Denizli gerçekten enteresan bir şehir.
Dinî ve düşünsel hayat bakımından oldukça renkli, hatta zaman zaman şaşırtıcı bir toplumsal yapıya sahip. Farklı cemaatler, tarikatlar ve dinî anlayışlar uzun zamandır Denizli'nin sosyal hayatında kendilerine bir yer bulmuş durumda. Bir bakıma Türkiye'deki dinî çeşitliliğin küçük bir panoramasını Denizli'de görmek mümkün.
FETÖ’den Süleymancılara, Evrenesoğlu’ndan çeşitli tarikat ve cemaatlere kadar pek çok farklı dinî yapı bu şehirde karşılık bulmuş. Her biri İslam'ı kendi anlayışı, yöntemi ve kavramları üzerinden yorumluyor. Fakat Denizli'nin dinî çeşitliliği bunlarla da sınırlı değil.
Son yıllarda farklı bir anlayışın da görünür hâle geldiğini görüyoruz: “Kur'an'da namaz yoktur.” diyenler.
Bu çevreler, Kur'an'da geçen “salât” kavramının bugün Müslümanların “namaz” olarak bildiği ibadeti ifade etmediğini iddia ediyorlar. Onlara göre salât; dayanışma, yardımlaşma, eğitim gibi anlamlara geliyor.
Dolayısıyla mesele yalnızca namazın nasıl kılınacağına ilişkin bir tartışma değil.
Daha temel bir iddia söz konusu: Kur'an gerçekten namazı emrediyor mu?
Bu yazıda tam olarak bu iddiayı ele alacağım.
Ancak bunu herhangi bir grubu küçümsemek veya peşinen mahkûm etmek amacıyla yapmayacağım. Aksine, “Kur'an'da namaz yoktur” iddiasını kendi dayandığı deliller üzerinden incelemeye çalışacağım.
Salât kelimesinin Arapçadaki anlam alanı nedir?
Kur'an bu kelimeyi hangi bağlamlarda kullanıyor?
Rükû ve secde gerçekten yalnızca sembolik kavramlar olarak mı anlaşılmalıdır?
Nisâ 102'de savaş şartlarında anlatılan salât neden iki grup hâlinde ve belirli hareketlerle gerçekleştiriliyor? Bu ayette salâtın “eğitim” olarak yorumlanması metnin bütününü açıklayabiliyor mu?
Mâide 6'da salât öncesinde abdest ve teyemmümden söz edilmesi nasıl anlaşılmalı?
Cuma sûresinde salât için yapılan çağrı neyi ifade ediyor?
Ve belki de en önemlisi: Kur'an'ın ilk muhatapları salâtı nasıl anladılar ve yaşadılar?
Mesele “namaz kılalım mı, kılmayalım mı?” meselesinden önce şudur: Kur'an ne söylüyor?
Ve daha da önemlisi: Biz Kur'an'ın söylediğini mi okuyoruz, yoksa kendi düşüncemizi Kur'an'a mı söyletiyoruz?
Her şeyden önce, salât kelimesinin Kur’an’da her geçtiği yerde aynı anlamı taşıdığını söylemek mümkün değildir. Nitekim kelime farklı bağlamlarda dua, rahmet, övgü veya ibadet anlamlarına gelebilir. Klasik Arapça sözlüklerde salât kelimesinin dua anlamı yanında, rükû ve secdeyi içeren belirli bir ibadet anlamında kullanıldığı açıkça görülmektedir.
Dolayısıyla tartışma, “salât kelimesinin sözlükte tek bir anlamı vardır” şeklinde kurulamaz.
Fakat bundan şu sonuç da çıkmaz:
“Salâtın başka anlamları da olduğuna göre Kur’an’da namaz yoktur.” Şeklinde bir iddia ileri sürülemez.
Asıl soru şudur: Kur’an’da salât, hangi bağlamlarda, belirli vakitlerde ve belirli şekillerde yerine getirilen bir ibadeti ifade etmektedir?
Bu soruya cevap vermeden “salât = dayanışma” veya “salât = eğitim” demek, kelimenin anlamını önceden belirleyip Kur’an'a fatura etmektir.
