Ülkemizde bireylerin en büyük sorunu, bir yere aidiyet duyması. Son yıllarda insanımız gönül verdiği siyasal partiye, tuttuğu futbol takımına, dinsel olarak bağlandığı tarikat ya da cemaate, yaptığı işe ve birçok alanda içinde yer aldığı kümeye anlaşılmaz bir biçimde aidiyet duymakta. Bu aidiyet, karşıtına düşmanlıkla yoğruluyor.

Asıl sorun, kişi kendini bir yere ait olarak görüyorsa karşısındakini düşman olarak bellemesinde. İçinde yer aldığı kümenin niteliği ne olursa olsun kayıtsız, koşulsuz, hiçbir şeyi sorgulamadan ve körü körüne bir bağlılık söz konusu. Bulunduğu küme lideri ne yaparsa yapsın doğrudur. Bu aidiyet duygusu giderek derin bir inanca dönüşüyor. Böyle olunca da sorgulama söz konusu bile olmuyor. Oysa bir yerde doğru varsa yanlış da vardır. Çünkü doğa kurallarının gereğince karşıtlar birlikte var olur. Karşıtın biri yoksa diğeri de yoktur. Bu yalın gerçeği bile düşünmeyen bir insan usunun doğruyu bulması düşülebilir mi?

Siyasal parti yandaşlarına bakıyorum liderin her söylediği sanki Tanrı buyruğuymuşçasına kabul edilip savunuluyor. Gerekirse bu düşünce için can alınıp can veriliyor. Yandaşlar yanlış da olsa liderin ortaya koyduğu siyaseti körü körüne kırıp dökerek savunuyor. Bu uğurda en yakınlarını bile kırmaktan, dışlamaktan, düşman olarak görmekten geri durmuyorlar. Çünkü onun lideri yanlış yapmaz. Onu kendisi gibi insan olmaktan çıkarıp kutsal bir varlığa dönüştürür kendi düşüncesince. Siyasal parti yandaşları, karşıt görüştekilerin bir kez olsa bile doğru yaptıklarını kabul edip söylemez. Sorsan özgürlükten, demokrasiden yanadır.

Adam, bir futbol takımının renklerine gönül vermiştir nasıl olsa. Diğer bütün renkleri yok sayıp düşman görür. Oysa bu kişilerin çoğu tuttukları takımları seçmesi kendi istenciyle olmamıştır. Annesi, babası ya da başka bir yakınının koşullandırmasıyla bu takımın renklerine gönlünü kaptırmıştır. Bu tutkun yandaşlar için yaşam takımıyla başlar onunla biter. Onun takımı hata yapmaz, kötü oynamaz. Yapmışsa da buna ya karşı takım ya da hakemler neden olmuştur. Kendi takımı yenildiğinde onun için her şey biter. Eğinsel ve tinsel sağlığı bozulur. Kendini dış dünyaya kapatır. Kimseyle özellikle de onları yenen takım yandaşlarıyla asla karşılaşıp görüşmek istemez. Oysa futbolun, yarışmanın sonunda yengi de yenilgi de var. Bir kişi ya da takım yaşamının tümünde hep kazanamaz, yenemez. Arada sırada yitikler de yenilgiler de olur. Önemli olan bunlardan ders çıkarmada.

Bazı futbol maçlarında iki takımın yandaşları birbirlerine yumruklar, tekmeler, taşlar, sopalar ve hatta kesici aletlerle saldırır. Bu kavgaların sonunda ölenler, yaralananlar olur. Bunu düşünmez futbolun tutuculuğunda yitip giden ussuzluk.

Bazı meslek sahipleri meslek şovenizmi yapar. Kendi yaptıkları iş olmadığında dünyanın, yaşamın duracağını düşünü. Diğer meslekleri küçümserler. Bu konuda meslekleri yarıştırırlar gerekli, gereksiz her yerde. Öyle anlar gelir ki diğer meslek sahibiyle anlamsız kavgalara tutuşurlar. Oysa her meslek, birbirini tamamlar toplumsal yaşamda. Biri olmazsa diğeri bir işe yaramaz. Çünkü tek kanatla kuş uçmaz. Başkasının yaptığı işe saygı duymayan biri, kendi işine saygı duyulmasını niye bekler ki?

