Elif Eralp Berlin'de Birinci Oldu; Ne de Güzel Oldu
Sevinmek hakkımız. Hem de gönülden sevinmek. Ama şımarmadan. Kimseye tepeden bakmadan. Kimseyi ötekileştirmeden. Çünkü bizim hikâyemiz dün başlamadı. Almanya ile Türklerin hikâyesi de 1961'de başlamadı. Çok daha eskilere gidiyor.
Rivayet edilen tarihî kayıtlara göre Selçuklu ordusunda görev yapan Mehmet Sadık Selim Sultan, 13. yüzyılın sonlarında Haçlılar tarafından esir alındı. Yollar onu Halep'ten Beyrut'a, oradan Kıbrıs'a, Cenova'ya ve nihayet Almanya'ya kadar getirdi.
Sonra başka Türkler geldi bu topraklara. 1683 Viyana Kuşatmasının ardından esir alınarak getirilen Osmanlılar oldu. Bazıları vaftiz edildi. Bazıları saraylarda görev aldı. Bazıları burada evlendi, çor çocuk sahibi oldu. Burada öldü. Buraya gömüldü.
Sonra tüccarlar geldi. Öğrenciler geldi. Subaylar geldi. Mühendisler geldi. Doktorlar geldi.
Ve takvimler 30 Ekim 1961'i gösterdiğinde bu defa başka bir kapı açıldı. Türkiye ile Federal Almanya arasında İşgücü Anlaşması imzalandı. Onlara bir isim verdiler: Gastarbeiter. Misafir işçi. Aslında kelimenin içinde her şey vardı. İşçiydiler. Ve misafirdiler. Yani çalışacaklar, para kazanacaklar, Alman ekonomisine katkıda bulunacaklar ve sonra memleketlerine döneceklerdi.
Öyle olmadı. Geldiler. Madenlere indiler. Fabrikaların kapısından girdiler. Ford'da, Mercedes'te, Siemens'te çalıştılar. Demir döktüler. Kömür çıkardılar. Gece vardiyasına kaldılar. Almanca bilmiyorlardı. Ceplerinde sözlük taşıdılar. Bazen anlatamadılar dertlerini. Bazen anlamadılar kendilerine söyleneni. Tahta bavulları vardı. İşçi yurtlarında kaldılar. Memlekette bıraktıkları çocuklarının fotoğraflarını dolaplarının kapağına astılar.
Bir gün döneceklerdi. Hep öyle söylediler. Biraz para biriktireceklerdi. Bir ev alacaklardı. Bir traktör alacaklardı. Sonra döneceklerdi. Dönemediler. Çünkü hayatın hesabı insanın hesabına uymadı.
Ardından eşleri geldi. Çocukları geldi. Aileler kuruldu. Mahalleler oluştu. Camiler açıldı. Dernekler kuruldu. Bakkallar, lokantalar, işyerleri açıldı. Çocuklar okula başladı. O çocukların çocukları üniversiteye gitti. Doktor oldular. Mühendis oldular. Öğretmen oldular. Hâkim oldular. Avukat oldular. Profesör oldular. Milletvekili oldular. Belediye Başkanı oldular. Bakan oldular. Ve sonunda başbakan oldular.
Cem Özdemir, 13 Mayıs 2026'da Baden-Württemberg Eyaleti Başbakanlığı görevine seçildi. Bir işçi göçü hikâyesinin nerelere ulaşabileceğinin sembollerinden biri oldu.
Şimdi Berlin'de yeni bir sayfa açılıyor. 20 Eylül 2026 Berlin Eyalet seçimlerinde Elif Eralp'in başını çektiği Die Linke yüzde 25,7 oyla seçimin birinci partisi oldu. Elif Eralp kendi seçim bölgesinde de yüzde 50,4 oy alarak doğrudan Berlin Temsilciler Meclisi'ne seçildi. Şimdi önünde koalisyon görüşmeleri var. Ardından Berlin Temsilciler Meclisi'nin seçeceği Eyalet Başbakanlığı makamı var. Henüz o koltuğa oturmadı. Ama kapı ardına kadar açıldı.
