Türkiye yeni bir dönemin eşiğinde.

Son dönemde “Terörsüz Türkiye” adıyla yürütülen süreç, artık sadece Ankara’nın siyasi gündeminde konuşulan bir başlık olmaktan çıkmış; toplumun farklı kesimlerinde karşılığı olan, sonuçları merakla beklenen önemli bir mesele hâline gelmiş durumda. Üstelik bu yolda küçümsenemeyecek bir mesafe de alınmış görünüyor.

Bunu yalnızca Ankara’dan, televizyon ekranlarından veya siyasi demeçlerden bakarak söylemiyorum.

Sahadan edindiğim izlenim böyle.

Türk Eğitim Derneği ile gerçekleştirdiğimiz on günlük Diyarbakır–Van gezisinde (Nisan 2026) halkla kurduğumuz sıcak temaslar, yaptığımız sohbetler, dinlediğimiz insanlar ve gördüğümüz manzara bana önemli bir şey söyledi: Toplumun kahir ekseriyeti bir kesimi artık terörün sona ermesini istiyor.

Denizli’de yaptığım sohbetlerden edindiğim intiba da bundan farklı değil. Elbette meseleye aklıselimle yaklaşanların yanında, sürece kuşkuyla bakanlar da var. Hatta itiraz edenlerin sesi zaman zaman öylesine gür çıkıyor ki, insan bir an için toplumun tamamının bu itirazlardan ibaret olduğunu zannedebiliyor.

Oysa sahada duyduğunuz ses, bazen televizyon ekranlarından duyduğunuz sesten çok farklı.

Benim gördüğüm şudur:

Türk toplumu artık terörün bitmesini istiyor.

Bunu söylerken elbette geçmişi unutmak istemiyorlar.

Şehitlerin hatırasından vazgeçmek istemiyorlar.

Devletin güvenliğinden taviz verilmesini de istemiyorlar.

Fakat bütün bunların yanında çok basit, çok insani bir arzuları daha var:

Artık bundan sonra çocuklarının terörsüz bir Türkiye’de yaşamasını istiyorlar. İşte asıl mesele burada başlıyor. Çünkü siyasetin ürtettiği akortsuz ses ile toplumun gerçek beklentisi her zaman aynı olmuyor. Her gün yeni bir söz, yeni bir suçlama, yeni bir endişe gündeme taşınıyor. Buna karşılık, bu zor ve hassas süreci yürütenlerin yaptıklarını anlatmak da aynı ölçüde istekli davrandıklarını söylemek kolay değil.

Belki de sürecin en büyük zaaflarından biri burada:

İşi yapanlar susuyor, itiraz edenler konuşuyor.

Ve siyaset biraz da böyle bir şey galiba. Aslında buna seviyesiz siyaset deniyor. Ben Almanya'da böyle seviyesiz siyasete şahit olmadım. Ülke yararına yapılan her güzel iş muhalefet tarafından destekleniyor. Vur abalıya politikası üretilmiyor Almanya'da. Böyle bir politika üreten olursa seçmen öbür seçimde zaten onlara gereken dersi veriyor. Takım tutar gibi parti tutmak yok Almanya'da.

Birileri yapılanları anlatmazsa, yapılanların yerine yapılan asılsız yorumlar geçer.Birileri hakikati anlatmakta gecikirse, boşluğu başkalarının iddiaları doldurur. Sonra da toplum, gerçeği değil; gerçeğin etrafında oluşturulan gürültüyü konuşmaya başlar. İşte bu yüzden, “Terörsüz Türkiye” meselesini sadece siyasi taraflarıyla değil, insanî, toplumsal ve vicdanî taraflarıyla da konuşmak gerekiyor.

Çünkü bu mesele bir hükümetin başarısı veya başarısızlığı meselesinden çok daha öte. Bu mesele, kırk yıldır terörün gölgesinde yaşayan bir ülkenin artık nasıl bir gelecek istediği meselesidir.

Ve belki de ilk defa, yüksek sesle şu soruyu sormamız gerekiyor:

Biz gerçekten terörsüz bir Türkiye istiyor muyuz?

Eğer cevabımız “evet” ise, bundan sonrası için yapmamız gereken şey bellidir: Süreci alkışlamak ya da lanetlemek değil; aklıselimle izlemek, doğruyu desteklemek, yanlışı eleştirmek ve Türkiye’nin menfaatini her türlü siyasi hesabın üzerinde tutmak. Çünkü mesele artık kimin kazanacağı değil. Mesele Türkiye’nin kazanıp kazanmayacağıdır.

Ben burada biraz geriye çekilip kırk yıllık bir hikâyenin bütününe bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Çünkü terör, bu ülkenin yalnızca güvenlik meselesi olmadı.

