"AfD'nin düşünce dünyası bana Nazi dönemini hatırlatıyor."
"Oyum AfD'ye" diyor.
"Neden?" diyorum.
Henüz dilimizi sökememiş bir "sağcı" arkadaş yaşanan süreci Suriye'den, Afganistan'dan, Ukrayna'dan ve hatta Türkiye'den gelen, daha yerinde ifadeyle doğup büyüdüğü ve hayatlarının kurulu olduğu toprakları terk etmek zorunda kalan insanlara bağlıyor, üstelik bu insanların ülkeye zarar verdiğini ileri sürüyordu. Söylediklerini sorguladığımda ise tam da vasata özgü klişe argümanları sıralıyor; tanık olduğu birkaç kötü olayı referans alıp itin, kopuğun, ipini koparanın Berlin'e geldiğini, bu asalak insanların çalışmak yerine devletten yardım aldığını ve her türlü kriminal olaya karıştıklarını söylüyordu.
Tüm göçmenleri aynı kefeye koymanın doğru olmadığını ve kendisinin de bir göçmen olduğunu hatırlattım. Ardından şartların değiştiğinde herkesin göçmen olabileceğini, göçmenliğin ve mülteciliğin evrensel bir insan hakkı olduğunu vurguladım. Derken "Ne istiyorsun? Hayattan beklentin ne?" diye sordum. Biraz bocaladıktan sonra "kimseye muhtaç olmadan, insan gibi yaşamak." dedi. Burada sesimi yükseltip "işte bu" dedim ve ekledim: "İstisnalar dışında -ki onların da altında mutlaka önemli sebepler vardır- senin beğenmediğin insanlar da, yani göçmenler de tam olarak aynı şeyi istiyor: İnsanca yaşamak."
Daha sonra asıl meselenin; savaşa, silaha ve militarizme yatırım yapan kötü iktisadi programlar ve bu vahşi kapitalist düzen olduğunu hatırlattım. Hayatı çalışan insanların kurduğundan, emekten ve sömürüden söz ettim. Göçmenlik eğer bir sorunsa, bunun daha dün Afrika'yı, Asya'yı, Ortadoğu'yu, Latin Amerika'yı ve dünyanın dört bir yanını işgal eden, oraları iliklerine dek sömüren ve bu ülkelerin geri kalmasına neden olan Batı'dan kaynaklandığını anlattım. Esasen göçmenliğin kökeninin o dönemlere uzandığını, bugüne kadar geldiğini ve asıl sorumlunun Batı olduğunu vurguladım.
Bunları bir bir dile getirdim, Lakin ne gam, vasatın "ama"sı bitmiyor...
AfD'yi haklı bulan ve "sol"dan görünen bir başkası ise şunları söylüyordu: "Biz yıllarca sola, yeşilllere oy verdik, burunlarından gelsin. AfD'nin bu kadar yükselmesinde onların da rolü var." Bu makul sözlerin arkasından söyledikleri ise bir başka vasatla karşı karşıya olduğumuzu ortaya koyuyordu: "Yıllarca Romen, Bulgar, Afrikalı ne varsa doldurdular ülkeye. Şimdi de sapık zihniyetli Afgan, Suriyeli ve Ukrayna'dan gelenler için uğraşıyorlar. Sizlerden bir cacık olmaz. Size oy verenlerin yüzde 70'i devletten geçiniyor. İnşallah AfD gelir ben de dahil hepimizi sürerler."
İmla hatalarını düzeltip lümpenlere özgü sözcükleri ayıkladığım bu cümleler, Berlin Alevi Televizyonu genel yayın yönetmeni İsmail Erol'un Die Linke'nin Berlin Eyalet adayı Elif Eralp ile yaptığı söyleşinin altına düşülmüş. Berlin Alevi Toplumu/ Cemevi'nin Facebook sayfasında yayınlanan bu söyleşinin altına yapılan bir başka yorumsa şunları söylüyor: "İnsan hakları diye diye o kadar ipsiz sapsız, hırsız, tecavüzcü ve tacizci mülteciyi siz doldurdunuz ülkeye."
Buna benzer yorumların dışında bir de şu tür yorumlar yapılıyor: "İslamcıları başımıza bela eden, onlara Alman vatandaşlığı dağıtan sol partiler." AfD'nin aşırı ırkçı ve aşırı sağcı olduğunu ifade eden bir başka yorumsa "fakat" diyerek şu cümleleri kuruyor: "Almanya başta olmak üzere Avrupa genelinde çok tehlikeli kriminal ve aşırı radikal islamcılar bu ülkeden temizlenmeli."
