Memleketi özlemişim.

Taşını toprağını derler ya… İşte öyle. Gerçekten özlemişim.

Nce çarşıyı pazarı dolaştım. Damak tadıma yabancı olmayan mahallî yemekleri ıskalamadım. Yanık koyun yoğurdundan kuzu kokorecine, kuyu kebabından daha nice yöresel lezzete kadar birçok tadın tadına vardım.

 

Memlekete gelince insanın yalnızca gözü değil, damağı da geçmişi hatırlıyor. Özlem bazen çocukluğumuza kadar iniyor. Bir yemek kokusu, bir sokak, tanıdık bir dükkân, yıllardır görmediğiniz bir yüz… Bir anda sizi yıllar öncesine götürüveriyor.

 

Arkadaş ziyaretleri de yaptım bu arada.

Dostları görünce sevindim. Fakat bir şeyi de fark ettim:

İnsan kendi yaşlandığını, arkadaşlarının yüzüne bakınca daha iyi anlıyor.

Saçlara düşen aklar, yüzlerdeki çizgiler, ağırlaşan adımlar… Hepimiz biraz değişmişiz. Zaman, kimseye haber vermeden sessizce yoluna devam etmiş.

 

Hal hatır sorduk.

“Nasıl oldun?”

“Çocuklar nasıl?”

“Sağlık nasıl?”

Derken…

Söz dönüp dolaşıp siyasete geliverdi.

Türkiye’de galiba böyle bir sorun var.

Hal hatır sormayı bitirir bitirmez siyasete geçiyoruz.

 

Önce FETÖ konuşuluyor. Arkasından Süleymancılar… Sonra başka cemaatler, başka gruplar… Derken mesele genişliyor ve sonunda neredeyse bütün Müslümanlar aynı torbaya konuluyor.

 

Eleştiri elbette olacak.

Yanlış yapan eleştirilecek.

Suç işleyen hesabını verecek.

Devletin, hukukun ve toplumun güvenliğini tehdit eden yapılar da elbette sorgulanacak.

Bunda hiçbir problem yok.

Problem başka yerde.

Bir grubun yanlışından hareket ederek bütün bir kesimi suçlamakta.

İşte burada insan durup düşünmeli.

Çünkü Müslümanları eleştirdiğini zanneden bazı insanlar, farkında olmadan kendi topuklarına sıkıyorlar.

 

Neden?

Çünkü eleştiri, genellemeye dönüştüğü zaman anlamını kaybediyor.

Bir cemaatte yanlış yapan varsa o yanlış konuşulsun.

Bir tarikatın içinde hukuk dışı işler varsa bunlar ortaya konulsun.

Bir dinî yapının insanları istismar ettiği düşünülüyorsa bunun hesabı sorulsun.

Ama bundan hareketle “Müslümanlar böyledir” demek başka bir şeydir.

Bu, eleştiri değildir.

Bu, genellemedir.

Üstelik bu ülkede Müslümanların çok büyük bir çoğunluğu kendi hâlinde yaşayan, ailesinin geçimini sağlayan, işine gücüne bakan, ibadetini eden veya etmeyen, fakat hayatını sürdüren insanlardır.

Onları bir bütün olarak mahkûm etmek, yanlış yapanlarla hiçbir ilgisi olmayan milyonlarca insanı da aynı suçlamanın içine çekmek demektir.

Daha kötüsü, böyle bir dil toplumdaki kutuplaşmayı derinleştiriyor.

Herkes birbirinin açığını arıyor.

Herkes karşısındakini bir kalıba sokuyor.

Herkes kendi doğrusunu mutlak doğru kabul ediyor.

Sonra da birbirimizi niçin anlayamadığımızı soruyoruz.

Asıl mesele belki de burada.

 

Biz konuşmayı biliyoruz ama dinlemeyi unutuyoruz.

Oysa farklı düşünmek başka, birbirini düşman görmek başka.

