"Sana hakaret eden ya da seni inciten kişi değildir seni aşağılayan; bunu aşağılayıcı bulan kendi yargındır." Epiktetos 

Bir önceki yazım, okurların da bildiği gibi "17 'Gazeteci'den Fotoğraf Sergisi" başlığını taşıyordu. Tahmin edileceği üzere ipe sapa gelmeyen, yer yer yakışıksız ve haksız eleştiriler yapıldı. Onları zaten kâle almıyorum. Ancak daha derli toplu bulduğum, görüşlerinin daha tutarlı olduğunu düşündüğüm insanların da tenkitleri oldu ki beni asıl şaşırtan bunlardı.

Mesela yazımı uzun bulanlar oldu. Yeri gelmişken hatırlatalım: Bu yazı da biraz uzun bulunabilir. Ancak bu eleştiriyi dile getirenler, gazetecilik yaptıklarını, edebiyatla, kültür ve sanatla ilgilendiklerini söyleyen insanlardı. Hal böyleyken, bir yazının uzunluğundan yakınmak doğrusu pek akıl kârı değildi. Kaldı ki insanın aklına edebiyatın klasikleri, devasa metinler ve yıllardır okunan cilt cilt kitaplar geldiğinde, yedi sekiz dakikada okunacak bir yazıdan "uzun" diye şikâyet edilmesi bana pek makul gelmedi.

Bir başka eleştiri ise Nationel Geographic muhabiri nam-ı diğer Reza'nın Türkiye röportajı için 44 bin kareye yakın fotoğraf çektiğini, bunlardan yalnızca 19'unun kullanıldığını söylememle ilgiliydi. Bu bilginin okuru ilgilendirmeyeceğini söylüyordu bir gazeteci arkadaşımız. Oysa burada gözden kaçırılan birkaç nokta vardı. Bizler Türkçe yazıyor, Türkçe okuyan insanlara hitap ediyorduk. Dolayısıyla Türkiye'de gerçekleştirilmiş böylesi kapsamlı bir çalışmanın Nationel Geographic gibi dünyanın en önemli dergilerinde birinde yayımlanmış olması, aksine okuyucunun ilgisini çekebilecek bir ayrıntıydı. Kaldı ki Türkiye üzerine yapılmış böylesine kapsamlı bir çalışmadan okuru, özellikle de fotoğrafla ilgilenenleri haberdar etmek, tam da gazeteciliğin gereğiydi.

 Öte yandan 44 bin kareden 19 fotoğrafın seçilmiş olması yalnızca bir rakamdan ibaret değildi. O 19 fotoğrafın arkasında binlerce karelik emek, uzun yıllara dayanan bir birikim, tecrübe, titiz bir eleme ve nihayetinde ciddi bir editoryal tercih vardı. Bunlara karşın, büyük çoğunluğu yarım megabaytı bile geçmeyen fotoğrafları atölyeye göndermek, oradan almak, hazır çerçevelere yerleştirip duvara asmak ve bütün bunları başlı başına büyük bir emek olarak sunmak, fotoğrafın arkasındaki gerçek emeği fazlasıyla hafife almak olur. Oysa fotoğraf öyle kolay edinilen bir uğraş değildir. İnsanlar bunun için eğitim alır, akademileri bitirir, kitaplar okur, fotoğraf albümlerini inceler, sayısız fotoğraf gezisine çıkar ve kimi zaman bütün ömrünü buna vakfeder. Dolayısıyla ortaya çıkan bir fotoğrafın arkasındaki emeği ve uzun yıllara dayanan birikimi görmezden gelmek ve fotoğrafın ne denli önemli olduğunu göz ardı etmek, bütün bunlara, emeğe ve birikime haksızlık etmek demektir. 

Bir başka 'gazeteci' arkadaş ise yazımı baştan aşağı kötü bulmuştu. Ancak nesi kötü, nedir eleştirdiğin diye sorduğumda "ya, şimdi hatırlamıyorum" gibi sözlerle geçiştirdi. Oysa bir yazı için kötü, hele "baştan aşağı kötü" gibi topyekün bir hüküm veriliyorsa, insan ister istemez bunu nedenini merak ediyor. Nesi kötü? Hangi tespit yanlış? Hangi cümle gerçeği yansıtmıyor? Bunları bilmek, eleştirinin kendisinden çok daha önemli. 

Yaklaşık iki bin yıl önce yaşamış Antik Çağ'ın en önemli Stoacı filozoflarından Epiktetos'un düşüncesiyle soracak olursak: İnsan kendisine söylenen sözden mi rahatsız olur, yoksa o söz hakkında verdiği hükümden mi? 