TARİHSEL YÖNTEM BİZE NE SÖYLER?
Öncelikle önemli bir metodolojik ayrım yapmak gerekir.
Kur’an'ı tarihsel bağlamında okumak, geleneksel yorumların tamamını sorgulamak anlamına gelebilir; fakat tarihselcilik otomatik olarak namazı reddetmek anlamına gelmez.
Tam tersine tarihsel yöntem bize şu soruyu sordurur:
Kur’an’ın ilk muhatapları “salât” dendiğinde ne anlıyorlardı?
Bunu yalnızca sözlüklerden öğrenemeyiz.
Metne bakmamız gerekir.
Kurucu ümmetin pratiğine bakmamız gerekir.
Kur'an'ın indiği sosyal ve dinî çevreye bakmamız gerekir.
Kelimelerin aynı dönemdeki kullanım alanlarını araştırmamız gerekir.
Ve bütün bunların birlikte değerlendirilmesi gerekir.
Bir metnin anlamını, metnin ilk ortaya çıktığı tarihsel dünyadan tamamen kopararak belirleyemeyiz.
Dolayısıyla “salât”ın ne olduğunu araştırırken yalnızca bugünkü “namaz” kelimesinden hareket etmek de yeterli değildir; fakat aynı şekilde yalnızca çağdaş bir kavramsal tercihten hareket ederek salâtı “eğitim”, “dayanışma” veya “örgütlenme” olarak tanımlamak da yeterli değildir.
SALÂTIN ANLAMINI SADECE SÖZLÜK BELİRLEMEZ
Burada dil açısından temel bir prensibi hatırlamak gerekir: Bir kelimenin sözlük anlamı ile belirli bir bağlamda kazandığı anlam aynı şey değildir.
Türkçede “kök” kelimesini düşünelim.
Ağacın kökü vardır.
Bir problemin kökü vardır.
Bir kelimenin kökü vardır.
Aynı kelime farklı bağlamlarda farklı anlamlar kazanabilir.
Dolayısıyla Arapçada salâtın dua veya yakarış anlamında kullanılması, onun başka bağlamlarda belirli bir ibadeti ifade etmesine engel değildir.
Nitekim Kur'an'daki salât kullanımlarının tamamını aynı anlamda değerlendirmek mümkün değildir. Kur'an Arapçası üzerine yapılan morfolojik çalışmalarda da s-l-v kökünün Kur'an'da farklı türevlerle çok sayıda kullanımının bulunduğu görülmektedir.
Öyleyse doğru yöntem şudur:
“Salât kelimesi ne anlama gelir?” sorusundan ziyade,
“Bu ayette salât hangi anlamı taşımaktadır?” sorusunu sormak gerekir. Çünkü anlamı bağlam belirler.
BAKARA 43: SALÂT VE RÜKÛ AYNI YAPI İÇİNDE
Bakara 43. ayette şöyle denilmektedir:
وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِعِينَ
Burada üç unsur art arda gelir: Salâtı ikame etmek, zekâtı vermek ve rükû edenlerle birlikte rükû etmek.
Şimdi “salât = toplumsal dayanışma” yorumunu ele alalım.
Eğer salât burada yalnızca “dayanışma” demekse, ayetin devamındaki “rükû edenlerle birlikte rükû edin” ifadesini ayrıca açıklamak gerekir.
Elbette “rükû” kelimesine de mecazî bir anlam verilebilir.
Fakat burada metodolojik bir problem ortaya çıkar:
Bir kelimeyi mecazî anlamda yorumlamak mümkündür; fakat aynı ayetteki bütün kelimeleri, mevcut teoriyi kurtarmak amacıyla peş peşe mecazlaştırmak, artık metnin doğal anlamından uzaklaşma riski taşır.
Daha açık söyleyelim:
Salâtı “dayanışma” yaptık.
Sonra rükûyu da “itaat” veya “toplumsal boyun eğme” yaptık.
Daha sonra secdeyi de “Allah'a teslimiyet” şeklinde tamamen soyutladık.
Sonunda ayetteki bütün somut eylemler soyut kavramlara dönüşmüş oluyor.
Böyle bir yorum mümkündür.