İşte ben buna seviniyorum. Partisine oy verdiğim veya onun bütün siyasî düşüncelerini paylaştığım için değil. Mesele benim için bundan daha büyük. Bir göç hikâyesinin vardığı yere bakıyorum. Bir zamanlar Almanca bilmeyen annelerin ve babaların çocuklarının, torunlarının bugün Almanya'nın yönetiminde sorumluluk alabilecek noktaya gelmesine bakıyorum. Ve seviniyorum. Ne de güzel oldu diyorum.
Çünkü Almanya artık yalnız Hans'ın, Helmut'un, Wolfgang'ın Almanya'sı değildir. Ayşe'nin de Almanya'sıdır. Mehmet'in de. Fatma'nın da. Cem'in de. Elif'in de. Bu ülkede yarım asrı aşkın süredir yaşayan, çalışan, vergi veren, çocuk yetiştiren, üreten ve bu ülkenin yükünü omuzlayan milyonların da Almanya'sıdır. Türkler artık bu ülkenin geçici misafirleri değildir. Bu toplumun kalıcı unsurlarından biridir.
Burada üzerinde özellikle durmamız gereken başka bir gerçek daha var. Almanya'nın tarihî ve kültürel kökleri büyük ölçüde Hristiyanlıkla şekillenmiştir. Almanya'daki Türk toplumunun büyük çoğunluğu ise Müslümandır. Kur'an, Hristiyanları ve Yahudileri Ehl-i Kitap diye isimlendirir. Müslümanlar da kendilerini Hz. İbrahim'e, Hz. Musa'ya, Hz. İsa'ya ve Hz. Muhammed'e uzanan vahiy geleneğinin devamında görürler. Yani birbirimize bütünüyle yabancı değiliz. Aynı değiliz elbette. İnançlarımız arasında önemli farklılıklar vardır. Fakat birbirimizi tanımaya, birbirimize adaletle davranmaya ve iyilikte buluşmaya yetecek kadar da ortak değerimiz vardır.
Hele bugün… Irkçılığın, yabancı düşmanlığının, antisemitizmin, İslam düşmanlığının ve ötekileştirmenin yeniden yükseldiği bir dünyada bunun kıymeti daha da büyüktür. Hristiyan ile Müslümanın birbirinden korktuğu değil; birbirinin hukukunu koruduğu bir Almanya… Kilisenin camiden, caminin kiliseden rahatsız olmadığı; aksine haksızlık karşısında birbirinin yanında durabildiği bir Almanya… İnsanları kökenlerine göre ayırmayan, farklılıkları tehdit değil zenginlik kabul eden bir Almanya… İşte dünyaya verilebilecek en güzel cevaplardan biri budur.
İncil'in Dağ Vaazı'nda Hz. İsa'nın şu sözü aktarılır: “Ne mutlu barışı sağlayanlara; çünkü onlara Tanrı'nın çocukları denecek.” (Matta 5:9). Kur'an ise insanlığın farklı milletler ve topluluklar halinde yaratılmasının hikmetini şöyle açıklar: “Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık; tanışasınız diye sizi halklara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerliniz, O'na karşı sorumluluğu en fazla olanınızdır.” (Hucurât, 49/13).
Dikkat edelim: Kur'an “tanışasınız diye” diyor. Kavga edesiniz diye değil. Birbirinizi aşağılayasınız diye değil. Birbirinizin ülkesini, dilini, rengini veya inancını küçümseyesiniz diye hiç değil. Tanışmak… Anlamak… Birbirinin hukukunu gözetmek… İşte Almanya'nın geleceğinde Hristiyanların ve Müslümanların birlikte başarabilecekleri en önemli işlerden biri de budur.
Belki Almanya'nın önünde tarihî bir imkân vardır. Hristiyanı, Müslümanı, Yahudisi, inananı ve inanmayanıyla; Almanı, Türkü ve başka köklerden gelen milyonlarıyla ortak hukuk altında huzur içinde yaşayabilen bir toplum oluşturmak. Kimsenin dininden vazgeçmesini istemeden. Kimsenin kimliğini eritmeden. Aynılaşmadan birlikte yaşayabilmek. Asıl medeniyet işte budur.