Benim yaşadıklarım da biraz buna benziyordu. Ortada somut olarak eleştirdiğim hususlar vardı. Bu hususlara ilişkin somut yanıtlar verilebilirdi. Serginin bir adı, fotoğrafların bir anlam bütünlüğü, bir meramı ve bir kurgusu olmadığını söylediysem, gerçekten de bunlar yoktu. Fotoğrafların koyu basıldığını söylediysem gerçekten koyu basılmıştı. Ancak bunlara bir yanıt vermek yerine "kötü", "sert", "yıkıcı", "öfkeli" ve "korkunç" gibi nitelemeler yapıldı. Hatta yer yer amiyane ifadeler kullananlar oldu. Dolayısıyla bütün bunların altında, kanımca yazılanlardan çok eleştirilmiş olmak yatıyordu. 

Yazımı tekrar gözden geçirdiğimde, sert bulunmasını kabul edebilirim. Bu gayet normal, hatta makul de. Ancak yazımda dile getirdiğim eleştirilerin gerçeği aşan, abartan ya da haksız bir tarafı olduğunu ise asla düşünmüyorum. Yazımın bir yerinde, fotoğrafların sosyal medyada gördüğümüz binlerce benzerinden farklı olmadığını söylemiştim. Sanırım 17 gazeteciyi ve serginin arkasındaki Alman Türk Gazeteciler Birliği-Berlin oluşumunu en çok bu eleştirim kızdırmıştı. Nitekim sosyal medyada bunların benzerleri, hatta daha iyileri ve daha kötüleri, bir bombardıman misali her gün binlercesiyle gözümüzün önünden geçiyor. Mamafih söylediklerim ne eksik ne de fazlaydı. Gördüğüm ve tespit ettiğim şeylerdi. 

Elbette bütün bunların bir arka planı da vardı. O sertliğin gerisinde yaşanmışlıklar, uğranılmış haksızlıklar ve bilinçli olarak takınılan nahoş tavırlar vardı. Ancak bütün bunlar, yazdıklarımın gerekçesini ortadan kaldırmıyor. Bir kez daha vurgulamalıyım ki, gördüklerimi ve tespit ettiklerimi yazdım. Fotoğraflar kelimenin tam anlamıyla derme çatma asılmıştı ki gerçeğe sadık kalarak ben de derme çatma asıldığını söyledim. Öte yandan gazetecilik biraz da bunu gerektirmiyor mu? Herkesin hoşuna gidecek şeyleri söylemek değil, gerektiğinde rahatsız edici olsa dahi hakikati açıkça dile getirmek değil midir?
Bütün bunlar ister istemez insana şu soruyu sorduruyor: İnsan neden bu kadar kolay bozulur? Neden kendisine yöneltilen somut bir eleştiriye cevap vermek yerine, eleştirinin kendisine öfkelenir? Belki de asıl mesele tam da burada yatıyor. Çünkü gazetecilik, eleştiri yapmak kadar eleştiriye tahammül etmeyi ve gazetecilik iddiasıyla ortaya konan her işin eleştirilmesini de göze almayı gerektiriyor. Eleştirilere katılmayabilirsiniz. Ancak eleştiriyi adaba ve görgüye yakışmayan tutumlarla savuşturmaya çalışmak, onu kişisel bir husumete ve dedikoduya dönüştürmek etik olmadığı gibi bırakın gazeteciyi sıradan insanlara dahi yakışmayan bir tavırdır. 

Nitekim geçtiğimiz günlerde Alman Türk Gazeteciler Birliği-Berlin’in yaptığı bir toplantıda, orada olmadığım hâlde gıyabımda ileri geri konuşmalar yapıldığını öğrendim. Gazetecilik ve fotoğrafla ilgisi olmayan, bu tür etkinliklere farklı sebeplerle gelenlere sözüm yok. Beni asıl düşündüren orada bulunan gazetecilerden ve bir nebze hukukumuzun olduğunu sandığım insanlardan tek bir kişinin çıkıpta, "Bu arkadaş burada yok; arkasından konuşmak doğru değil" diyerek itiraz etmemiş olmasıdır. Durum böyleyken, meselenin yalnızca bir yazıya duyulan tepki olmadığı; gazetecilik etiğinin hiçe sayıldığı, insani tutum ve empati duygusunun çiğnendiği, hiç de hoş olmayan bir zaafın tezahür ettiği anlaşılıyor...

Yazımızı noktalarken şu soruyu soralım: Gazetecilerin ortaya koyduğu bir fotoğraf çalışmasının, yalnızca birer görüntü olmasından öte, gazetecilikle bir bağının bulunması; bir haber, belge, tanıklık ya da anlatı değeri taşıması beklenir. Söz konusu fotoğrafların ise birkaç istisna dışında bunlarla uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. Dolayısı ile bu çalışmanın gazetecilik ve fotojurnalizm açısından hayli yetersiz olduğunu söylemek, öznellikten öte bir değerlendirmedir. Berlin gibi kültür ve sanatın, aynı zamanda fotoğrafın önemli merkezlerinden birinde, 17 kişinin gazetecilik iddiasıyla birçok açıdan sorunlu bir sergi ortaya koyması mı asıl eleştirilmesi gereken, yoksa bu işi eleştirmek mi?

Engin Kaban
13.08.2026, Berlin