Ama mesele bitmiş midir diyebilir miyiz? Diyemeyiz.
Çünkü mesele, metnin en doğal ve tarihsel olarak en güçlü açıklamasının hangisi olduğudur. Birşekilde açıklamak değildir.
“RÜKÛ VE SECDE DE MECAZİDİR” İTİRAZI
“Rükû yalnızca fiziksel eğilmek değildir; teslimiyet ve boyun eğme anlamına da gelir.”
“Secde yalnızca alnı yere koymak değildir; Allah'a teslimiyeti de ifade eder.” Denirse bu itiraz doğrudur.
Kur'an'da rükû ve secdenin sadece fiziksel hareketlerden ibaret olmayan anlam alanları da vardır. Vardır var olmasına da buradan “öyleyse fiziksel rükû ve secde yoktur” sonucu çıkmaz.
Çünkü bir kelimenin mecazî anlamının bulunması, onun literal anlamını ortadan kaldırmaz.
Üstelik Kur'an'da Meryem'e yönelik olarak: “Rabbine kulluk et, secde et ve rükû edenlerle birlikte rükû et.” denilmektedir.
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken husus, secde ile rükûnun art arda ve toplulukla ilişkili biçimde zikredilmesidir.
Eğer her ikisini de tamamen soyut kavramlara dönüştürürsek, metnin neden iki ayrı fiil kullandığını açıklamamız gerekir.
Daha önemlisi, bu fiiller salât bağlamında tekrar tekrar birlikte veya birbirini tamamlayan bir yapı içerisinde ortaya çıkar.
Dolayısıyla daha dengeli sonuç şu olmalıdır:
Rükû ve secde hem fiziksel bir ibadet hareketini hem de teslimiyet anlamını taşıyabilir.
Nitekim ibadetin fiziksel biçimi ile sembolik anlamı birbirine rakip değildir.
Namazda insan gerçekten rükû eder; fakat aynı zamanda Allah'a karşı boyun eğmeyi de sembolize eder.
İnsan gerçekten secde eder; fakat secde aynı zamanda kulluk ve teslimiyetin en güçlü sembollerinden biridir. Bu ikisini birbirinden ayırmak gerekmez.
ASIL SINAV: NİSÂ 102
“Kur'an'da namaz yoktur” tezinin en ciddi şekilde sınanabileceği metinlerden biri Nisâ 102'dir. Çünkü burada olağanüstü bir durum vardır: Savaş.
Kur'an, Hz. Peygamber'in savaş ortamında müminlere iki rakatlı bir salâtı nasıl yerine getireceklerini anlatmaktadır.
Ayette bir grup insanın Peygamber'le birlikte salâtı yerine getirmesi, silahlarını yanında bulundurması, secde ettikten sonra diğer grubun yerini alması ve henüz salât yapmamış grubun gelip Peygamber'le birlikte salât yapması anlatılır.
Burada metni dikkatle okumak gerekir.
Ayet yalnızca: “Allah'ı hatırlayın.”demiyor.
Yalnızca: “Eğitim yapın.” demiyor.
Yalnızca: “Toplumsal dayanışma gerçekleştirin.” De demiyor.
Bir eylem dizisi tarif ediyor.
Bir grup geliyor.
Peygamberle birlikte salât ediyor.
Secde ediyor.
Sonra başka bir pozisyon alıyor.
Diğer grup geliyor.
Henüz salât yapmamış olduğu açıkça belirtiliyor.
Sonra onlar da Peygamber'le birlikte salât ediyor.
Üstelik bütün bunlar savaş sırasında ve silahlar eldeyken gerçekleşiyor.
Burada “eğitim” yorumunu ciddi biçimde düşünelim.
Salâtı “eğitim” olarak düşünelim.
Birinci grup Peygamber’le eğitim yapıyor. Ardından “secde ediyor” ve sonra arkaya geçiyor. İkinci grup geliyor ve henüz eğitim yapmamış oluyor. Daha sonra onlar da Peygamber’le eğitim yapıyor.
Gramer açısından böyle bir yorum kurulabilir. Fakat asıl soru, bunun ayetin anlattığı bütünü doğal ve tutarlı bir şekilde açıklayıp açıklamadığıdır.