Bir insanın siyasi tercihini, dinî anlayışını veya cemaat geçmişini eleştirebiliriz. Ama onu önce insan olarak görmeyi başarmamız gerekir.

 

Benim derdim de biraz bu.

Çünkü memlekete gelmişim.

Çocukluğumun sokaklarında dolaşmışım.

Eski dostları görmüşüm.

Birlikte yemek yemiş, çay içmişiz.

İnsan bütün bunların üzerine yine aynı ayrışmaları, aynı öfkeleri, aynı suçlamaları görünce üzülüyor.

Keşke biraz daha az hükmetsek, biraz daha fazla dinlesek.

Keşke “Benim dediğim doğrudur, seninki yanlıştır” demek yerine, “Sen neden böyle düşünüyorsun?” diyebilsek.

Belki de asıl ihtiyacımız olan şey budur.

Birbirimizi yenmek değil.

Birbirimizi anlamaya çalışmak.

 

Derken cumartesi günü dostlar davet ettiler, dost sohbetine.

Denizli’de yaklaşık otuz yıldır devam eden güzel bir gelenek var. Arkadaşlar her cumartesi bir araya geliyorlar. Bir hafta önceden belirledikleri Kur’an ayetlerini birlikte okuyor, üzerinde konuşuyorlar.

Önce ayetlerin Arapça metni okunuyor. Sonra bir arkadaş mealini okuyor. Ardından başka bir arkadaş hadislerden seçtiği örnekleri sunuyor. Daha sonra oturumu yöneten başkan, sırayla herkese söz veriyor. Son bölümde ise güncel olayların konuşulduğu bir “aktüalite” bölümü var.

 

Planlama güzel.

Oturmuş bir disiplin var.

Başkan konuşuyor, herkes dinliyor. Kimse kimsenin sözünü kesmiyor. Sırası gelen fikrini söylüyor.

Otuz yıl devam etmiş bir gelenek.

Az şey değil.

Seçilen ayetler Bakara sûresinin 164-176. ayetleriydi.

İlginçtir. Çünkü bu ayetlerin başlangıcında insanı düşünmeye, tabiatı okumaya ve aklını kullanmaya çağıran çok güçlü bir vurgu vardır. Göklerin ve yerin yaratılışı, gece ile gündüzün değişmesi, yağmur, toprağın canlanması, rüzgârlar ve bulutlar anlatılır. Sonra da bütün bunlarda “düşünen bir topluluk için deliller bulunduğu” söylenir.

Demek ki Kur’an’ın istediği insan tipi sadece okuyan insan değil.

Düşünen insan.

Sorgulayan insan.

Gördüğünü anlamaya çalışan insan.

Aklını kullanan insan.

 

İşte burada durup düşünmek gerekiyor.

Bu güzel toplantılar neden otuz yıldır devam ediyor da, otuz yıl boyunca Kur’an’la bu kadar yakın temas kurmuş insanların hayatında bunun daha belirgin izlerini göremiyoruz?

Soruyu kendime de soruyorum.

Çünkü mesele yalnızca Kur’an okumak değil.

Okuduğunu hayata taşımak.

Asıl mesele burada.

 

Kur’an’ı yüzünden okumak elbette değerlidir. Arapça metniyle okumak da kültürel ve dinî açıdan önemlidir. Fakat Kur’an’ın gönderiliş amacını yalnızca Arapça metni seslendirmeye indirgersek, kitabın asıl çağrısını kaçırmış olmaz mıyız?

Kur’an kendisini okunup bir kenara bırakılacak bir kitap olarak mı sunuyor?

Hayır.

Tam tersine sürekli düşünmeye, akletmeye, ibret almaya, adaleti gözetmeye, ölçülü olmaya ve insanın kendisini düzeltmesine çağırıyor.

Bakara 164 bunun açık örneklerinden biridir.

“Düşünenler için…”

Bu ifade üzerinde biraz daha fazla durmamız gerekmiyor mu?

Kur’an’ın evrenselliğini söylüyoruz.

Güzel.

Ama evrensellik nedir?

