Deprem değil; ihmal, tedbirsizlik, kötü yapılaşma ve bunların hüküm sürdüğü düzen can alıyor. 17 Ağustos'tan 6 Şubat'a uzanan acılar ise yazık ki hiçbir şeyin değişmediğini yüzümüze vuruyor. 

Akrep ve yelkovan 03.03'ü gösteriyordu. Ders çalışıyordum. O yıllarda Mimar Sinan Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Fotoğraf Bölümü'nde okuyordum. Gümüşsuyu'nda üç katlı tamamen ahşap, eski bir konağı andıran bir evde kalıyordum. Evin üst katında ben alt katında ise müzisyen bir arkadaşım oturuyordu. 


17 AĞUSTOS DEPREMİ: 27 YILLIK YARA
17 ağustos depremi ©Engin Kaban

Birden korkunç bir gürültü ve sarsıntıyla irkildim. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, çatının kiremitlerinin birbirine çarpmasıyla oluşan o korkunç ses, yaşadığım dehşeti daha da büyüttü. O anda aklımdan geçen tek şey dışarı çıkmaktı. Telefonumu kaptığım gibi kendimi merdivenlere attım. Sallanan evle birlikte sağa sola savrularak merdivenlerden inmeye çalışıyor, bir yandan da arkadaşıma bağırıyordum. 

"Dışarı çık!, Çık, deprem oluyor!" O da eşofmanlarıyla kendisini dışarı attı. 

Benin için saniyeler içinde yaşanan bu kaçış, bu heyecan ve korku, hayatım boyunca unutamayacağım günlerin başlangıcıydı.


17 AĞUSTOS DEPREMİ: 27 YILLIK YARA
17 ağustos depremi ©Engin Kaban



O meşum gecede dışarı fırlayan kalabalığın arasındaydım. Bu büyük sarsıntıya uykusunda yakalanmış, apar topar dışarı çıkmış, kimisi çarşafa, kimisi bir örtüye sarılmış insanlar vardı aramızda. Korkuyla herkes birbirine bakıyor ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Hiç görmediğimiz, hiç tanımadığımız insanlarla, yıllardır aynı sokakta yaşadığımız halde belki de adını bile bilmediğimiz komşularımızla o gece tanıştık. Mahallemizde öyle geniş, güvenli bir toplanma alanı yoktu. Sığındığımız sokağın köşesinde Ömer Avni İlköğretim Okulu vardı. Diğer yanımızda ise binalar yükseliyordu. Bir yandan depremden kurtulmuş olmanın tuhaf şaşkınlığı ve heyecanı üzerimizdeyken, diğer yandan o binalar yıkılırsa altında kalabiliriz korkusunu yaşıyorduk. Herkes bir şey söylüyor, "şuraya geçelim", "binalar yıkılabilir" gibi sesler birbirine karışıyordu. Çünkü artçı depremlerin ardı arkası kesilmiyor, ayaklarımızın altındaki sarsıntı korkumuzu diri tutuyordu.


17 AĞUSTOS DEPREMİ: 27 YILLIK YARA
17 ağustos depremi ©Engin Kaban


Bir süre sonra telefonum çaldı. Yakın bir dostum arıyordu. Telaşla ailesinden haber alamadığını söylüyor, "Sen gazetecisin, fotoğrafçısın. Hadi birlikte o tarafa gidelim" diyordu. Tamam dedim, düşünmeden. 

Korkuyla eve girip fotoğraf çantamı, gerekli malzemelerimi, cüzdanımı alıp hızla dışarı çıktım ve arkadaşımı beklemeye başladım. Herkes evimizin karşısındaki boşlukta toplanmış, bağırış çağırış ve telaş hâlâ dinmemişti. Tam o sırada üçüncü kattaki pencereden başını uzatan, sarhoş olduğu her halinden anlaşılan bir komşumuz, "Ne oluyor ya, nedir bu gürültü?" diye bağırınca, kalabalıktan "çabuk dışarı çık, deprem oluyor!" sesleri yükseldi. Adeta yıldırım hızıyla aşağı inen komşumuz birden ayılmış, "Deprem mi oldu, ne zaman, nasıl?" diye sorular sormaya başlamıştı. O gecenin bütün bu dehşeti içinde, bu tuhaf manzara karşısında hepimiz kısa bir an tebessüm etmiştik. 


17 AĞUSTOS DEPREMİ: 27 YILLIK YARA
17 ağustos depremi ©Engin Kaban

Derken arkadaşım geldi ve deprem bölgesine doğru yola koyulduk. Yalıma kesen günün ilk ışıklarıyla, depremin vurduğu yerleşmelerden İzmit'e ulaşmıştık. Gördüğüm ilk görüntüler, hayatım boyunca unutamayacağım kadar korkunçtu. Bu arada arkadaşımızın ailesini bulduk. Neyse ki aileden bir kayıp yoktu, evlerindeki hasar dışında. Keza uzun aramalar sonucu bende aileme ulaşmıştım. Onlar da kendilerini dışarı atmışlardı.

Peki ya diğerleri? 

On binlerce insan hayatını kaybetmiş, yüz binlerce insan yaralanmış, milyonlarca insansa bu büyük felaketin doğrudan ya da dolaylı etkilerine maruz kalmıştı. Yeri gelmişken, açıklanan resmi makamlarla farklı kaynakların ortaya koyduğu rakamlar arasındaki büyük farklılıkları da hatırlatmak gerekir. Çünkü 17 Ağustos'un gerçek bilançosu yalnızca resmi makamların açıkladığı sayılardan ibaret olmadığı gibi, o gün hayatları altüst olan milyonlarca insanın yaşadıkları da bu gerçekliğin bir parçasıydı.  