İşte sorun burada ortaya çıkıyor.
Çünkü ayette kullanılan fiiller, yalnızca soyut bir “eğitim” faaliyetinden söz etmiyor. Aksine, belirli bir sırayla gerçekleşen, bedensel hareketler içeren ve topluca uygulanan bir eylemi anlatıyor.
NİSÂ 102'DE “EĞİTİM” YORUMUNUN PROBLEMİ
“Salât = eğitim” diyen yaklaşımın önce şu soruya cevap vermesi gerekir:
Ayetin neresinde “eğitim” anlamını zorunlu kılan bir dilsel işaret bulunmaktadır?
Çünkü “salât” kelimesine eğitim anlamı vermek başka, bu anlamın ayetin bağlamından zorunlu olarak çıktığını göstermek başka şeydir.
Dahası, Nisâ 102'nin hemen sonrasında gelen 103. ayet şöyle der: “Salâtı tamamladığınızda Allah'ı ayakta, otururken ve yanlarınız üzerinde anın. Güvene kavuştuğunuzda salâtı ikame edin. Şüphesiz salât müminler üzerine vakitleri belirlenmiş bir yükümlülüktür.”
Burada çok önemli üç unsur bulunmaktadır:
Salât tamamlanmaktadır. Güvenlik durumuna göre salâtın uygulanma biçimi değişmektedir.
Ve salâtın “kitâben mevkûtâ”, yani belirlenmiş vakitleri bulunan bir yükümlülük olduğu söylenmektedir.
Bu noktada “eğitim” yorumunun ciddi bir açıklama yükü ortaya çıkmaktadır.
Çünkü eğitim faaliyetinin savaş sırasında iki gruba bölünmesi, bir grubun “eğitimini tamamlayıp” diğer grubun yerine geçmesi ve bunun belirlenmiş vakitlere bağlanması metinde açıkça belirtilmemektedir.
Buna karşılık ritüel bir ibadet modeli olan “namaz” ayetin bütün unsurlarını tek bir çerçevede açıklayabilmektedir.
MÂİDE 6: SALÂT ÖNCESİ BEDENSEL HAZIRLIK
Mâide 6 da aynı problem açısından önemlidir. Ayette müminlere: “Salâta kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başlarınızı mesh edin, ayaklarınızı yıkayın...” denilmektedir. Su bulunamadığında ise teyemmümden söz edilir.
Şimdi “salât = eğitim” diyelim. O zaman metnin şöyle anlaşılması gerekir: “Eğitime kalktığınız zaman yüzünüzü, kollarınızı yıkayın; su yoksa toprakla teyemmüm edin.”
Bu anlamı kurmak mantıksal olarak imkânsız değildir. Fakat tarihsel ve metinsel açıdan daha güçlü bir açıklama mıdır? Değildir.
Çünkü burada salâtın öncesinde gerçekleştirilen ritüel temizlik düzenlemesidir. Bu, salâtın bedensel bir ibadet olduğuna ilişkin tek başına kesin delil olmayabilir.
Fakat Nisâ 102'deki hareket düzeniyle birlikte düşünüldüğünde deliller birbirini tamamlamaktadır.
SALÂTIN VAKİTLERİ MESELESİ
Bir başka önemli nokta da salâtın zamanla ilişkisidir. Nisâ 103, salâtın müminler üzerine belirlenmiş vakitleri bulunan bir yükümlülük olduğunu açıkça ifade eder.
Nur 58'de ise “sabah salâtı” ve “gece salâtı” ifadeleri kullanılır.
Cuma 9'da ise: “Cuma günü salât için çağrı yapıldığında...” denilir ve ticaretin bırakılıp Allah'ın zikrine yönelinmesi istenir.
Burada artık tek bir ayetten söz etmiyoruz. Önümüzde birbirini tamamlayan bir kavramsal yapı vardır: salât + vakit + çağrı + topluluk + rükû + secde + temizlik + savaş şartlarında özel uygulama.