Kur’an’ın 7. yüzyılda; Ortaçağ’da, Arap toplumuna hitap eden somut olaylar, kavramlar ve problemler üzerinden konuştuğunu görmeden, bugün aynı ifadeleri hiç değişmemiş gibi uygulamaya kalkmak evrensellik değildir.

Bence tam tersine, evrenselliği yanlış anlamaktır.

Kur’an’ın indiği toplumun şartlarını bilmek gerekir. Arap toplumunun sosyal yapısını, kabile düzenini, ekonomik ilişkilerini, savaşlarını, aile yapısını, kölelik kurumunu, ticaret anlayışını, kadın-erkek ilişkilerini bilmek gerekir.

Çünkü metni anlamak için metnin konuştuğu dünyayı da anlamak gerekir.

Kur’an’ın hangi şartlarda ne söylediğini anlayalım ki, bugün bize ne söylediğini doğru anlayabilelim.

Aksi hâlde 7. yüzyılın toplumsal şartlarını 21. yüzyıla aynen taşımaya çalışırız.

Olur mu?

Olmaz elbet.

Olmuyor zaten.

Bugünün insanı, bugünün problemleriyle yaşıyor. Teknoloji var. Modern hukuk var. Demokrasi var. İnsan hakları anlayışı var. Bilim var. Kadınların toplumsal konumu değişmiş. Ekonomik ilişkiler değişmiş. Devlet yapısı değişmiş. Aile yapısı değişmiş.

Bütün bunlar değişmişken, Kur’an’ın indiği dönemdeki her toplumsal düzenlemeyi hiçbir tarihsel bağlam gözetmeden bugüne taşımaya çalışmak, Kur’an’ın evrenselliğini savunmak değil; tarihsel şartları kutsallaştırmak olur.

Bunu söylerken Kur’an’ın ahlaki ilkelerinin değiştiğini söylemiyorum.

Tam tersine.

Adalet, dürüstlük, merhamet, emanete riayet, kul hakkı, yoksulu gözetmek, yetimi korumak, zulme karşı çıkmak, insan onurunu korumak…

Bunlar çağlar üstü değerlerdir.

 

Değişmesi gereken, bu değerlerin kendisi değil; bu değerlerin değişen şartlarda nasıl hayata geçirileceğini düşünme biçimimizdir.

Bakara 170. ayet de bu konuda son derece düşündürücü değil midir?

Kendilerine “Allah’ın indirdiğine uyun” denildiğinde, “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız” diyenler eleştiriliyor. Ayet, ataların yolunun doğru olup olmadığının sorgulanmasını istiyor.

 

Şimdi soruyorum:

Kur’an’ın kendisi sorgulamayı teşvik ederken, biz neden kendi dinî kabullerimizi sorgulamaktan bu kadar korkuyoruz?

Neden?

Mezhepler hâlâ birçok Müslümanın din anlayışının belirleyicisi durumunda.

Mezhepler tarihsel olarak ortaya çıkmış önemli ilmî birikimlerdir. Bunu inkâr etmiyorum. Fıkıh geleneğinin, âlimlerin ve asırlar boyunca oluşmuş yorumların büyük bir birikim taşıdığı da açıktır.

Ama bir mezhebin yorumunu dinin kendisi hâline getirdiğimiz zaman problem başlıyor.

Çünkü mezhepler insan ürünüdür.

İnsan yorumudur.

Tarih içinde oluşmuşlardır.

Şartlara göre şekillenmişlerdir.

Öyleyse neden mezhepler arasındaki farklılıkları konuşmaktan korkuyoruz?

Bir mezhep “şöyle” diyor, diğeri “böyle” diyor.

Biri helal kabul ediyor, diğeri haram.

Biri farz görüyor, diğeri görmüyor.

Biri farklı bir uygulamayı doğru buluyor, diğeri yanlış.

Bütün bunlar ortadayken hâlâ “Benim dediğim doğrudur, seninki yanlıştır” demenin ne anlamı var?