Bir dönem oldu, siyasetin dilini belirledi.

Bir dönem oldu, ekonominin önüne geçti.

Bir dönem oldu, insanların birbirine bakışını değiştirdi.

Ve en acısı, bir dönem oldu; ölüm hayatın sıradan bir haberi hâline geldi.

Bir sabah televizyonu açtığımızda yine bir saldırı haberi, yine şehitler, yine cenazeler, yine ağlayan analar…

Bir süre sonra insanın zihni bu haberlere alışıyor gibi görünür. Fakat insan yüreği alışmıyor.

Her ölümün arkasında bir hayat vardı.

Bir annenin evladı…

Bir babanın gururu…

Bir eşin hayat arkadaşı…

Bir çocuğun babası…

Bir evin neşesi…

Ve o insan öldüğünde yalnızca bir can kaybolmadı; bir ailenin geleceği de değişti.

İşte terörün bize maliyetini yalnızca rakamlarla anlatmak bu yüzden mümkün değildir.

Rakamlar kaybın büyüklüğünü gösterir; fakat acının derinliğini gösteremez.

Şimdi kendimize samimiyetle soralım:

Bu ülkede terörün acısını en fazla kim çekti?

Siyasetçiler mi?

Ekranlarda yıllarca bu meseleyi tartışanlar mı?

Kürsülerden hamasi konuşmalar yapanlar mı?

Yoksa evladını askere gönderirken arkasından dua eden ve bir gün kapısında devlet görevlilerini görünce dünyanın başına yıkıldığını hisseden anneler mi?

Cevabı biliyoruz.

Bu acının asıl sahibi annelerdir.

Babalardır.

Eşleridir.

Çocuklarıdır.

Kardeşleridir.

Bu sebeple, terör meselesini konuşurken önce insanı hatırlamak zorundayız.

Çünkü siyasetin bütün kavramları değişebilir; hükümetler değişebilir, partiler değişebilir, söylemler değişebilir. Fakat bir annenin evladını kaybetmesinden doğan acı değişmez.

Şehit annesinin gözyaşının ideolojisi olmaz.

Onun siyasi görüşünü sormazsınız.

Hangi partiye oy verdiğini merak etmezsiniz.

Hangi mezhepten olduğunu araştırmazsınız.

Çünkü acı, insanı önce insan yapar.

Ateş düştüğü yeri yakar, doğrudur ama o ateşin dumanı bütün ülkenin üzerine çöker.

Türkiye bunu kırk yıl boyunca yaşadı.

Şimdi önümüzde farklı bir ihtimal var:

Terörsüz bir Türkiye mümkün mü?

Ben mümkün olmasını istiyorum.

Daha açık söyleyeyim: İnşallah bu yola çıkanlar başarılı olurlar.

Bunu söylerken bir siyasi partiye destek vermek, bir hükümetin bütün politikalarını onaylamak veya geçmişte yapılan her şeyi doğru kabul etmek gerekmiyor.

Bir ülkenin huzurunu istemek için siyasi kimliğimizi bir kenara bırakmamız yeterlidir.

Çünkü mesele artık “Kim kazandı?” meselesi olmamalıdır.

Mesele, “Türkiye ne kazanacak?”sorusuna dönüşmelidir.

Eğer kırk yıldır devam eden çatışma gerçekten sona ererse, bundan kim zarar görecek?

Terör örgütünün silah bırakmasından dolayı çocuğunu kaybetmemiş bir anne mi üzülecek?

Bir daha evladını kaybetmeyecek olan baba mı rahatsız olacak? Cevabını siz okuyularıma bırakıyorum.

İnsanların Türkiye’nin her köşesine korkmadan seyahat edebilmesinden kim zarar görecek?

Devletin enerjisinin ve imkânlarının terörle mücadeleden başka alanlara yönelmesinden kim rahatsız olacak? Bu soruların cevabını da siz okuyucularıma bırakıyorum.

Elbette devlet aklı tedbiri elden bırakmamalıdır.

Geçmiş yaşanmamış gibi davranılamaz.

Kırk yılın hesabı bir cümleyle kapatılamaz.

Yaşanan acılar hafızadan silinemez.

Şehitlerin hatırası bir siyasi hesap uğruna unutulamaz.

Elbette bunların hepsi doğrudur.

Fakat bunların hiçbiri, yeni acıların önüne geçme iradesine engel olmamalıdır.

Çünkü geçmişe sadakat ile geleceğe düşmanlık aynı şey değildir.