Türklerin siyasette daha fazla sorumluluk almalarını bu nedenle yalnızca “Türklerin başarısı” olarak okumak eksik olur. Bu, aynı zamanda Alman demokrasisinin de sınavıdır. Bir ülkede göçmen olarak işe başlayan bir insanın torunu, bir gün o ülkenin yönetiminde söz sahibi olabiliyorsa orada sosyal hareketlilik adına dikkate değer bir hikâye vardır. Fakat o makama gelen kişinin de kendisini yalnız Türklerin, yalnız Müslümanların veya yalnız kendisine oy verenlerin temsilcisi olarak görmemesi gerekir. Devlet yönetmek, herkese adaletle yaklaşmayı gerektirir.
Aidiyet de zaten budur. Bir ülkeye ait olmak yalnızca o ülkenin nimetlerinden faydalanmak değildir. O ülkenin derdiyle dertlenmektir. Vergisini vermektir. Hukukuna saygı göstermektir. Komşusunu sahiplenmektir. Çocuğunun eğitimine kafa yormaktır. Sokağına sahip çıkmaktır. Yanlış gördüğünde konuşmak, doğru gördüğünde desteklemektir. Ve gerektiğinde elini taşın altına koymaktır.
Bugün artık o taşın altına daha fazla elimizi koymak zorundayız. Çünkü dünya değişiyor. Hem de baş döndürücü bir hızla. Yapay zekâ, dijitalleşme, robot teknolojileri, biyoteknoloji, iklim değişikliği, göç, yaşlanan nüfus, enerji meselesi, savaşlar, yeni yoksulluk biçimleri ve yeni yalnızlıklar… İnsanlık yeni bir çağın kapısında. Bunu görmek lkazım.
Bu yeni dünyayı yalnızca teknolojinin gözüyle okumak yetmez. İnsanın gözüyle de okumak gerekir. Ahlâkın gözüyle. Vicdanın gözüyle. Farklı kültürlerin birikimiyle. İşte tam burada Almanya'daki Türklerin önünde tarihî bir sorumluluk bulunduğuna inanıyorum. Çünkü biz iki dünyanın tecrübesini taşıyoruz. Doğu'yu biliyoruz. Batı'yı biliyoruz. İstanbul'u biliyoruz. Berlin'i biliyoruz. Anadolu'nun mahallesini de biliyoruz, Avrupa'nın metropolünü de. Dedemizin hikâyesini de biliyoruz, torunumuzun dijital dünyasını da.
Bu küçümsenecek bir birikim değildir. Tam tersine Almanya'nın geleceği için büyük bir zenginliktir. Dijitalleşen dünyaya Türklerin gözüyle de bakabilmek; kendi tarihî ve kültürel birikimimizi Alman toplumunun bilim, hukuk, disiplin ve demokratik tecrübesiyle buluşturabilmek büyük bir imkândır. Almanya'nın geleceğinin inşasında bizim de aklımızın, emeğimizin, kültürümüzün, inancımızın ve vicdanımızın bulunması gurur vericidir.
Bizim çocuklarımızın görevi artık sadece “başarılı bir göçmen” olmak değildir. Daha fazlasıdır; Almanya'nın geleceğinin inşasına katkıda bulunmaktır. Bilimde, teknolojide, sanatta, eğitimde, ekonomide, siyasette ve en önemlisi ahlâkta. Çünkü teknoloji büyürken insan küçülürse bunun adına ilerleme diyemeyiz. Yapay zekâ gelişirken vicdan gerilerse insanlık kazanmış olmaz. Dijital dünya sınırları kaldırırken insanlar birbirlerine yabancılaşıyorsa ortada düşünmemiz gereken ciddi bir mesele vardır.
Belki bizim tarihî tecrübemiz tam da burada işe yarayacaktır. Aileyi bilen, komşuluğu bilen, dayanışmayı bilen, büyüğe hürmeti, küçüğe merhameti bilen, aynı sofranın etrafında oturmayı bilen bir kültürün çocukları olarak modern Almanya'ya söyleyecek sözümüz olmalıdır. Ama önce kendimiz o değerleri yaşayacağız.