Yıllardır tarikat ve cemaatlerle ilgili haberler işitiriz. Nedense bu dinsel(!) kümelerin liderleri hep varsıl, müritleri ise yoksulun yoksulu. Şeyhler, müritlere öbür dünyada cenneti muştularken kendileri bu dünyada cenneti yaşar. Bu dinsel kümelere gönül vermiş yoksullar, yemeyip içmeyip üç kuruş artırıp şeyhe verir Allah(!) için. Şeyh varsıllaştıkça tabandaki adam yoksullaşır. Ancak bir kez olsun bu durumu sorgulamaz da sorgulatmaz da o yoksul mürit. Bu konuda onu uyandırmaya çalışan kişiye düşman kesilir. Onun tarikat ya da cemaatiyle ilişkilerini sorgulayan kişiyi dine inanmamakla suçlar. Şeyhin varsıllığından, müritleri sömürdüğünden, aslında bu işi din adına değil de kendi dünyalığını kurmak için yaptığını söyleyenlere saldırır tüm gücüyle. Bu söylemi, sorgulamayı küfür kabul eder. Çünkü onun inandığı şeyhtir. Şeyhini kutsallık orununa çıkarır. Tanrı’ya değil de ona tapar. Şeyhin ya da liderin deste deste paraları, kilo kilo altınları ortaya saçıldığında da us gözünü açmaz bir türlü. Varsa deste deste paralar, kilo kilo altınlar şeyhin bir bildiği vardır. Kim bilir bu paralar ve altınlarla hangi hayır(!) işlerini yapacaktı o?

Kendince oluşturduğu inancı uğruna (Aslında inancı değil, şeyhi uğruna) gerektiğinde can alıp can verir. Çünkü onun canı da kanı da şeyhine helaldir. Şeyhi varsa kendisi de vardır.

İnsanımız yüzyıllardır çok sevdiği, derin bir sevi duyduğu kızı alamadığında “Ya benimsin ya kara toprağın” deyip çeker silahı öldürür onu. Asında çekip vurduğu, öldürdüğü kendi yüreği, gönlüdür. Bu yaptığını bir özveri, yiğitlik, yüreklilik olarak görür kişi. Mutluluğu yaşamakta değil ölmekte bulur ne yazık ki.

Son yıllarda ulusumuz bölündükçe bölündü. İzlenen yanlış siyasal politikalarla yurttaşlarımızın aidiyet duyacakları, bir olacakları değerler aşındırıldıkça aşındırıldı. Halkımızı birleştiren ve bu ulusun bir bireyi olmaktan onurlandıran ne varsa emperyalist güçlerin izlenceleri doğrultusunda gözden düşürüldü. Bir kişinin en büyük aidiyeti ailesi olmalı. Ancak aile, dağıtılıp yok edilmeye başlandı. Ailenin oluşturduğu ulusal değerlerimiz yok sayıldı kimilerince.

Atatürk, Kurtuluş Savaşı, bizi biz yapan tarihsel kahramanlıklarımız küçümsenip yok sayılmaya başlandı. Bunların yerine siyasal parti, futbol takımı, tarikat ve cemaat tutuculuğu getirildi bilerek.

En kötüsü de halkımızın ortak amaçları, ülküleri yok edildi. Toplumun tamamının uğruna mücadele edeceği, birleşeceği amaçlar, ülküler ortadan kaldırıldı. Bu, kime mi yaradı? Halkın sırtına kene gibi yapışan asalaklara ve ülkemizi diz çöktürmek isteyen emperyalistlere. 

Niye mi gözleri ve usu kapalı aidiyet? Kendi usuyla düşünememenin, özgür birey olamamanın getirdiği büyük bir sorun bu.                                                      

Adil Hacıömeroğlu