde ekonomik güvensizlik, yüksek yaşam maliyetleri ve mevcut siyasete duyulan büyük memnuniyetsizlik AFD’nin yükselişinin önemli nedenleri arasında gösteriliyor.

Bu nedenle AFD’ye oy veren milyonlarca insanın tamamını “faşist” olarak görmek de çözüm değildir.Tam tersine, bu insanların neden geleneksel siyasi sistemden uzaklaştığını anlamak gerekir.

Çünkü demokratik siyasetin görevi insanların gerçek sorunlarına çözüm üretmektir.

Göç politikasında hata varsa düzeltmek,ekonomik sorun varsa çözmek,güvenlik kaygısı varsa ciddiye almak,devlete güven azalmışsa yeniden inşa etmek gerekir.Çünkü demokratik partiler sorunları çözemezse, radikaller sorunları kendi siyasetlerinin yakıtına dönüştürür.

AFD nin iktidara yaklaşması sadece Almanyanın sorunu da değil . Unutmamak gerekir ki,

Almanya Avrupa Birliği’nin ekonomik ve siyasi merkezlerinden biridir.

Özellikle,Berlin’de yaşanacak radikal bir siyasi dönüşüm; Avrupa Birliği’nin göç politikasından Ukrayna’ya, Rusya ile ilişkilerden ortak Avrupa politikasına kadar birçok alanı değiştirebilir. AFD bugün Ukrayna’ya verilen desteğin sona ermesini ve Rusya ile ilişkilerin yeniden güçlendirilmesini savunuyor.

Dahası Almanya’daki başarılı bir aşırı sağ hareket, Avrupa’nın başka ülkelerindeki benzer hareketlere

"bugün parlamentoda bulunanlar, yarın hükümette olabilir,"mesajını verebilir. 

İşte bu nedenle Saksonya-Anhalt’ta yaşanan şey yalnızca bir eyalet seçimi değildir.

Demokrasi yalnızca sandık değildir.

Demokrasi aynı zamanda hukuk devletidir.

İnsan onurudur.

Azınlık haklarıdır.

Basın özgürlüğüdür.

Kuvvetler ayrılığıdır.

Ve iktidarın sınırlandırılmasıdır.

Bir hareketin oy alması onun bütün fikirlerini otomatik olarak demokratik yapmaz.Çünkü demokrasi, çoğunluğun istediği her şeyi yapabilmesi değil; "çoğunluğun iktidarının bile hukuk ve temel haklarla sınırlandırılmasıdır."

Bu nedenle “halk seçtiyse sorun yok” demek demokrasi kavramını sandığa indirgemektir.

Tarih bunun ne kadar tehlikeli olabileceğini defalarca göstermiştir.

Bugün Almanya’nın önünde hâlâ güçlü demokratik kurumlar vardır.

AFD henüz federal hükümeti yönetmemektedir.

Diğer büyük partiler AFD ile koalisyon kurmayı reddetmektedir ve Saksonya-Anhalt’taki büyük seçim zaferine rağmen AFD tek başına hükümet kuracak çoğunluğu elde edememiştir.

Dolayısıyla “faşizm Almanya’da iktidarı ele geçirdi”demek için henüz erken.Ancak tehlikeyi görmek için onun tamamen gerçekleşmesini beklemek  de büyük resmi ciddiye almamak demektir.

Yangını ciddiye almak için bütün evin yanmasını beklemek gerekmez.

Yani meselemiz, AFD’nin kaç oy aldığı değildir, konuşulması gereken, Avrupa’nın en güçlü ülkelerinden birinde toplumun neden giderek daha büyük bir bölümünün aşırı sağa yöneldiğidir.