Tartışmasız bir gerçektir ki gazetecilik, ilkesi gereği bir muhalefet mesleğidir. Gazeteci işlediği konuyu deşer, sorgular; kamu çıkarı ve toplum yararı açısından gelişmeleri eleştirir, gerektiğinde kınar. Gazetecinin görevi yalnızca anlatılanı aktarmak değil, anlatılanın kendisini de sorgulamaktır...

Bir anne, Fatime Ülüş, oğlunun bir çatışmada ölü olarak ele geçirildiğini öğrenir. Ülüş bu kara haberi tam yirmi yıl önce alır. Ancak ortada ne oğlunun cansız bedeni, ne mezarı vardır. Akıbeti belirsiz kayıp çocuklarını arayan binlerce annenin sorduğu acılı sorular cevapsız kaldığı gibi bu yaşlı kadının soruları da aynı kaderle buluşur. 

Ancak yirmi yıl sonra, doksanına merdiven dayayıp elden ayaktan düştü düşecek derken oğlunun haberini alır. Daha yerinde ifadeyle, bir dağ başında mezarı olduğunu öğrenir. Binlerce kilometre yol kat edip, mezarı da olsa, oğlunu görmeye gelir. Ancak dağ yolu çetin, engebeli ve sarptır. Yakınları yaşlı kadını sırtında taşır epey. Ancak daha fazla gidecek takati kalmaz. Ona, oğlunun mezarından birkaç avuç toprağı bir şişenin içinde getirilir. Belki tahmin edilebilir ancak tarifi mümkün olmayan duygularla, onca yılın özlemi, umudu, kederi ve hasretiyle toprağı eline alır Ülüş Ana. Toprak, elinde Cihan'a dönüşür birden. Onu öper, koklar, göğsüne bastırır. Bir daha, bir daha öper. Kanlı gözyaşları dökülür yanaklarından. Gözyaşlarının yerini hıçkırıkları alır. Bir feryat, bir ağıt yükselir. Görseniz yüreğiniz parçalanır, eğer taştan değilse. Dile kolay... Oğlunu kaybetmiş, onun gençliğini, mürüvvetini görememiş, ona sarılamamış, doyasıya öpüp koklayamamış bir annenin, yirmi yıl sonra eline oğlu diye toprağının verilmesi... 

Bana bu satırları kütüphanede çalışırken karşıma çıkan bir video yazdırdı. Videoyu arkadaşıma izlettim. Sonra bu ölümlere, savaşlara, sürgünlere, ayrılıklara, yaşanan acılara ve bunlara sebep olan ne varsa hepsine veryansın ettim. Arkadaşım da tanıdık ve bildik, fakat altında çeşitli zaaflar barındırdığını düşündüğüm o cümleyi kurdu: 

"Çok öfkelisin!" 

Can Atalay Belgeseli'nin ardından ayak üstü yaptığımız bir sohbette de aynı cümleyi kuruyordu bir tanıdığım: 

"Çok öfkelisin!" 

Belki de hayatının hiçbir yerinde esaslı bir eleştiri getirmemiş, itiraz etmemiş, bir yanlışa, hataya ve kötülüğe karşı çıkmamış yahut en insani saiklerle dahi olsa öfkelenmesi gereken yerde susan insanların kendilerini savunma biçimidir bu... 

Can Atalay belgeseline gelirsek, öncelikle gereğinden fazla uzundu. Bu uzunlukta tekrarların payı da vardı elbet. Ne kadar çok şey konursa o kadar iyi olacağı yanılgısına görüntüyü araç edinen benzer etkinliklerde sıkça düşülüyordu. Öte yandan belgeselin bir başka önemli eksikliği daha vardı: Bir anlatı omurgası ve belirgin bir kurgusu olmadığı gibi, Can Atalay'ın olağanüstü çabası ve büyük direnciyle taşıdığı hikâyesinin bütün insani ve toplumsal ağırlığına rağmen, bu ağırlığı izleyiciye geçirecek bir belgesel dili de kurulamamıştı. En azından ben pür dikkat izlememe rağmen bunu görememiştim. 