Son tahlilde içinde "ırkçılık" ve "ayrımcılık" olan ve buna bağlı olarak "göçmen düşmanlığı" barındıran bu yaklaşımlar, maalesef başka bir zaafı da beraberinde getiriyor. Gayet doğal olan İslam'ın ve dinin eleştirilmesi, sorgulanması ile Müslümanlara yönelik düşmanlık arasında bir fark olduğu unutuluyor. Yeri gelmişken tekrar altını çizelim: Masum insanları sırf Müslüman olduğu için aşağılamak, dışlamak, ötekileştirmek veya tüm müslümanları terörizm, şiddet ve köktendincilik ile özdeşleştirmek yanlıştır. Bu tür tutumlar ayrımcılıktır, İslamofobidir ve insanlık dışıdır.
Görüldüğü gibi farklı siyasi görüşlere sahip, Türkiye'den gelmiş ya da Türkiye kökenli bazı insanların, alenen ya da sehven AfD'yi makul, hatta haklı gören paylaşımlar yaptıklarına tanık oluyoruz. Keza, kimi zaman doğrudan Afd'nin söylemlerini tekrarlayan, kimi zaman da ona yönelik eleştirileri "ama"larla etkisizleştiren sözler duyuyoruz. Şimdi ise ortaya koyduğu gazetecilik pratiği, verdiği pozlar ve söyleşinin muhteviyatı itibarıyla AfD'nin sözcülüğünü yapıyormuş izlenimi veren bir başka örneğe, Medya.Berlin'in, AfD'nin Berlin eyalet adayı Kristin Brinker ile yaptığı söyleşiye bakalım.
Öncelikle söyleşinin uluslararası gazetecilikte yaygın olan soru-cevap fotmatından farklı bir üslupta sunulduğunu hatırlatalım. Daha açık ifadeyle söyleyecek olursak soru ve cevaplar metin içinde belirgin bir biçimde ayrıştırılmamış. Bu da söyleşinin okunmasını ve içeriğinin anlaşılmasını güçleştiriyor. İkinci olaraksa, soruların bir kısmının cevapları içinde barındırdığını, bir kısmının ise cevabı neredeyse hazır biçimde sunduğunu, tabiri caizse, cevaplayana "pas atan" bir nitelikte olduğunu söyleyebiliriz.
"Neden Afd?" Medya.Berlin genel yayın yönetmeni Mustafa Ekşi'nin ilk sorusu bu. Brinker bu soruya şöyle cevap vermiş: "Siyaset aslında hiçbir zaman planım değildi." demiş ve eklemiş: AfD'nin 2013 yılında kurulmasıyla birlikte siyasi sürece dahil olduklarını, eşinin Berlin'de partinin ilk eyalet başkanı olduğunu, onu bu süreçte hep desteklediğini ve zaman içinde kendisinin de siyasete katıldığını söylüyor.
Bu cümlelerden Brinker'in partiye katılıp siyasete atılmasında eşinin etkisi olduğu izlenimi çıkıyor. Dolayısı ile Ekşi'nin tam bu noktada araya girip şu soruyu sorması mümkün olabilirdi. "Öyle görülüyor ki, siyasete atılmanızda eşinizin bir payı olmuş. Bu konuda ne söylemek istersiniz?"
Ekşi daha sonra Brinker'e Sachsen-Anhalt'taki AfD'nin başarısını soruyor. Brinker ise bunun yalnızca AfD'nin başarısından kaynaklanmadığını, insanların gelecekleri konusunda ciddi endişeleri olduğunu söylüyor. Tam bu sırada ise şu soru sorulabilirdi: "Sizce bu endişelerin başlıca nedeni nedir? Göç ve sığınma politikası mı, ekonomik sorunlar mı, yoksa seçmenin siyasi partilere olan güvenini kaybetmesi mi?"
Genel yayın yönetmeni söyleşinin bir yerinde AfD yönetimi devralırsa Türkiye kökenli insanlar açısından somut olarak nelerin değişeceğini soruyor. Brinker ise Türkiye kökenlileri ayrıca bir kategori olarak görmediğini, onların da diğer Berlinlilerle aynı sorunları yaşadığını söylüyor. Tam burada Ekşi'nin şu soruyu sorması mümkün olabilirdi: "Öyleyse Türkiye kökenli Berlinliler açısından özellikle değişecek bir şey olmayacak mı?"