Şehitlerimizi unutmamak başka şeydir; onların ardından yeni şehitler vermeye devam etmeyi kader kabul etmek iki farklı dünyadır…

Bun dan sonra neler yapılmalıdır:

Böylesine hassas bir süreç, siyasi hesapların malzemesi hâline getirilmemelidir.

“Şehitlerin kanı ne olacak?”

“Bunca insan boşuna mı öldü?”

“Teröristleri affediyorsunuz!”

gibi sözler elbette kamuoyunda tartışılabilir.

Devletin attığı her adım sorgulanabilir.

Hatta sorgulanmalıdır.

Demokratik toplumlarda iktidarın attığı adımların eleştirilmesi bir suç değil hatta bir ihtiyaçtır. Fakat eleştiri ile sabote etmeyi birbirinden ayırmak gerekir.

Bir sürecin yanlışlarını göstermek başka şeydir; sırf siyasi çıkar uğruna sinir uıçlarına dokunmak başka şeydir.

Şehitlerin hatırasını korumak başka şeydir; şehitlerin acısını yeni çatışmaların gerekçesine dönüştürmek başka şeydir…

Devletin tedbirli olmasını istemek başka şeydir; terörün bitme ihtimalinden rahatsız olmak bam başka bir şeydir…

Bu ayrımı yapamazsak, yine aynı kısır döngünün içine düşüveririz Allah göstermesin.

Ben artık şu sorunun sam imiyetle sorulması gerektiğini düşünüyorum:

Bir nesil daha mı terör korkusuyla büyüsün?

Bir nesil daha mı cenazeler üzerinden siyaset öğrensin?

Bir nesil daha mı “şehit haberi” kelimesini hayatın olağan bir parçası olarak kabul etsin?

Bir nesil daha mı...?

Hayır!

Bu milletin artık başka bir hikâyeye ihtiyacı var.

Çocuklarımızın konuşacağı Türkiye; bombaların, pusuların, hendeklerin cenazelerin ve korkunun Türkiye'si olmamalı.

Onların konuşacağı Türkiye;

üniversiteleriyle,

fabrikalarıyla,

bilim insanlarıyla,

sanatıyla,

kültürüyle,

üretimiyle,

turizmiyle,

şehirleriyle,

köyleriyle,

ve en önemlisi huzuruyla anılan bir Türkiye olmalı.

Doğudan batıya, batıdan doğuya insanlar birbirinin memleketini merak etmeli.

Bir insan Van'dan İzmir'e giderken, İzmir'den Şırnak'a giderken, Diyarbakır'dan Edirne'ye uzanırken aklında korku değil, merak olmalı.

Bu vatanın her karış toprağı, bu milletin ortak hafızası ve ortak geleceğidir.

Şimdi siyasetçilere değil, bize düşen görevi hatırlayalım.

Bu süreç başarılı olsun istiyorsak, aklımızı kiraya vermemeliyiz.

Ne iktidarın her söylediğini sorgusuz sualsiz doğru kabul etmeliyiz ne de muhalefetin her itirazını peşinen haklı görmeliyiz.

Devletin attığı adımı akılla değerlendirmeli ve milletin menfaatini merkeze koymalıyız.

Yoksa bugün vereceğimiz kararların bedelini yarın çocuklarımız öder. Uzakları görmek zorundayız.

Günlük siyasi hesapları bir kenara b ırakarak, yarının Türkiye'sini nasıl inşa edeceğimizi düşünmek zorundayız.

Terör gerçekten bitsin. Bu ülkenin evlatları birbirinin cenazesine değil, birbirinin düğününe gitmeye başlasın.

Ve Türkiye, kırk yıl boyunca harcadığı enerjiyi artık yaşatmaya, üretmeye ve geleceğini kurmaya harcasın.

Çünkü bu millet yeterince bedel ödedi.

Artık sıra, o bedellerden bir gelecek inşa etmeye gelmiştir. Terörsüz Türkiye, bir siyasi slogan olmaktan çıkarılıp bir millet idealine dönüştürülmelidir. İşte o zaman kırk yılın acısı ilk defa, geleceğe bırakılmış bir mirasa dönüşecektir.

Bitirirken duam şöyle olsun:

Bir daha hiçbir annenin kapısı, evladının ölüm haberini getiren bir haberle çalınmasın…

Hiçbir baba, evladının tabutuna sarılmak zorunda kalmasın.

Hiçbir çocuk, babasının fotoğrafına bakarak büyümesin.

Ve bu güzel ülkenin hiçbir köşesinde, bir annenin yüreğine yeniden ateş düşmesin.

Allah bu millete bir daha böyle acılar yaşatmasın.

Türkiye’nin yolu terörden değil, huzurdan; korkudan değil, kardeşlikten; ölümden değil, hayattan yana olsun.

Âmin.