Yaz tüm güzelliğini takıp takıştırmış. Aylardan temmuz. Ferah, rahat ve rengârenk giysiler içinde çoğunluğu genç insanlarla tren cıvıl cıvıl. İçimde, yine nereden geldiğini bilmediğim bir sevinç peyda oluyor. Mevsimin etkisi olsa gerek. Yahut pırıl pırıl mavi gökyüzünün. Yahut her şeye rağmen kitap okuyan insanların. Belki de içtenliği yüzlerine vurmuş sevimli ve pek şık yaşlı çiftin, tebessüm edip selam vermesi. Yahut sıkışıp bana yer açmaya çalışan neşeli bir arkadaş grubunun. Belki de -her şeye rağmen- gürül gürül akan hayatın...
Trenden inip mekâna gelmem beş dakika sürüyor. Ancak beni sergi salonundan çok bir 'mahalle evi' karşılıyor. Hummalı yemek hazırlığı, büyük bir masanın etrafına toplanmış dikiş diken, sohbet eden kadınlar, telefona dalmış adamlar, önüne kitap defter açmış ders çalışanlar, giren çıkan ve ortada koşturan çocuklarla tam bir mahalle evi.
Soyutlayıp kendimi ortamdan sergiyi geziyorum. Sonra bitirdiğim yerden tekrar başladığım yere dönüyorum. İlk dikkatimi çeken hususu test etmek için orada bulunan bir insandan ricada bulunuyor, sergiyi birlikte gezmeyi teklif ediyorum. Beni kırmıyor ve birlikte gezdiğimiz bir grup fotoğrafın ardından 'nasıl buldunuz?' diye soruyorum. Bir an yüzüne konan mahcubiyetin yerini tebessüm alıyor ve 'doğrusu ben pek anlamam ama bana resimler biraz karanlık geldi' cümlesini kuruyor. 'Harikasınız!' demekten kendimi alamıyorum ki serginin önemli bir zaafını böylelikle teyit etmiş oluyoruz.
Elbette ki serginin zaafı yalnızca fotoğrafların -genel olarak- koyu basılması ve daha ilk bakışta göze çarpıyor ki fotoğrafların eğreti sergilenmesi değil. Ancak bu bahse geçmeden önce fotoğraf ve onun muhteviyatı üzerine birkaç cümle etmek, konu fotoğraf sergisi olunca elzem görünüyor. Bir dil, disiplin ve sanat aracı olan fotoğraf, çağımızın en önemli iletişim aracı olarak baş köşeyi tutuyor. İçinde zamanı barındırması veya başka deyişle zamana tanıklık etmesi ise onu diğer disiplinlerden iki adım öne çıkarıyor. Hayatı tanımanın ve tanımlamanın bir aracı olan ve tarihin görgü tanıkları arasında ilk sırayı alan fotoğraf, aynı zamanda bulunuşundan bu yana sosyal, siyasal ve toplumsal gelişmelere de ön ayak oluyor.
Dünya klasiklerinden 'Gazap Üzümleri', 1930'lar Amerika’sında yaşanan büyük buhranı ve özellikle göçmen işçilerin yaşadığı dramı anlatır. O büyük buhranın etkilerine karşı kurulan FSA (Çiftlik Güvenliği İdaresi) ise hazırladığı bir fotoğraf projesi ile hem o buhranı belgeler, hem de yaşanan buhranın aşılmasında fotoğraflardan yararlanır. Başka deyişle Dorothea Lange, Walker Evans ve Gordon Parks gibi ünlü isimlerin ülkenin dört bir yanına dağılıp çektiği fotoğraflar, ekonomik çöküşün aşılmasına önemli birer kaynak oluşturur.
Amerika'nın Vietnam'ı işgal etmesiyle başlayan savaşın fotoğrafları, Time ve Life gibi dünyanın büyük dergilerinde yayınlanınca, başta Amerika ve Avrupa olmak üzere tüm Dünyada savaş karşıtı protestolar yükselir ve kamuoyunun bu baskısı karşısında daha fazla dayanamayan Amerikan hükümeti Vietnam'dan çekilmek zorunda kalır... Japonya'nın Minamata adlı bir kıyı yerleşmesinde Eugune Smith'in çektiği fotoğraflar ise ölüm saçan bir kimya fabrikasının kapatılmasına neden olur. Bu kimya fabrikasının uzun yıllar boyunca denize akıttığı civa, hem çevreye hem de tüm canlılara ve insanlara büyük zararlar verir. Sinir sistemi hastalıkları, felç, doğuştan ağır sakatlıklar ve ölümler... Ancak Smith'in fotoğrafları birçok dergi ve gazetede basılınca tüm dünyada kimya tesisine karşı eylemler ve özellikle Japonya'da tarihin en kalabalık mitingleri düzenlenir...