Ben böyle bilir, böyle söylerim demek ne kadar çirkin bir sözdür.

Cahilce bir söz.

Çünkü farklı fikirler birbirini tamamlayabilir.

İstişare bunun için vardır.

Kur’an da insanı düşünmeye ve danışmaya yönelten bir ahlak ortaya koyar. İnsan, kendi düşüncesinin mutlak doğru olduğuna inandığı anda düşünme kapısını kapatır.

Din adına konuşurken en büyük tehlikelerden biri de budur.

Kendi yorumunu din zannetmek.

 

Bir başka problemimiz daha var.

Tahammülsüzlük.

Müslümanların önemli bir bölümünde gördüğümüz bir hastalık bu. Ne yazık ki bu arkadaşlarımızda da zaman zaman kendisini gösteriyor.

Kimse kimseyi dinlemek istemiyor.

Önce dinle…

Sonra düşün…

Sonra fikrini söyle.

Bu kadar zor mu bu?

Değil elbet.

Ama yapmıyoruz.

“Benim dediğim doğrudur, seninki yanlıştır.”

Ne kadar sağlıksız bir anlayış!

Oysa bir insanın farklı düşünmesi, onun düşman olduğu anlamına gelmez.

Farklı düşünmek, düşünmenin doğal sonucudur.

İşte Kur’an’ın bize kazandırması gereken ahlak da burada ortaya çıkıyor.

Kur’an’ı okuyan insanın önce kendisine çeki düzen vermesi gerekmez mi?

 

Öfkesine.

Kibrine.

Tahammülsüzlüğüne.

Adalet anlayışına.

İnsan ilişkilerine.

Kul hakkına saygılı olması gerekmez mi?

Yoksa sayfalar dolusu yapılan o şuursuzca okumalar neyi değiştirecek?

 

Kur’an’ın insanı dönüştürmesi gerekir.

İnsan Kur’an okuyor ama daha kibirli hâle geliyorsa…

Daha tahammülsüz oluyorsa…

Daha öfkeli oluyorsa…

Kendisini herkesten daha doğru görmeye başlıyorsa…

Burada bir yerde yanlış yapıyoruz demektir.

Belki de Kur’an’ı değil, Kur’an’dan kendi düşüncemizi okuyoruz.

Daha da önemlisi…

Ölülerin egemenliğinden medet umuyoruz.

Yüzyıllar önce yaşamış insanların yorumlarını bugünün hayatının değişmez ölçüsü hâline getiriyoruz. Onların yaşadığı dönemin şartlarını, karşılaştıkları problemleri ve ürettikleri çözümleri anlamaya çalışmak başka şeydir; onların her yorumunu bugüne taşımak başka.

Geçmişten faydalanalım.

Ama geçmişte yaşamayalım.

Âlimleri okuyalım.

Ama aklımızı onlara teslim etmeyelim.

Mezhepleri bilelim.

Ama mezhepleri dinin yerine koymayalım.

Kur’an’ı Arapçasından okuyalım.

Ama ne söylediğini anlamadan sadece seslendirmekle yetinmeyelim.

Çünkü Kur’an’ın istediği insan, sadece diliyle okuyan insan değildir.

Aklıyla okuyan insandır.

Kalbiyle anlayan insandır.

Hayatına uygulayan insandır.

Bakara 164. ayette tabiatı anlatan Kur’an, insanı doğrudan düşünmeye çağırıyor. 168. ayette insanlara yeryüzündeki temiz ve helal nimetlerden yemeleri söyleniyor. 169. ayette ise Allah hakkında bilmeden konuşmak açıkça eleştiriliyor.

 

İşte burada çok önemli bir uyarı var:

“Allah hakkında bilmediğiniz şeyi söylemeyin.”

Bugün din adına konuşurken bundan daha fazla dikkat etmemiz gereken bir şey var mı?

Her konuda kesin hüküm veriyoruz.

Bilmediğimiz konularda bile.

Bir başkasının imanını sorguluyoruz.