Bir yorumu metne uygulamak mümkün olabilir. Bunun mümkün olması, doğru veya en makul yorum olduğu anlamına gelmez. Asıl mesele, ayetteki bütün unsurları en az varsayımla ve en doğal biçimde hangi yorumun açıkladığıdır. Bu nedenle yük yalnızca “burada namaz vardır” diyen tarafta değildir; “burada namaz yoktur” diyen taraf da kendi alternatif açıklamasının metnin bütününü daha iyi açıkladığını göstermek zorundadır.
CUMA 9 DA AYRI BİR PROBLEM ORTAYA ÇIKARIYOR
Cuma 9'da salât için bir çağrıdan söz edilmektedir: “Cuma günü salât için çağrı yapıldığında Allah'ın zikrine yönelin ve alışverişi bırakın.”
Burada “salât = toplumsal dayanışma” yorumunu tekrar düşünelim.
Bir çağrı yapılmaktadır.
Bu çağrı belirli bir gündedir.
İnsanların ticareti bırakması istenmektedir.
İnsanlar belirli bir toplu ibadet/eylem için yönlendirilmektedir.
Bütün bunlar, salâtın sıradan bir “yardımlaşma ilkesi” olmadığını düşündüren güçlü bağlamsal göstergelerdir.
Eğer salât zaten genel anlamda “dayanışma” ise, neden belirli bir günde ona çağrı yapılmaktadır?
Neden insanlar ticareti bırakmaktadır?
Neden Kur'an bunu belirli bir zaman ve çağrı sistemi içerisinde düzenlemektedir?
Bu soruların her birine cevap verilebilir. Verileblir verilmesine de o doğru cavap omaz. Çünkü, cevapların, metnin kendisinden çıkarılması gerekir.
“RÜKÛ = İTAAT” DEMEK NEDEN YETERLİ DEĞİL?
Rükû, Allah'a boyun eğmek ve teslim olmak anlamına gelebilir.
Evet. Doğrudur diyelim.
Fakat burada yine “ya o ya bu” mantığına düşmemek gerekir.
Bir ibadet hareketinin sembolik anlamı, hareketin kendisini ortadan kaldırmaz.
Bugün bir insanın “başını öne eğmesi” hem fiziksel bir hareket hem de saygı göstergesi olabilir.
“Eli kalbine götürmek” hem fiziksel bir eylem hem de saygı sembolü olabilir.
Secde de böyledir.
Dolayısıyla: “Rükû teslimiyettir.” önermesinden, “Rükû fiziksel bir hareket değildir.” sonucu çıkmaz.
Aynı şekilde: “Secde kulluktur.” önermesinden, “Secde fiziksel secde değildir.” sonucu çıkmaz.
Kur'an'ın dili açısından daha güçlü olan ihtimal, fiziksel hareket ile sembolik anlamın birlikte bulunmasıdır.
PEYGAMBER'İN UYGULAMASI
Burada tarihsel yöntemin ikinci aşamasına geçiyoruz. Ve bir soru sorarak başlıyoruz açıklamaya.
Kur'an'ın ilk muhatapları yani kurucu ümmet salâtı nasıl uyguladı?
Bu soruyu sormadan Kur'an'ın tarihsel anlamını tam olarak ortaya koyamayız.
Hadis literatüründe Hz. Peygamber'in namazının nasıl kılındığını gösteren çok sayıda rivayet bulunmaktadır.
Bunlardan meşhur bir rivayette Mâlik b. Huveyris'e Hz. Peygamber'in: “Beni nasıl namaz kılarken gördüyseniz öyle namaz kılın.” dediği aktarılır. Rivayetin devamında vakit geldiğinde ezan okunması ve cemaatin imamla namaz kılması da anlatılır.
Burada şunu söylemek gerekir: Bu rivayeti tek başına tarihsel kanıt olarak kullanmak zorunda değiliz.
Çünkü hadislerin isnadları, metinleri, tarihlendirilmesi ve erken dönem sözlü/yazılı aktarım süreçleri ayrıca incelenebilir.
Fakat daha geniş tarihsel uygulama vardır. Önemlidir: İlk Müslüman toplumda salâtın, rükû ve secde içeren toplu ve bedensel bir ibadet olarak yaşandığına ilişkin çok geniş bir tarihsel gelenek vardır.