Tıptan harita yapımına hayatın hemen her alanında karşımıza çıkan fotoğraf, onun gücü, belge özelliği ve etkisi üzerine daha çok şey söylenebilir. Bunlara, ileride ilgili yazılarda değineceğimizi hatırlatıp sergiye dönersek, bırakın böylesi çabaları, fotoğrafların bir anlam ve anlatım bütünlüğü teşkil etmemesi, ikinci önemli bir zaaf olarak öne çıkıyor. Dile kolay, 'on yedi' 'gazeteci' bize ne söylüyor sorusu cevapsız ve anlamsız kalıyor. Çünkü serginin bir teması, bir sözü ve bir meramı yok. Çünkü maalesef fotoğrafların(!) şu malum mecralarda bir bombardıman gibi akan, birbirini tekrar eden bildik ham görüntülerden pek farkı yok. Ve maalesef serginin bir adı, bir metni ve bir kurgusu da yok ki, bu da cabası...
Bundan sonra değineceğimiz konular işin tekniğine girebilir ki bu okurun ilgisini çekmeyebilir. Ancak fotoğrafın büyük bir handikapı olduğunu yeri gelmişken hatırlatalım. Ne yazık ki çekilen her görüntünün bir fotoğraf, hatta başarılı bir fotoğraf olduğu kanısı, büyük bir yanılgı olarak hayli yaygındır. Bunda, vasatın altın çağını yaşıyor olmasının etkisi yok değildir. Nam-ı diğer Reza'nın, Dünyanın en büyük dergisi olarak kabul gören Nationel Geographic'e hazırladığı Türkiye röportajı için tam 44 bin kare fotoğraf çektiği bilinir. Ancak dergiye basılan fotoğraf sayısı yalnızca 19'dur. Reza, on binlerce görüntü arasından ancak yüz tanesinin fotoğraf, diğerlerinin ise 'taslak' ve 'çöp' olduğunu söyler... Tüm bu açıklamalardan özetle; fotoğraf ve sanat eğitimi almadan, uzun yıllar bu işe zaman ayırmadan, onlarca kez fotoğraf gezilerine çıkmadan, ter döküp kafa patlatmadan, yeterince okumadan, gerekli temel bilgilere sahip olmadan, on binlerce fotoğrafa, sayısız albüme bakmadan ve bir tutkuyla fotoğrafa, sanata eğilmeden... öyle cep telefonu ile çekilen taslak ve alelade görüntüler maalesef fotoğraf olmuyor. Maalesef bunların duvara dizilmesi de sergi olmuyor... Bir yazar, bir sanat eleştirmeni, bir ressam ve bir gazeteci olan John Berger, Görme Biçimleri'nde esasen görüntünün ne denli derin ve kapsamlı olduğunu anlatır. Fotoğrafta 'taslak' tanımına vurgu yapan Prof. Sabit Kalfagil ise 'Fotoğrafta Kompozisyon' kitabında görüntünün fotoğraf olabilmesi için gerekli yegane kıstaslara ve kompozisyon ilkelerine değinir.
Sergiye hangi gözle bakarsak bakalım ne belgesel, ne sanatsal, ne de fotoğraf disiplini nezdinde birkaç istisna dışında fotoğrafların ve bir bütün olarak serginin kayda değer bir tarafı yok. Dahası, sergisi açılan 17 'gazeteci'nin Alman Türk Gazeteciler Birliği'nin (Atgb-Berlin) üyesi olması ve serginin Avrupa'nın kültür ve sanat başkenti Berlin'de 'gazetecilik' adına faaliyet yürüten bahse konu birlik tarafından hazırlanması, yani bunca imkân ve olanağa rağmen ortaya böylesi vasat bir çalışmanın konması, doğrusu izahı zor bir husus olmakla birlikte hayli düşündürücü...
Engin Kaban
Berlin











Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…