Bir başkasını günahkâr ilan ediyoruz.

Bir başkasını cehennemle korkutuyoruz.

Oysa Allah hakkında konuşuyoruz.

Ne büyük sorumluluk!

Kur’an’ın hemen devamında da kitabın bazı hükümlerini gizleyen, onu kendi çıkarları doğrultusunda kullanan kimseler eleştiriliyor. 174-176. ayetlerde kitap konusunda anlaşmazlığa düşmenin ve hakikati kendi çıkarına göre çarpıtmanın ağır sonuçlarına dikkat çekiliyor.

Demek ki mesele sadece Kur’an’ı okumak değil.

Kur’an karşısında nasıl bir insan olduğumuz.

 

Cumartesi günkü toplantıda güzel şeyler de konuşuldu elbet.

Bazı arkadaşlar gerçekten çalışarak gelmişlerdi. Ayetler üzerinde düşünmüşler, kaynaklara bakmışlar, hazırlık yapmışlardı.

Bunu küçümsemiyorum.

Tam tersine, takdir ediyorum.

Ailelerinden, televizyonlarından, hafta sonu dinlenmelerinden fedakârlık ederek yıllardır böyle bir çalışmayı sürdürüyor olmaları gerçekten anlamlı.

Otuz yıl boyunca aynı masanın etrafında buluşmak kolay değil.

Böyle bir geleneğin devam etmesi başlı başına değerlidir.

Fakat tam da bu nedenle daha fazlasını bekliyorum.

Otuz yıl Kur’an’la beraber olmuş bir insanın hayatında Kur’an’ın izlerini daha fazla görmek istiyorum.

Sofrasında…

Ahlakında…

Komşuluğunda…

İş hayatında…

Ticaretinde…

İnsanlarla ilişkisinde…

Farklı düşünene karşı tavrında…

Öfkesinde…

Merhametinde…

Adaletinde…

Çünkü Kur’an’ın amacı insanı sadece bilgilendirmek değil, dönüştürmektir.

Bilgi çoğalıyor ama insan değişmiyorsa…

Okuma artıyor ama tahammül azalıyorsa…

Ayetler çoğalıyor ama adalet azalıyor ise…

Bir yerde durup düşünmek gerekiyor.

Acaba Kur’an’ı mı okuyoruz, yoksa Kur’an bizi mi okuyor?

Asıl soru bu.

 

Belki de bu cumartesi toplantılarında bundan sonra bir bölüm daha açmak gerekir:

“Bu hafta okuduğumuz ayet, hayatımızda neyi değiştirdi?”

Herkes kendisine sorsun.

Benim hayatımda ne değişti?

Geçen yıl okuduğum ayet bugün beni hangi davranıştan vazgeçirdi?

Hangi kötü alışkanlığımı terk ettim?

Hangi insana karşı daha merhametli oldum?

Hangi konuda fikrimi değiştirdim?

Hangi yanlışımı kabul ettim?

İşte o zaman Kur’an okumak başka bir anlam kazanır.

Çünkü kitap okunmuş olmaz sadece.

Hayat okunmaya başlanır.

Benim kanaatim bu.

Otuz yıllık bu güzel geleneği daha ileriye taşımanın yolu, Kur’an’ı daha çok okumaktan önce, okuduğumuzu daha çok anlamaktan ve anladığımızı daha çok yaşamaktan geçiyor.

Ve belki de en önemlisi…

Birbirimizi dinlemekten.

Tahammül etmekten.

İstişare etmekten.

“Ben bilirim” demek yerine “Birlikte düşünelim” diyebilmekten.

Çünkü farklı fikirler bizi zayıflatmaz.

Tam tersine…

Doğruyu arıyorsak, farklı fikirler birbirimizi tamamlar.

Kur’an’ın bize bıraktığı en büyük miraslardan biri de belki budur:

Okumak.

Düşünmek.

Sorgulamak.

Anlamak.

Ve sonunda…

Yaşamak.

Gerisi angarya.