İşte Elif Eralp'in Berlin seçimlerinde elde ettiği başarıya ben biraz da buradan bakıyorum. Berlin'in 2026 bütçesi yaklaşık 45,5 milyar Euro. Eğer koalisyon görüşmeleri sonunda Elif Eralp Berlin Eyalet Başbakanlığına seçilirse, yaklaşık dört milyon insanın yaşadığı bir dünya şehrinin hükümetinin başında büyük bir siyasî sorumluluk üstlenecek. Kolay değil. Böyle bir şehri yönetmek makam sahibi olmak değildir. Vebal almaktır.
Onun için sevincimizin yanına duamızı da koyalım. Başarılı olsun. Adaletli olsun. Liyakati esas alsın. Kendisini yalnızca kendisine benzeyenlerin değil, bütün Berlinlilerin sorumluluğunu taşıyan bir siyasetçi olarak görsün. Türk kökenli olması bizim için bir sevinç sebebi olabilir. Fakat başarılı olup olmadığının ölçüsü kökeni değil, yaptığı iş olacaktır. Bunu da unutmayalım.
Çünkü bizim ihtiyacımız sembollerden daha fazlasıdır. Başarılı insanlara ihtiyacımız var. Ahlâklı insanlara. Adaletli yöneticilere. İşini bilenlere. Kamu malına kendi malından daha fazla hassasiyet gösterenlere. İnsanı kimliğine göre değil, insan olduğu için değerli görenlere.
Onun için sevinelim. Ama şımarmayalım. “Berlin'i Türkler aldı” gibi anlamsız hamasetlere hiç girmeyelim. Kimse bir yerleri almadı. Kimse birilerini yenmedi. Berlin yine Berlin. Almanya yine Almanya. Sadece bu ülkenin hikâyesine yeni insanlar katıldı. Bir zamanların misafirlerinin çocukları artık evin sorumluluğunu paylaşmaya başladı.
Bence asıl güzel olan budur.
Dedelerimiz fabrikalarda Almanya'nın kalkınmasına omuz verdiler. Babalarımız dükkânlar açtılar. Annelerimiz fabrikalarda çalışırken çocuk büyüttüler. Biz dernekler kurduk. Camiler yaptık. Gazeteler çıkardık. Çocuklarımız üniversitelere gittiler. Şimdi torunlarımız laboratuvarlarda, hastanelerde, şirketlerde, üniversitelerde, parlamentolarda ve hükümetlerde görev alıyorlar.
Hikâye devam ediyor.
1279'dan 1683'e… 1961'den 2026'ya…
Uzun bir yol.
Bir zamanlar bize, “Hoş geldiniz, misafir işçiler” denilmişti. Bugün ise çocuklarımızın önünde başka bir cümle duruyor:
Hoş geldiniz değil… Sorumluluk alın.
Çünkü artık misafir değilsiniz.
Bu ülkenin geleceğinde sizin de emeğiniz, sözünüz ve sorumluluğunuz var.
Cem Özdemir Baden-Württemberg'de… Elif Eralp Berlin'in kapısında… Yarın başka isimler başka şehirlerde. İsimlerin önemi yok. Önemli olan yolun açılmasıdır. Ve o yolda yürüyenlerin nereden geldiklerini unutmamasıdır.
Hristiyanıyla, Müslümanıyla, Yahudisiyle; inananıyla, inanmayanıyla el ele vererek daha adaletli, daha huzurlu ve daha insanca bir Almanya inşa edebilirsek, bundan yalnız Almanya kazanmaz.
Irkçılığın yeniden sesini yükselttiği dünyaya da güzel bir cevap vermiş oluruz.
Sevinelim.
Şükredelim.
Çalışalım.
Ama asla şımarmayalım.
Çünkü asıl başarı makama gelmek değil;
o makamdan ayrılırken arkanızdan “İyi ki gelmişti” dedirtebilmektir. Yolun açık olsun Elif. Duamız seninledir…
Rüştü KAM
21.09.2026 – BERLİN






Yorumlar
0 yorumBu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!