Türkiye’nin asıl meselesi cemaatler değil, devlet ile cemaat arasındaki sınırın yıllardır gerektiği gibi çizilememiş olmasıdır. Din ve inanç, toplumun manevi değeridir; ancak hiçbir cemaat, tarikat veya dini yapılanma devletin kurumlarından, hukukundan ve milli iradeden daha güçlü hale gelemez.

Türkiye, yıllar boyunca farklı dini yapılanmaların büyümesine, ekonomik ve sosyal alanlarda güç kazanmasına tanıklık etti. FETÖ’nün devlet kurumlarına sızması ve 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi, bu tehlikenin nerelere varabileceğini açıkça gösterdi. Resmî kaynaklarda 15 Temmuz girişimi FETÖ mensubu bir grubun anayasal düzeni hedef alan darbe girişimi olarak tanımlanıyor. 

7 Şubat’tan 17-25 Aralık’a uzanan süreç 

FETÖ ile iktidar arasındaki açık çatışmanın önemli dönüm noktaları 7 Şubat 2012 MİT krizi ve ardından 17-25 Aralık 2013 operasyonları oldu. Bu süreç, devlet içerisindeki paralel yapılanmaların ne kadar ciddi bir güvenlik ve hukuk sorunu oluşturabileceğini ortaya koydu.

Fakat bugün sorulması gereken soru şudur: 

FETÖ’den ders çıkarıldı mı, yoksa aynı yanlışların farklı yapılar üzerinden tekrarlanmasına mı izin veriliyor?

Cemaatler devletin üzerinde olamaz 

Süleymancılar, İsmailağa, Menzil, İskenderpaşa, Erenköy, Nur grupları, Işıkçılar ve diğer dini yapılanmaların her biri kendi inanç ve faaliyet alanları içerisinde değerlendirilebilir. Ancak ölçü herkes için aynı olmalıdır: 

Hukuk varsa herkese hukuk, denetim varsa herkese denetim! 

Hiçbir cemaatin veya dini oluşumun ekonomik gücü, siyasi bağlantıları ya da devlet içerisindeki etkisi hukukun üzerinde olmamalıdır.

Geçmişte Türkiye; Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok ve Ahmet Taner Kışlalı gibi aydınların suikastlarla öldürülmesiyle ağır bedeller ödedi. Bu cinayetlerin arkasındaki gerçeklerin ortaya çıkarılması ve hukukun üstünlüğünün sağlanması, Türkiye’nin hâlâ en önemli görevlerinden biridir. 

Avrupa’daki tablo da sorgulanmalı 

Avrupa’da da milyonlarca avroluk camiler, külliyeler, dernekler, yurtlar ve çeşitli yapılar üzerinden büyük ekonomik kaynaklar oluşturuluyor. İnsanların inancına saygı elbette tartışılmaz. Ancak bağışların nereden geldiği, nasıl toplandığı ve nereye harcandığı şeffaf biçimde denetlenmelidir.

Kapı kapı dolaşıp vatandaşlardan para toplanması, dini duyguların ekonomik güce dönüştürülmesi ve insanların baskı altında hissetmesi kabul edilebilir değildir. 

Mal varlıkları değil, hukuk konuşmalı 

Devletin yapması gereken intikam değil, hukuktur.

Suç işlediği mahkeme kararıyla kesinleşen kişi veya yapıların mal varlıkları, hukuk çerçevesinde devlet tarafından elbette müsadere edilebilir. Ancak bu kaynakların da kaybolmadan, şeffaf biçimde eğitime, üretime, sosyal politikalara, kamu yatırımlarına ve ülkenin refahına aktarılması gerekir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bazı dönemlerde bu yapılarla mücadele ederken, bazı dönemlerde ise daha temkinli bir yaklaşım sergilemesi de kamuoyunun sorguladığı siyasi bir gerçekliktir. Bundan sonra ne olacağını ve Türkiye’yi nelerin beklediğini zaman gösterecek.

Ancak bir gerçek değişmez: 

Devlet, hiçbir cemaatin devleti olmamalıdır. Devlet, milletin devleti olmalıdır. 

Türkiye’nin ihtiyacı yeni cemaat savaşları değil; şeffaflık, hukuk, denetim ve liyakattir. Çünkü din siyasetin ve ekonomik çıkarın aracı haline getirildiğinde, bundan en büyük zararı yine samimi inanç sahipleri ve toplum görür. 

Son olarak şöyle!

Bu ülkedeki birikmiş kirliliği OMO bile temizleyemez! Çünkü mesele yalnızca geçmişin kirini temizlemek değil; her gün yeniden kirlenmesini engellemektir.

Devlet temiz olacak, hukuk temiz olacak, siyaset temiz olacak. Cemaatler de devletin değil, hukukun sınırları içerisinde kalacak.

Atalarımız boşuna dememiş: “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” değil; asıl doğru olan şudur: “Adalet mülkün temelidir.” 

Temel IŞIK/ha-ber.com