Dolayısıyla “namaz sonradan ortaya çıktı; Kur'an'da böyle bir ibadet yoktu” iddiası, yalnızca Kur'an'ın bazı kelimelerine alternatif anlam vermekle ispatlanmış olmaz.
Böyle bir iddianın, aynı zamanda erken İslam toplumundaki namaz pratiğinin nasıl ve ne zaman ortaya çıktığını tarihsel olarak açıklaması gerekir. Kurucu immetin mutabakatı ortada dururken Kur’ab-n’da namaz yoktur demek laf-ı güzaftır.
SONUÇ
Burada maksadımız herhangi bir kişiyi veya grubu küçümsemek değildir.
Kur'an'ın yeniden okunmasına karşı çıkmak da değildir.
Aksine Kur'an'ın yeniden okunması gerektiğini savunabiliriz.
Gelenek eleştirilebilir.
Mezhepler eleştirilebilir.
Hadislerin tarihsel oluşumu araştırılabilir.
Kur'an'ın indiği tarihsel ortam daha derin biçimde incelenebilir.
Bütün bunlar son derece meşru faaliyetlerdir.
Fakat aynı titizlik, “Kur'an'da namaz yoktur” iddiasına da uygulanmalıdır.
Salâtın dua anlamı olabilir.
Salâtın rahmet ve övgü anlamı olabilir.
Bunları kabul etmek zor değildir.
Ancak buradan Kur'an'daki bütün salât kullanımlarının “dayanışma”, “eğitim” veya “örgütlenme” anlamına geldiği sonucu çıkmaz.
Çünkü elimizde:
rükû ile birlikte anılan salât,
secde ile birlikte anılan salât,
vakitleri belirlenmiş salât,
abdeste bağlanan salât,
çağrısı yapılan salât,
cemaat düzeni içinde gerçekleştirilen salât
ve savaş şartlarında bile biçimi düzenlenen salât bulunmaktadır.
Üstelik bu ibadetin erken Müslüman toplum tarafından bedensel ve toplu bir ibadet olarak yaşandığına ilişkin güçlü tarihsel veriler vardır.
Dolayısıyla tarihsel açıdan en ihtiyatlı sonuç şudur:
Kur'an'daki “salât” kavramının bütün kullanımlarını Türkçedeki “namaz” kelimesine otomatik olarak eşitlemek doğru değildir.
Fakat bunun karşıtı olan:
“Kur'an'da namaz yoktur; salât sadece eğitim, dayanışma veya toplumsal örgütlenmedir.”
iddiası da Kur'an'ın bütün bağlamlarını ve erken tarihsel pratiği açıklamak zorundadır. Kurucu ümmetin kıldığı namazı açıklamak zorundadır.
Ve özellikle Nisâ 102-103, bu alternatif açıklamanın önündeki en ciddi metinsel sorunlardan biridir.
Çünkü orada karşımıza çıkan şey yalnızca bir fikir veya ahlâkî ilke değildir.
Bir grup gelir.
Salâtı gerçekleştirir.
Secde eder.
Yer değiştirir.
Diğer grup gelir.
Henüz salât gerçekleştirmemiştir.
Onlar da salâtı gerçekleştirir.
Bütün bunlar savaş ortamında olur.
Ardından salâtın belirlenmiş vakitleri bulunan bir yükümlülük olduğu da söylenir.
Namazın Kur'an'da rükû, secde, vakit, temizlik ve cemaat gibi unsurlarla ilişkili gerçek bir ibadet olduğu; bunun da tarihsel olarak İslam'ın ilk toplumunda namaz şeklinde yaşandığı yorumu, “Kur'an'da namaz yoktur” tezinden daha kapsamlı ve daha az ek varsayım gerektiren bir açıklama olarak görünmektedir.
Çünkü namazın şekli ile ruhunu birbirinden koparmak ne kadar eksikse, namazın ruhundan söz ederek şeklini tamamen ortadan kaldırmak da aynı ölçüde problemli olabilir.
Şekil ile anlam birbirinin alternatifi değildir.
Kur'an'ın ortaya koyduğu ibadet anlayışında ikisinin birlikte düşünülmesi daha tutarlı görünmektedir.






Yorumlar
0 yorumBu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!