-İnsanlara ulaşamayışımız, yaptığımız usul hatalarındandır-

Muhatabımıza bir konu anlatıyoruz. Anlamadığında hemen hükmümüzü veriyoruz: “Ben anlatıyorum ama o anlamıyor.” Sanki mesele kesin olarak karşıdakinin idrak sınırlarından ibaretmiş gibi…

Oysa biraz durup düşünsek, hatayı kendimizde arayacağız. Belki de biz anlatmayı bilmiyoruz. Çünkü bir düşüncenin doğruluğu kadar, nasıl aktarıldığı da önemlidir. Hatta yanlış bir usûl, en doğru sözü bile bir anda etkisiz hâle getirebilir.

Usûl ile asıl birbirinden farklıdır. Asıl, ne söylediğimizdir; usûl ise onu nasıl söylediğimizdir. İlim geleneğimizde bu meselenin bu kadar önemsenmesinin sebebi de budur: Doğru sonuca, yanlış yöntemle ulaşılamaz. Yöntem bozuksa, elde edilen sonuç ne kadar doğru görünürse görnsün tartışmalı hâle gelir.

Aynı ilke insan ilişkileri için de geçerlidir. Bir insanı uyarırken, eleştirirken veya doğru bildiğimiz bir şeyi aktarırken yalnızca sözün hakikatine güvenemeyiz; o sözün muhatabın dünyasında nasıl bir karşılık bulacağını da hesaba katmak zorundayız. Çünkü karşımızdaki de bir insandır; onuru, gururu ve hassasiyetleri vardır. Biz onun hatasını düzeltmeye çalışırken şahsiyetini incitirsek, haklı olduğumuz davada haksız duruma düşeriz. İşte burada usûl, asıl kadar hayatiyet kazanır.

Kur’an’ın iletişim ahlâkına baktığımızda bu dengeyi açıkça görürüz. Allah, İsrâ sûresinin 53. âyetinde şöyle buyuruyor: “Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler; yoksa şeytan aralarına girer.” Dikkat edilirse burada sadece “doğru sözü söylesinler” denmiyor, “en güzelini” seçmeleri emrediliyor. Nahl sûresinin 125. âyetinde de tebliğ yöntemi net bir biçimde çiziliyor: “Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.” Hikmet, güzel öğüt ve en güzel mücadele… Yani hakikati savunmanın da bir üslubu vardır.

Daha da çarpıcı olanı, Tâhâ sûresindeki Firavun örneğidir. Allah, Hz. Mûsâ ile Hz. Hârûn'u Firavun'a gönderirken, onun tüm zulmüne ve azgınlığına rağmen şöyle buyuruyor: “Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır yahut korkar.” Üzerinde uzun uzun düşünmemiz gereken yer tam da burasıdır. Muhatap azgınlaşmış bir Firavun bile olsa, ilahi emir "yumuşak söz" söylemektir. Öyleyse bizim, günlük hayatta insanlara karşı çok daha titiz olmamız gerekmez mi?

Bir insanın inancını veya davranışını yanlış bulabilir, ona güçlü bir biçimde itiraz edebiliriz. Fakat eleştiri başka, hakaret başkadır. En‘âm sûresinin 108. âyetinde Allah, putperestlerin kutsallarına bile sövülmesini yasaklıyor: “Allah'tan başkasına tapanlara sövmeyin; sonra onlar da bilgisizce, düşmanca Allah'a söverler.” İşte muazzam bir iletişim ilkesi: Yanlışı eleştir ama eleştirirken yeni bir kötülüğün kapısını açma! İslâm, hakikati savunurken hakareti asla bir yöntem olarak kabul etmez. Karşımızdakinin inancını yanlış bulmak, o insanı aşağılama hakkını bize vermez. Hatta Hucurât sûresinde müminlerin kendi aralarında bile alay etmesi, birbirlerini küçümsemesi ve kötü lakaplar takması kesin bir dille yasaklanmıştır. Demek ki mesele yalnızca “ötekine” değil, genel olarak “insana” nasıl davranacağımızdır.

Peygamber Efendimiz de bu anlayışı şöyle tamamlar: “Allah'a ve âhiret gününe iman eden ya hayır söylesin ya da sussun.” Bir başka hadisinde ise uyarır: “Yumuşaklıktan mahrum olan, hayırdan mahrum olur.”

Bütün bunlar bize tek bir gerçeği haykırıyor: Doğruyu söylemek yetmez; doğruyu doğru bir usûlle söylemek gerekir. İlimde, tebliğde, eğitimde, ailede, dostlukta ve hatta haklı olduğumuz bir tartışmada bile usûl şarttır. Çünkü insan bazen hakikate değil, hakikatin kendisine sunuluş biçimine tepki gösterir. İnsanı kazanmak istiyorsak, onun sadece akıldan ibaret olmadığını, bir gönül taşıdığını da hatırlamak zorundayız."Hakikati anlatacağız, yanlışa yanlış diyeceğiz, haksızlığa itiraz edeceğiz. Fakat bunu yaparken Kur'an'ın rehberliğini unutmayacağız: Hikmetle, güzel öğütle ve en güzel şekilde… Çünkü bizim görevimiz insanları ezmek değil anlatmak, incitmek değil uyarmak, aşağılamak değil düşündürmektir.

Ve belki de en önemlisi: Haklı çıkmak değil, hakikati doğru bir usûlle yaşatabilmektir. Bazen bir söz, doğru olduğu için değil; doğru söylendiği için yüreklere dokunur. Bazen de en doğru söz, yanlış bir üslubun kurbanı olarak sahibine bile zarar verir.

Öyleyse bundan sonra birine, “Ben anlatıyorum ama sen anlamıyorsun” demeden önce kendimize şu soruyu soralım: “Acaba ben doğru şekilde anlatmayı biliyor muyum?”

Çünkü asıl mesele, tam da bu soruda başlıyor.

Rüştü Kam