17 günlük tam kapanmadan bir önceki gündü…

Marketten çıktım, aldıklarımı bisikletimin arka sepetine yerleştiriyorum, o esnada arkamdan son derece zayıf tonda, adeta fısıltıyla biri sesleniyor. “Abla, abla, abla” herhalde birisi ablasına sesleniyor diye düşündüm ama ısrarla abla deyince de, dönüp bakmadan edemedim. Marketin önündeki çiçekliğin yüksekçe betonuna oturmuş oldukça zayıf, öylesine zayıf ki kemikleri rahatlıkla sayılabilecek belirginlikte, açlığı ve açlığın tezahürü bitkinlik gözlerinden bağırıyor açım diye… Göz göze geldik dili değil ama gözleri yalvarıyordu. “Abla bakar mısın” dedi bu defa. Genç ve zarif bir kadındı. Dilenmiyordu da. Elindeki birkaç anahtarlığı uzatarak, “Rica etsem bir tane alır mısın” dedi. Öylesine utana sıkıla söyledi ki ben utandım… Yaklaşınca, yanındaki biri 3-4, diğeri 7-8 yaşlarında olan iki çocuktan büyük olana anahtarlıkları verdi, “Göster ablana” dedi. Çocuk öyle tatlı öyle şirindi ki üstelik de sarı saçları, gri gözleri, kalın dudakları, hele de gülümsemesiyle tıpkı torunuma benziyordu. Sarılıp öpmemek, salgın nedeniyle bir yılı aşkın süre torunumu görememenin özlemiyle de, kokusunu içime çekmemek için zor tuttum kendimi… Gülümseyerek, “Ne ablası ayol, büyük annesi yaşındayım, bu yaşlarda torunum var benim, hadi torunuma alayım bir tane” dedim. Para verip de, sattığını almasam, sadaka veriyor gibi olup onuruna dokunur diye, böylesi durumlarda alıyorum artık. Bazen de, şayet küçük bir çocuksa satan, önce alıp sonra da, “Bunu benim yerime satar mısın lütfen” diyerek geri veriyorum… Eskiden, yaşı kaç olursa olsun, sadece parasını fazlasıyla verip sattığını almazdım ama iki kişi bana öyle bir ders verdi, öyle utandırdı ve üzdü ki böylesi alışverişlerde artık nasıl davranacağımı iyice şaşırır oldum…