Konuşmanın bir yerinde Brinker, Hermannstraße'de Türkiye kökenli insanlarla konuştuğunu, onların vergi gelirlerinin dünyanın farklı bölgelerine dağıtılmasından rahatsız olduklarını ve kamu kaynaklarının Almanya'nın kendi alt yapısına daha fazla harcanmasını istediklerini anlatıyor. Tam burada şu soruyu sormak çok anlamlı olabilirdi: "Bu görüşmelerden hareketle Türkiye kökenli Berlinlilerin genel olarak böyle düşündüğünü mü söylüyorsunuz? Peki, söz konusu vergi gelirleri nelerdir ve nereye aktarılıyor?"
Bunun dışında, yine nükleer enerjinin yeniden gündeme getirilmesini isteyen Türkiye kökenli kişilerden söz edince araya girip şu soru sorulabilirdi: "Nükleer enerjinin yeniden gündeme getirilmesini görüştüğünüz kişiler mi talep etti? Peki, siz nükleer enerjiyi gerçekten savunuyor musunuz?"
"Aşırı sağ konusunda sınırınız nerede?" Ekşi'nin sorduğu sorulardan biri de bu. Brinker ise bu soruya her türlü aşırılığı reddettiklerini söyleyerek cevap veriyor. Tam bu sırada şu soru oldukça önemli olabilirdi: "Peki sizin için aşırı sağ hangi noktada başlıyor? Sadece siyasi şiddet söz konusu olduğunda mı? Yoksa ırkçı, homofobik, ayrımcı ve yabancı düşmanı söylemler de sizin için aşırı sağ kapsamında değerlendiriliyor mu?"
Elbette bu tür sorular çoğaltılabilir. Daha doğrusu, söyleşinin kendi akışı içinde araya girilerek pek çok soru bulunabilir. Ancak genel olarak baktığımızda, söyleşinin yeterince derinleşmediği ve Brinker'i bazı konularda cevap vermeye zorlayacak can alıcı soruların eksik kaldığı söylenebilir.
Örneğin "Partide Björn Höcke'den sizi ayrıran somut fark nedir?" diye sorulabilirdi. Ya da: "AfD'ye 2013 yılında katılan bir çok isim, partinini giderek radikalleştiğini düşünerek ayrıldı. Siz neden ayrılmadınız?" Bir başka soru da şöyle olabilirdi: "Sizin için kim Berliner'dir? Berlin'de kaç yıl yaşamış biri Berliner sayılır?"
Bir başka konu ise gazeteci-siyasetçi arasındaki mesafe. Brinker'in söyleşi sırasında Medya.Berlin'in AfD'nin basın dağıtım listesine dahil olmayı teklif etmesi de ayrıca tartışmaya hayli açık bir husus. Bir siyasetçinin, kendisiyle röportaj yapan gazeteciye böyle bir teklifte bulunması belki de skandaldır. Dahası, söyleşi sonrasında birlikte çekilen fotoğrafların sosyal medyaya servis edilmesi de dikkat çekici. Gazeteciler ve siyasetçiler arasında belirli bir mesafenin korunması, gazetecinin bağımsızlığı ve kamuoyundaki güvenilirliği açısından oldukça önemlidir.
Tüm bu sorular ve değindiğimiz hususlar hayli önemli olmakla birlikte tartışılabir. Farklı açılardan değerlendirilebilir. Ancak sonunda karşımıza yalnızca seçim vaatleri ve siyasi polemiklerden ibaret olmayan, Almanya'nın Nazi geçmişi nedeniyle çok daha ağır bir tarihsel bağlam içinde yükselen bir parti var. Üstelik bu partinin söylemleri, siyasi bir tartışmanın ötesinde, toplumda ciddi korku ve endişe yaratabilecek nitelikte. Mesela AfD'nin seçim kampanyası sırasında "Milyonları sınır dışı etmeliyiz" diyebilmesi, bu endişeyi anlamak için başlı başına bir örnektir...
Belki de bu noktada, Holokost'tan sağ kurtulan Henriette Kretz'in bir seçim öncesinde yaptığı şu açık uyarıyı hatırlamak gerekiyor. Kretz, AfD'nin düşünce dünyasının kendisine Nazi dönemini hatırlattığını, "Deutschland über alles" anlayışının ve bazı insanların diğerlerinden daha değersiz görülmesinin kendisini, milyonlarca insanın sistematik biçimde yok edildiği o korkunç döneme götürdüğünü söylemişti.
Engin KABAN
Berlin, 13 Eylül 2026






Yorumlar
0 yorumBu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!