Bir anlam ve başkalık içermeyen, bir yaraya dokunmayan, eleştiri ve itirazdan yoksun; genel geçer bilgi, bildik gelişmeler ve retorikten ibaret sözler yazı değildir. Yazı, meseleyi aralamak, yaraya parmak basmak, söze karşılık bulmak ve sorgulamaya, düşünmeye sevk etmek için vardır.
'Dil, ağrıyan dişe dokunur' diye nicedir vurulduğum bir halk deyimi vardır. Bu ifade, müthiş bir metafor barındırır: Dil, dönüp dolaşıp ağrıyan dişi bulur ve ona dokunur. Bu bazen acı verir. Muhteviyatı bu minvalde bir kaç yazımla burada 'ha-ber.com' portalında görücüye çıktım. Ülkemizden, Berlin'den, yer yer dünyadaki gelişmelerden ve çeşitli konulardan yola çıkarak; denemeden röportaja, sosyal meselelerden sanata ve hayata uzanan bir çerçevede yazılar kaleme almak niyetindeyim.
Bunları yaparken de, dile kolay, bundan yaklaşık 'iki bin iki yüz' yıl önce 'Ben bir insanım, insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir.' diyen Terentius’u şiar edinerek, yazının kavline ve insana dair meraka yaslanıp, bu düsturla hayata ve zamanın ruhuna dair çok şeye dilim döndüğünce değinmek arzusundayım.
Ancak önceden 'bilgi' payesi verilmiş verilerden hareketle mevcut olanı ve genel kabulleri dile getirmeyi fikir sanan, isimler ve alıntılar sıralayarak kendi kişiliğini şişiren, esaslı sorular sormak yerine herkesce malum konuları dolaşıma sokan, farklı olana ve ille de eleştiriye tahammülsüz anlayışlardan muzdaribim. Aynı zamanda 'magazin', 'PR' ve 'bülten gazeteciliği'nden de uzak durmaya çalışıyorum. Yeri gelmişken herhangi bir toplantıdan çekilmiş kırk elli fotoğrafı yayımlamanın ve orada dile getirilen sözleri aktarmanın gazetecilik olmadığını lafı eğip bükmeden söylemeliyim. İşte dilin ağrıyan dişe dokunduğu anlardan biri. Buradan da anlaşılacağı gibi, bu sözümle aynı zamanda eleştiri ve duyarlılığı da kastediyorum elbette.
Eleştiriyi söze, yapılan işe yahut tutuma değil de, kendine yönelmiş bir hüküm sayıp öfkeyle savuşturmak çoğu zaman söyleyecek sözü olmayanların sığınağıdır. Oysa takdir edersiniz ki eleştiri geliştiren, dönüştüren ve ufuk açan bir olgu, bir eylemdir. Eleştiriyle duyarlılık arasında birbirini besleyen bir bağ olduğu da unutulmamalıdır. Duyarlılıksa çok yönlü bir sorumluluk olarak bizi biz ve insan yapan yegâne tavrımızdır.
Geçenlerde karşıma çıkan bir yazı, bazı düşüncelerimi adeta pekiştirir mahiyetteydi. Amiyane bir sözü başlık edinmiş bu yazı, o sözün kime ve niçin söylendiğine dair herhangi bir izah içermiyordu. İçerik bakımından da elle tutulur bir meseleye, belirgin bir temaya temas etmiyordu. Başlık ile metin arasındaki münasebet dahi kurulamamış, herkesçe malum genel geçer konular etrafında dolaşılmıştı. Oysa bana kalırsa yazı, altı boş ve nedensiz eleştiriler etrafında dolaşmak için değil; aksine somut eleştiriler dile getirmek, söze bir karşılık bulmak, okuru bir meseleye, bir soruya, belki biraz olsun düşünmeye sevk etmek için vardır.
Şimdi, bütün bunların ardından Engin Kaban kimdir diye merak edilebilir.
Bu meraktan hareketle tanışmak, kendimden söz etmek ve merhaba demek babında devam edeyim: Gözlerimi Bayburt’a açtım, İstanbul’da büyüdüm ve çeşitli nedenlerle yolum Berlin’e düştü. Hayatın tüm alanlarına antenlerimi açık tuttum. Ayrıntı, takıntı boyutunda beni sarıp sarmaladı. Ne ki ayrıntılara girdikçe asıl hazinenin de, hakikatin de, bir şeyin aslına ve özüne varmanın da orada saklandığını fark ettim. Belki de bütün bunlar, sıra dışı denebilecek ölçüde duyarlı, ilgili ve meraklı olmamın sonucuydu. Belki de erken yaşlarda başlayan hayat kavgamın...
Derken Mimar Sinan Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi’ne girdim. Orayı başarıyla bitirip Skylife Dergisi’nde fotoğraf editörü olarak çalıştım. Sonrasında sanata ve fotoğrafa yoğunlaştım. Yazmaya başladım. Skylife, Fotoğraf, Magma ve Geo Dergisi başta olmak üzere irili ufaklı birçok dergi ve gazete de yazılarım ve foto-röportajlarım yayınlandı. Çeşitli projeler, Türkiye üzerine belgesel çalışmalar, öğretmenlik, muhabirlik falan derken serüvenim böylece sürdü.
Muhabirlik yaptığım o yıllardan birinde davet edildiğim bir söyleşide, haber ve belgesel fotoğraf arasındaki farkları konuşuyorduk. Ancak bir soru üzerine 'İnsan düşüncesi belge midir?' diye bir tartışma açılmıştı. Konuşma sırası bana gelince 'evet' diye cevap vermiş ve konuyu enikonu anlatmaya çalışmıştım. Bugün de birçok nedenden ötürü düşünceyi çok değerli bir belge olarak gören ve kurulan her cümlenin bir düşüncenin ürünü olduğuna inananlardanım. “Fikirlerinize katılmıyorum ama o fikirleri serbestçe ifade edebilmeniz için canımı veririm.” diyen filozofun bu sözü, aklıselim insanların kulağına küpedir. Çünkü düşünce özgürlüğü nezdinde ne denli önemli ve anlamlı olduğu aşikârdır.
Söyleyecek başka sözlerim ve fikirlerim olmakla birlikte, peşinen belirtmeliyim ki yazdıklarım farklı biçimlerde değerlendirilebilir; değerli görebilir, eleştirilebilir ya da sert bulunabilir. Ne var ki bir yaraya dokunmak, bir hususu aralamak ve lafı gevelemeden söylemek kimi zaman sertlik olarak görülebilir. Oysa hakikate dokunan sözün rahatsızlık vermesi, onu sert kılmaz.
Öte yandan, daha önce değindiğim üzere, sözlerimin bir düşüncenin ürünü olarak kabul görmesini ve hüsnüzanla karşılanmasını temenni ederim. Keza tartışmaya da eleştiriye de sonuna kadar açığım. Ne var ki tartışma ve eleştiri dediğimiz şey, her şeyin kötüye gittiği bu zamanın zaafları arasında niteliğini yitirmiş, adeta dedikoduya dönüşmüş durumda. Oysa özellikle yazılı eleştiri, çok daha anlamlı olmasının yanı sıra sözü bir karşılığa dönüştürür ve okura da bu düşünsel karşılaşmaya tanıklık etme imkânı verir. Yazımı burada noktalarken bu satırlara göz süren herkese sabırlarından ötürü teşekkür ediyor ve yeniden merhaba diyorum.
Engin Kaban
Berlin, 31 Ağustos 2026






Yorumlar
0 yorumBu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!