Sermaye düzeni işçiyi işçiye karşı kışkırtırken
Almanya’da AfD’nin yükselişi, yalnızca bir siyasi partinin seçim başarısı olarak okunamaz. AfD, göçmen düşmanlığını, milliyetçiliği ve ırkçılığı siyasal programının merkezine yerleştirerek büyüyor.
Mesele, yalnızca AfD değildir.
Asıl mesele, AfD’nin hangi toplumsal ve ekonomik koşullarda güç kazandığıdır.
Çünkü AfD gökten inmedi.
Onu besleyen bir ekonomik düzen, onu büyüten bir siyasal iklim ve yıllardır biriktirilen toplumsal eşitsizlikler vardır.
Bu tablonun merkezinde sermaye ile emek arasındaki çelişkidurmaktadır.
İşçi sınıfının öfkesinin adresi değiştiriliyor
Kapitalist düzende sermayenin temel amacı kârı büyütmektir. Üretimden elde edilen değerin daha büyük bölümüne el koymak, ücretleri baskılamak, emeği daha esnek ve güvencesiz hale getirmek sermayenin sürekli eğilimidir.
İşçinin temel sorunu ise emeğini satarak yaşamını sürdürebilmesidir.
İşte sınıfsal çelişki burada ortaya çıkar:
Sermaye daha fazla kâr ister; işçi daha fazla ücret, daha fazla hak ve daha güvenceli bir yaşam ister.
Fakat kapitalist düzen açısından bu çelişkinin açık biçimde görülmesi istenmez.
Çünkü işçi kendi gerçek düşmanını görürse soruyu sormaya başlar:
“Ben çalışıyorum, üretiyorum. Peki yarattığım değerin ne kadarı bana kalıyor?”
Bu soru sınıfsal bilincin başlangıcıdır.
Onun yerine başka bir soru konulursa:
“Yabancı neden benim işimi elimden alıyor?”
İşte o zaman sınıf bilincinin yerini milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı almaya başlar. Sermayenin istediği tam da budur. Aynı fabrikada çalışan iki işçi düşünün. Biri Alman, diğeri Türkiye kökenli. İkisinin de patronu aynı. İkisinin de çalışma koşulları aynı. İkisinin de geçim derdi aynı. Kira aynı biçimde yükseliyor. Elektrik, doğalgaz, gıda aynı biçimde pahalanıyor.İş güvencesi ikisini de ilgilendiriyor. Ama biri diğerine:
“Sen yabancısın, benim işimi elimden alıyorsun.”demeye başladığında ne olur?
• İşçiler birbirine düşman edilir.
• Patron ise görünmez hale gelir.
• İşte ırkçılığın sınıfsal işlevlerinden biri budur.
• İşçi sınıfının ortak çıkarlarını parçalamak.
• Sömürülenleri birbirine karşı konumlandırmak.
• Sermaye ile emek arasındaki temel çelişkiyi, Alman ile yabancı arasındaki sahte bir çelişkiye dönüştürmek.
• “Misafir işçi” dediler, işçiliğini aldılar
1950’lerden itibaren Almanya’nın ekonomik büyümesi için Türkiye’den ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden işçiler davet edildi.
Bu insanlar Almanya’ya tatil yapmaya gelmedi.
Sermayenin ihtiyaç duyduğu emek gücü olarak geldiler.
Fabrikalarda, madenlerde, inşaatlarda ve ağır sanayide çalıştılar.
En zor işlerin önemli bir bölümünü yaptılar.
■ Almanya büyüdü.
■ Sermaye birikti.
■ Üretim arttı.
■ İşçiler çalıştı.
Fakat yıllar boyunca onlara “Gastarbeiter” yani misafir işçidenildi.
Sonra çocukları doğdu.
Çocuklarının çocukları doğdu.
Bugün dördüncü kuşak Almanya’da yaşıyor.
Ama bazı siyasal çevreler hâlâ aynı insanları “yabancı” olarak tanımlıyor.
Burada artık yalnızca göç politikasını değil, kapitalist çalışma düzeninin insanlara bakışını da sorgulamak gerekiyor.
İhtiyaç olduğunda:
“Gel, çalış.”
Kriz olduğunda:
“Sen yabancısın.”
Seçim olduğunda:
“Sorun göçmenler.”
Bu siyaset tesadüf değildir. Krizin faturası neden sermayeye değil göçmene kesiliyor?
İşsizlik artıyor.
Göçmen suçlanıyor.
Konut kiraları yükseliyor.
Göçmen suçlanıyor.
Sağlık sistemi zorlanıyor.
Göçmen suçlanıyor.
Okullarda sorun yaşanıyor.
Göçmen suçlanıyor.
Sosyal devlet zayıflıyor.
Göçmen suçlanıyor.
Yerli göçmen kışkırtmalarıyla halklar düşmanlaşırken hakve özgürlükleri kısıtlanırken sermaye kazanıyor.
Servet eşitsizliği?
Emek üretkenliği artarken ücretlerin bundan aldığı pay?
Konutun bir insan hakkından çıkarılıp yatırım ve rant alanına dönüşmesi?
Güvencesiz çalışma?
Taşeronlaşma?
Sendikaların güç kaybetmesi?
Sosyal devletin budanması?
Bunlar neden aynı ölçüde tartışılmıyor?
Neden mi?
Göçmeni suçlamak kolaydır.
Sermayenin sınıfsal iktidarını sorgulamak ise çok daha zordur.
AfD’nin politikası işçi sınıfının kurtuluşu değildir.
- AfD, işçi sınıfının gerçek sorunlarına sınıfsal bir çözüm önermiyor.
