20 Temmuz 1974 Saat 05.00

Rauf Denktaş Bayrak Radyosundan Kıbrıs Barış Harekâtını duyuruyor;

“Bugün bu anda, Kahraman Türk Silahlı kuvvetleri Kıbrıs’ın her yanında havadan ve denizden çıkarma yapmaktadır. Gazanız kutlu olsun… Sevgili Kardeşlerim, söyleyeceklerimi iyi dinleyiniz. Bunlara harfiyen riayet ediniz… Türk Silahlı kuvvetlerinin bugün başlatmış olduğu harekât bağımsızlığımızın garantörü olarak 1960 anlaşmalarının anavatanımız Türkiye’ye vermiş olduğu meşru hak ve yetkilere dayanmaktadır. Bu bir istila değildir…”

23 yaşında genç bir delikanlı olarak şahit olduğumuz ilk savaştı… Savaşın içinde değildik ama, hazırlık evrelerini, Ledra palasta dizilmiş kum veya su dolu varilleri, dikenli sınır tellerini, Hilarionda iki tepe arasına gerilmiş olan Türk Bayrağının güzelliğini, sonradan izcilerimizi gönderdiğimiz Alev kayasındaki manastırı barış harekâtı öncesi görmüş sonrasında da yaşamıştık.

Bolu Aladağlara eğitim için gelen Mücahit İzciler ve Liderler Kıbrıslı ilk arkadaşlarımızdı… Mehmet Şevketler, Hüseyin Avni Ererler, Celal İzcibayarlar, Mehmet Manavoğulları, Yaşar Grant’lar ve şimdi ismi aklıma gelmeyen daha niceleri…

Rauf Denktaş, namı değer “Toros” un emri ile, 24 saatlik açlığımızı bir yol kenarında arasına hellim peyniri konmuş tayınlar ile doyurmuştuk. Sonrasında onun soğan desenli ince mektup kağıtlarında haberleşmiş, mektup arkadaşı olmuştuk.

Savaş sonrası ziyaretine gittiğimiz Cumhurbaşkanlığı sarayında bir imzalı resmini almıştık. Evimin en güzel yerinde asılıdır gururla… Toprağı bol olsun… Hiç kimse yerini dolduramadı…

Şimdi kimse farkında değil ama, Dünya yeni bir savaşın eşiğinde… Pek çok evde nükleer serpintiye karşı bir bodrumumuz, bir sığınağımız yok. Sivil Savunma kılavuzluğunun yayınladığı uyarı levhalarından da eser kalmadı.

Bize çok uzak göründüğü halde, İsrail açıkça kafa tutuyor. Amerika dostumuz gibi görünüyor. Onlara silah veriyor.  Yunanistan adaları askeri üslerle donatıyor. Sınıra yakın bölgelerde örneğin Suriye’de Türklere tahsis edilmesi beklenen üsler vuruluyor…

Kimse savaşı ve beraberinde oluşturacağı koşulları hiç dillendirmiyor. Artık savaş; paraşütçülerin, kara birliklerinin istila etmesi, tankların Polonya’yı işgal etmek için yürümesi gibi senaryolar ile sınırlı değil. Bilgisayarların, dronların, uzun menzilli nokta atışlı füzelerin ve nükleer mermilerin hedef olarak seçtiği nokta atışları ile planlanıyor. Ancak komşulardan birine atılacak bir bombanın serpintisi yıllarca sürecek bir radyasyon kalıntısına neden olabilir.

Uzun karartma gecelerini unutmadık. Tankların sınırda emir beklediği Trakya’nın Mohaç ovasındaki tahkikatlarda uykusuz geceler geçiren nöbetçilerin de hakkını yemeyelim… Savaş koşullarını gerekçe edip küçücük akılları ile yağ ve un stoklayan bakkal bozuntularını, fırsatçıları da hatırlıyoruz. Ecevit ve Erbakan’ı önce savaş çığırtkanlığı ile suçlayıp sonra alkışlayanları da…

Değişen dünyanın, gelişen savaş argümanları ile çıkabilecek bir savaşın bize neler yaşatabileceğini düşünmek bile istemiyorum. Köşede bir tas çorbalık unumuz, içecek bir galon suyumuz yok. Ekmeğin nasıl yapıldığını bile unuttuk. Un suya mı katılıyordu? Su un’a mı?

Oysa yıllarca verdiğimiz eğitimlerde çocuklara çadır kurmayı, barınak yapmayı, taze su kaynaklarını bulmayı, ateşte izci simidi ve saçta ekmek yapmayı, kuş üzümü ve böğürtlen toplamayı, kuzu kulağı labada gibi otları yenecek veya atılacak mantarları toplamayı, salatasını yapmayı öğretmiştik. Şimdi gençlerde, yaşlılar da bunların hiçbirini bilmiyorlar. Acaba bir savaş esnasında –ki depremde gördük- yardımseverler olmadan, Kızılay bir tas çorba vermeden ne kadar hayatta kalabileceğiz? Vatan savunmasına ne kadar ve nasıl katkı verebileceğiz? İnternetin, cep telefonun olmadığı bir ortamda nasıl haberleşecek? Nükleer serpintiyi nasıl anlayıp temizleyeceğiz?

Ne dersiniz çok mu ileri gittim?

Sanmam. Bugün Gazze’de, Suriye’de, kısacası savaş kıskacında olan ve gidecek yerleri olmayan milyonlarca insan bu gerçekler ile yüzleşiyor…

Bizde ise hazırlıklar bilgisayar oyunlarından ibaret…

Siyasi polemikleri bir kenara bırakıp bir an önce hazır olsak iyi olmaz mı?

 

Taner TÜMERDİRİM

[email protected]