17 AĞUSTOS DEPREMİ: 27 YILLIK YARA
17 ağustos depremi ©Engin Kaban

İtiraf etmeliyim ki o gün dayanamadım. Gördüklerimin ağırlığı karşısında çok kötü bir halde geri döndüm. İnsanların tarif bile edemeyeceğim acıları karşısında, kelimenin tam anlamıyla mahvolmuştum. Çabuk duygulanan, aşırı duyarlı ve kolayca göz yaşı döken biriydim. Ama o gün gördüklerim karşısında yaşadığım çaresizlik tarifsizdi.  

Ancak birkaç gün sonra kendimi biraz toparladığımda yeniden gitmem gerektiğine karar verdim. Çünkü ben bir gazeteci ve fotoğrafçıydım. Tarihin bu önemli anına, insanlarımızın yaşadığı bu büyük acıya, mesleğimin doğası gereği tanıklık etmeliydim. En azından o insanların sesini, orada olup bitenleri insanlığa duyurmalıydım. 

Daha sonra birkaç kez gittiğim, okulumuz tarafından oluşturulan yardım ekibinde yer aldığım o büyük depremin üzerinden tam 27 yıl geçti.

Ancak bazı sesler, görüntüler ve tanık olunan şeyler insanın hafızasından silinmiyor. Böylesine büyük bir felaketin ardından açılan yaklaşık 2 bin 100 davanın büyük bir bölümünün cezasız kalması ve önemli bir kısmının da 2007 yılında zamanaşımına uğraması hafızlardan hiç silinmedi. Hafızalardan silinmeyen bir başka gerçek de deprem sonrasında İstanbul'da toplanma ve çadır kurulması için tahsis edilen alanların büyük ölçüde imara açılmasıydı. Yazık ki bu alanların üzerine alışveriş merkezleri, gökdelenler ve lüks konutlar yapıldı. Oysa 17 Ağustos depremini yaşayan milyonlarca insan bu parklara, bu yeşil alanlara, bu boş arazilere sığınmış, çadır kurmuş, günlerce buralarda yaşamıştı. 


17 AĞUSTOS DEPREMİ: 27 YILLIK YARA
17 ağustos depremi ©Engin Kaban

Deprem öldürmez... 

İnsanları denetimsiz yapılaşma, kötü malzeme, bilimden ve mühendislikten uzak imar planları ve bütün bunlara göz yuman düzen öldürür. 17 Ağustos'tan sonra ayrıca yapılması gereken, bir daha böyle bir felaket yaşanmaması için bütün ülkeyi, özellikle de İstanbul'u büyük bir deprem seferberliğine hazırlamaktı. Aradan 27 yıl geçmesine rağmen ülkenin kalbi olan devasa bir kentte, olası büyük bir depreme karşı hâlâ bütünlüklü ve kararlı bir çalışmanın tamamlanmamış olması ise hiçbir makul gerekçeyle açıklanamaz.


Öte yandan devlet kurumlarının yetersiz kaldığı, insanların ne yapacağını bilemediği o ilk saatlerde halk kendi imkânlarıyla birbirine el uzattı. İnsanlar enkaz başlarına koştu, yaralılara yardım etti, yiyecek ve su taşıdı, çadır kurdu, günlerce birbirlerinin yanında kaldı. Kelimenin tam anlamıyla dayanışmanın tarihi yazıldı.

Aynı dayanışmayı yıllar sonra 6 Şubat 2023 depremlerinde bir kez daha gördük. Enkazların başında, sokaklarda, çadırlarda, yardım noktalarında, yine halk vardı. Sosyalist ve devrimci gençler de partileri, örgütleri, kurumları ve dernekleriyle o dayanışmanın içindeydi. İnsanlar yine birbirlerinin yaralarına merhem olmaya çalışıyordu. 

Belki de ülkemizden umudumuzu bütünüyle yitirmemizi sağlayan en büyük güç; ülkenin ihtiyaç duyduğu kritik anlarda, toplumu ve ortak yaşamı savunan faaliyetlerde ortaya çıkan bu olağanüstü dayanışma duygusudur...


17 Ağustos depremine dönersek, üzerinden 27 yıl, birçok ili etkileyen 6 Şubat depremlerinin üzerinden üç yıl geçmesine rağmen hâlâ aynı soruları soruyor, aynı tehlikeler içinde yaşıyor ve bir sonraki depremde ne olacağının korkusunu taşıyorsak, ortada açık bir gerçek var demektir: İlgili ve yetkililer yeterince ders almamış, yeterince önlem almamıştır... 

Türkiye bir deprem ülkesidir. Depremleri engellemek mümkün değildir. Ancak ölümleri, yıkımları ve böylesine büyük acıları bir hayli azaltmak mümkündür. Bunun yolu bilimden, mühendislikten, sağlam yapılaşmadan, doğru imar politikalarından ve kamusal sorumluluktan geçer.

Ve gelecekte yaşanacakların sorumlularını, felaket yaşandıktan sonra aramak yerine bugünden sormak zorundayız...

Engin Kaban
Fotoğraflar: ©Engin Kaban

17.08.2026 Berlin