Almanya için Alternatif (AfD) partisinin Saksonya-Anhalt liste başı adayı Ulrich Siegmund’un, göçmenlerin ve göçmen kökenlilerin ülkeden koparılmasını savunurken silaha ve orduya atıfta bulunması, sadece bir siyasi gaf değil; modern Avrupa'nın üzerine inşa edildiği hukuk devletine ve insan onuruna açık bir meydan okumadır.
Bir gazetecinin savunma sanayi yatırımlarıyla ilgili sorusunu yanıtlayan Siegmund’un, bu üretimi ilerideki "tersine göç ve sınır dışı etme taarruzu" için gerekli araçlar olarak nitelendirmesi, faşist zihniyetin maskesini bir kez daha düşürmüştür.
Peki, bu durum nazi çizgisi değil de nedir? Tarihsel belleği olan herkes için bu sorunun yanıtı acı bir şekilde açıktır. 1930’lu yıllarda Weimar Cumhuriyeti’nin sonunu getiren ve ardından milyonlarca insanın felaketine yol açan Nazizm, işe tam olarak böyle "zararsız" görünen politik provokasyonlarla, toplumsal ötekileştirmelerle ve en nihayetinde devlet gücünün ve silahın bir ırksal arındırma aracı olarak meşrulaştırılmasıyla başlamıştı.
Sol Parti’li Sören Pellmann’ın dediği gibi, "Tıpkı bir zamanlar Nazilerin yaptığı gibi, bu demokrasi düşmanları da ne yapacaklarını önceden duyuruyorlar."
Siegmund’un kullandığı "tersine göç" (Remigration) kavramı, göründüğü gibi masum bir göç yönetimi değildir. Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) lideri Friedrich Merz’in de haklı olarak vurguladığı üzere, bu kavram köken ve ten rengi temelinde yapılan etnik temizliğin eş anlamlısından başka bir şey değildir. İnsanları ten renklerine, kökenlerine ya da kültürel aidiyetlerine göre kategorize etmek ve onları toplu sürgünlerle tehdit etmek, 20. yüzyılın en karanlık totaliter rejimlerinin kopyasıdır.
Bu açıklamayı sadece aşırı sağın alışılagelmiş bir provokasyonu olarak okumak ve hafifletmek büyük bir tehlikedir. Sosyal Demokrat Partili (SPD) milletvekili Dirk Wiese’nin belirttiği gibi bu açıklama kırmızı çizgiyi çoktan aşmıştır; şiddetin ve zorbalığın siyasetin olağan bir aracı haline getirilmek istendiğinin ilanıdır. Devletin kolluk kuvvetlerini veya ordusunu vatandaşları ya da ülkede yasal olarak yaşayan insanları etnik kökenlerine göre sürmekle tehdit etmek, faşizmin pratik uygulama kılavuzudur.
Almanya’daki demokratik kurumlar, sivil toplum ve diğer siyasi aktörler bu "yeni boyuta" karşı sessiz kalamaz.Seçim günü yaklaştıkça diğer partilerle yanyana sokak standları kuran AFD liler elimde olmadan ikinci dünya savaşının ardından yıkılmış,yakılmış şehirlerin,katledilen
insanların kabus gibi görüntülerini, okuduklarımızı, görselleri,müzelerdeki kalıntıları çağrıştırıyor,ürpertiyor. Tarih, faşizmin adını koymaktan çekinenlerin ve onu "geçiştirilebilir bir fikir" zannedenlerin bedelini tüm toplumun ödediği acı tecrübelerle dolu değil mi.?
Ulrich Siegmund’un sözleri, aşırı sağcı aklın kriz anlarında hangi şiddet tekelini hayal ettiğini gözler önüne sermiyor mu?
Bu, açıkça bir nazi çizgisi ve demokrasiye karşı işlenen bir suç teşebbüsü değil mi?
Demokratik olmak ve hukuk devletiyim demek,böylesi bir tehlikeye geçit verecek kadar anlayışlı olmak mıdır?
Her özgürlük,kendi sınırını tanımak zorunda değil midir ?
Toplumların ve bir hukuk devletinin bu hastalıklı zihniyete karşı yapacağı tek şey, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını en sert şekilde savunmaktır.
Ve bu tür bir zihniyetin savunucularının suçuna hiç bir şekilde ortak olmamaktır.






Yorumlar
0 yorumBu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!