- “Patronun kârı neden artıyor?” diye sormuyor.
- “Servet neden belirli ellerde toplanıyor?” diye sormuyor.
- “Çalışan insan neden yoksullaşıyor?” sorusunu sermaye ilişkileri üzerinden tartışmıyor.
Onun yerine: “Göçmenleri gönderelim.” diyor.
Bu, işçi sınıfına çözüm değil, sınıfsal öfkenin yönünü değiştirme politikasıdır.
1- Göçmeni göndermek patronun mülkiyetini değiştirmez.
2- Sermayenin kâr düzenini değiştirmez.
3- Üretim araçlarının mülkiyet ilişkisini değiştirmez.
4- Emekçinin yarattığı artı-değerin bölüşümünü değiştirmez.
5- Konut sorununu kendiliğinden çözmez.
6- Ücret sömürüsünü ortadan kaldırmaz.
Tam tersine, işçi sınıfını daha da böler.
Asıl sorun yabancı değil, sömürüdür
Burada çok açık bir ayrım yapmak gerekir:
Göçmen işçi, Alman işçinin düşmanı değildir.
Türkiye’den gelen işçi, İtalya’dan gelen işçi, Polonya’dan gelen işçi, Afrika’dan gelen işçi veya Almanya’da doğmuş işçi…
Eğer emeğini satarak yaşamını sürdürüyor ve ürettiği değerin önemli bölümüne sermaye tarafından el konuluyorsa, hepsi aynı sınıfsal ilişkinin içindedir.
Kökenleri farklı olabilir.
Dilleri farklı olabilir.
Kültürleri farklı olabilir.
Ama sömürü ilişkisi aynıdır.
İşte sınıfsal bakışın temel noktalarından biri budur:
İşçinin kimliğini yalnızca milliyeti belirlemez.
Onun üretim ilişkileri içindeki konumu da belirleyicidir.
İşçi sınıfının ihtiyacı milliyetçilik değil, sınıf dayanışmasıdır
Alman işçisi ile göçmen işçiyi birbirine karşı kışkırtan siyaset sermayenin işine yarar.
Buna karşılık Alman işçisi ile göçmen işçinin aynı sendikada, aynı grevde, aynı toplumsal mücadelede yan yana gelmesi sermayenin karşısına gerçek bir güç çıkarır.
Bu nedenle mücadele:
“Aynı işe eşit ücret, güvenceli çalışma, güçlü sendikal haklar ve insanca yaşam.” olmalıdır.
Mesele göçmenin ücretini düşürmek değil, bütün işçilerin ücretini yükseltmektir.
Mesele göçmeni dışlamak değil, bütün işçilerin sosyal haklarını genişletmektir.
Mesele işçiyi işçiye karşı yarıştırmak değil, işçi sınıfının ortak çıkarlarını görünür kılmaktır.
Irkçılık sınıfsal bir silahtır
Irkçılık yalnızca bireysel bir önyargı değildir.
Elbette bireysel ırkçılık vardır.
Ama ırkçılık siyasal bir ideoloji haline geldiğinde çok daha büyük bir işlev kazanır:
Toplumun ezilen ve sömürülen kesimlerini böler.
İşçiyi işçiden uzaklaştırır.
Yoksulu yoksula düşman eder.
Sömürülenin öfkesini sömürene değil, kendisine benzeyen başka bir yoksula yöneltir.
Bu nedenle ırkçılıkla mücadele, aynı zamanda sınıf mücadelesidir.
Almanya’nın gerçek sorunu göçmenler değil
Almanya bugün bir tercih yapmak zorunda.
Ya ekonomik ve sosyal sorunların faturasını göçmenlere çıkaracak.
Ya da sermaye-emek ilişkisini, gelir dağılımındaki eşitsizliği, sosyal devletin gerilemesini, güvencesiz çalışmayı ve konut sorununu gerçek nedenleriyle tartışacak.
Ya işçileri milliyetlerine göre bölecek.
Ya da onları sınıfsal ortaklıkları üzerinden birleştirecek.
AfD’nin yükselişine karşı yalnızca “ırkçılığa hayır” demek yetmez.
Irkçılığı besleyen ekonomik ve siyasal zemine karşı da mücadele etmek gerekir.
- İşsizliğin sorumlusu göçmen değildir.
- Yoksulluğun sorumlusu göçmen değildir.
- Düşük ücretin sorumlusu göçmen değildir.
- Konut krizinin sorumlusu göçmen değildir.
- Sosyal devletin gerilemesinin sorumlusu göçmen değildir.
Bunların arkasındaki sınıfsal ilişkileri görmeden AfD’ninyükselişini de anlayamayız.
Sonuç olarak:
Sermayenin işçiyi işçiye kırdırmasına izin vermemek gerekir.Alman işçisinin kurtuluşu Türkiye kökenli işçinin dışlanmasından geçmez. Türkiye kökenli işçinin kurtuluşu Alman işçinin zayıflatılmasından geçmez. İkisinin de kurtuluşu, emeğin sömürüldüğü düzene karşı ortak mücadeleden geçer.
AfD’nin karşısına yalnızca başka bir seçim programı değil, işçi sınıfının birleşik gücü çıkarılmalıdır.
Mesele “yabancı” değildir.
Asıl mesele sınıftır.
Sermayenin karşısına dikilmesi gereken farklı, ulus, milliyet, inanç, dil ve renklerden işçi sınıfının örgütlü gücü olmalıdır.
Hadi hayırlısı…






Yorumlar
0 yorumBu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!