Uzun zamandır ülkemizde siyasette, bürokraside, üniversitelerde, varsıllaşmada, neredeyse yaşamın her alanında yıldızı birden parlayanlara baktığımızda hep aynı şeyi görmekteyiz. Bu kişilerin nerdeyse hepsi birilerinin sırtına basarak yükselmiştir. Birilerinin sırtına basarken siyasetin desteğini aldılar. Ayrıca bu sırada yargı uyumuş, bu haksızlığı görmesi gerekenler gözlerini kapamış, kulaklarını tıkamıştır nedense.

Başkasının, yani hak edenin emeğine, alınterine el koyarak yükselip yıldızı parlayanlar ne yazık ki topluma başarılı(!) kişiler olarak sunuldu. Bu da çoğu kişiyi emeksiz yemenin yollarını aramaya itti. Bu düzenle toplumumuzun ilk kez tanışması, ülkemizin 1940’lı yıllarda Atlantik sürecine girmesiyle başlar. Bu dönemde Türkiye’yi yönetenler karma ekonomiyi terk eder. Özellikle halkçı-devletçi uygulamaları bir yana iter. Kapitalizmin acımasız, sömürüye dayalı yüzü yavaş yavaş kendini gösterir. Gelir adaletsizliği çarpıcı bir biçimde ortaya çıkar. Kamu olanakları siyasal yandaşların kullanımına sunulur. Onlar varsıllaşırken halkın ezici çoğunluğu yoksullaşmaya başlar. İktidarda bulunanlar devleti halkın olmaktan çıkarıp bir avuç fırsatçının yönetimine verir. Bu, toplumda ekonomik, siyasal, sosyal eşitsizlikleri körükler.

Ülkemiz, Atlantik sürecine girip tam bağımsızlığını yavaş yavaş yitirmesine karşın, yine de halkçı-devletçilik birçok alanda kendini duyumsatır. Halkçı-devletçiliğin tümden ortadan kaldırılması birden yapılamadı. Çünkü halkın büyük tepkisinden korkuldu. Bunun için bir demir yumruk gerekliydi. O yumruk, Özal’ın emperyalist merkezlerin telkinleriyle kaleme aldığı 24 Ocak 1980 ekonomik kararlarını uygulayan 12 Eylül Amerikancı darbesiyle halkın başına indi. Türkiye siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel, sanatsal, aktöresel, yaşam biçimleri alanında büyük değişikliğe uğradı. İnsanların düşünce, duygu biçimi değiştirildi. Halkçı-devletçiliğin köküne kibrit suyu döküldü. Onun yerini serbest piyasacılık aldı. Vahşi kapitalizm tüm acımasızlığıyla halka kendini gösterdi. Toplumculuk belleklerde bir anı olarak kalırken yerini bireycilik aldı.

Liberalizmin ülkemize egemen olmasıyla başlayan bireyciliğin, en önemli özelliği birilerinin sırtına basarak yükselmek ve varlık sahibi olmaktı. Halkı soymak, “serbest piyasa” olarak adlandırıldı. Piyasa koşulları, halkı soymak üzerine oluşturuldu. Yerden pıtrak gibi görgüsüzlük çamuruna belenmiş yeni varsıllar ortaya çıktı. Yasa, kural, aktöre tanımayan bir avuç vicdanını yitirmiş insansı yağmacılığı kendine sanat edindi. Yağmacılık sınır tanımaz oldu. Yağmacıların cüzdanları varsıllaşırken vicdanları yoksullaştı. Yoksulun, emekçinin, hak edenin hakkını savunmak ve vicdanlı olmak saflık olarak gösterildi topluma düzenin egemenlerince.

Birlerinin sırtına basarak yükselmek için, birilerinin de ayağını kaydırmak gerekiyordu. Böyle de oldu. Emeği, alınteri, bilgisiyle bir göreve gelen ve bu görevini vicdanı ışığında yasalara uygun olarak yapan kişilerin ayakları kaydırıldı bir bir. İşini namusuyla yapanlar küçük görüldü. Namuslunun uzaklaştığı orunlara liberalizmin emeksiz çocukları getirildi. Yolsuzluk, arsızlık, haksızlık sınır tanımadı.

Yoksullaşan halk, açlık sınırının altındaki geliriyle yaşama tutunmaya çalışırken halkın kanını emerek beslenen zehirli keneler, görgüsüzlüklerini en üst düzeye çıkararak tüketim çılgınlığını sürdürdüler.

Birilerinin sırtına basıp donanımlı, bilgili, yetenekli, hak edenin ayağını kaydıranlar yükseldiklerini sandılar. Oysa yuvarlandıkları bir gayya kuyusuydu. Varsıllıklarının şımarttığı utanmazlıklarıyla düştükleri yeri fark etmediler bile. Bir toplumun geleceğini çaldıklarını anlamaları olanaksızdı. Ne yazık ki bu, siyasetçilerin yeğledikleri siyasal düzen sayesinde oldu.

Toplumumuz ekonomik siyasal, sosyal, kültürel, sanatsal, aktöresel alanda hızla çürümeye başladı. Bu çürüme, şu anda kokuşmaya başladı. Öyle bir kokuşma ki içinde ürüyen sivrisinekler ve diğer asalakları bile boğmaya başladı. Bu bataklıktan çıkan zehirli gazlar, bataklığı oluşturanları da bataklıktan beslenenleri de zehirlemeye başladı. Liberal bataklığı oluşturanlar da buna göz yumanlar da bu zehirlenmeden kurtulmak zorunda Çünkü oluşturdukları bataklık düzeni kendilerini de hızla yok etmekte. Çünkü bataklığın bir özelliği var, kıyısına yaklaşanı içine çeker.

                                              

Adil Hacıömeroğlu