Bir gazeteci olarak katıldığım gösterinin ardından gerçekleşen sohbet ve tartışma bölümünde ise şunları dile getirdim: Daha önce izlediğim 'Soma' başlıklı bir gösteriden söz edip, orada ölümden dirime, gündelik yaşamdan direnişe duyguları birbirinden bambaşka pek çok konunun aynı ışık altında çekildiğini hatırlattım. Keza konu ne kadar önemli, sosyal ve de sarsıcı olursa olsun, onu anlatmak için araç edindiğimiz disiplinin kendi estetik ve teknik ölçütlerine hakkıyla riayet etmemiz gerektiğini söyledim. Çünkü aksi halde konuya yaslanmak ve sehven de olsa konuyu istismar etmek gibi bir zaaf ortaya çıkabilir. Bu cümleleri kurduktan sonra, benzer sorunların burada da görüldüğünü ifade ettim. Tam bu sırada salondan homurdanmalar başlamıştı. 

Ancak şunu da ısrarla vurgulamak isterim ki gerek soma başlıklı etkinlikte gerek bu belgeselde emeği geçen insanların samimiyeti konusunda herhangi bir şüphem yok. Ancak Sabahattin Ali'nin, Nazım Hikmet'in yahut önemli bir ismin adına yapılan herhangi bir çalışma, iyi de olsa kötü de olsa,  her zaman alıcısı olacaktır, dedim. Ancak bir belgeselin konusu hayli önemli, onu yapan insanların niyeti samimi, savundukları değerler çok kıymetli olabilir. Bunların hiçbiri ortaya konan işi eleştiriden muaf tutamaz... 

Ancak bu kez homurdanmalar daha da artmıştı. Hemen yakınımda, harfiyen, "Türkiye'den ipini koparan Berlin'e geliyor." cümlesini kuran biri homurdanıyordu. Az ötede "Türk toplumu ırkçıdır, hastadır, problemlidir." diyen bir başkası; geçmişten günümüze Türkiye'de yaşanan siyasi olayları, gelişmeleri, hatta Çorum ve Maraş Katliamı'nı sağ-sol çatışması olarak gören, hayata ve dünyaya dini bir dogmatizm içinden bakan insanlarla birlikte BEFOK'a (Berlin Fotoğraf Kolektifi) cephe alanlar homurdanıyordu. Bir başka köşeden, "ibne" kelimesini sarf edince, bu sözcüğün eşcinselleri aşağılamak için kullanıldığını ve bir hakaret olduğunu hatırlatıp uyardığımda, "Öyle değil, ipne Arapçada oğul demek." diye itiraz eden biri homurdanıyordu. Irkçılık ve ayrımcılıkla mücadele edip göçmenlerle dayanışma içinde olan bir kurumun üyelerinden "Türkiye'de Suriyeli göçmenleri istemiyoruz." diyerek bizimle sert tartışmalara girişenler homurdanıyordu... 

Ne var ki mesele yalnızca zaafları, çelişkileri ve tutarsızlıkları olan insanların homurtusundan ibaret değildi. Tarihin her döneminde olduğu gibi burada da eleştiren, itiraz eden, doğru bildiğini söyleyen ve çoğunluktan farklı düşünen pek makbul değildi. Çoğunluğun ortak fikrinden ayrılan herkes, bir tepkiyle karşılanıyordu. 

Bu sırada, hem belgeselin hazırlanmasında hem de belgeselde konuşmacı olarak yer alan bir avukat, moderatörün görevini üstlenircesine "tamam, tamam" işaretiyle beni susturmaya ve başkasına söz vermeye çalıştı. Aynı anda, "söylediklerinizden hiçbir şey anlamadım." diyerek homurdanmaları adeta meşru göstermişti... 

Oysa söylemek istediğim, dile getirebileceğim daha pek çok şey vardı. Örneğin salon, bir film, bir belgesel gösterimine uygun değildi. Yeterince karartılmamıştı. Salonun kapısı açıktı ve girip çıkanlar sürekli dikkati dağıtıyordu. Tripod kurup belgeseli videoya çekenler, akan görüntüye flaş patlatanlar vardı. Bunlar da ayrıca konuşulabilecek meselelerdi. Ancak bunlara zaten fırsat kalmadı. Ama en azından bir filmin ayrıca filme alınmasının bir mantığının olmadığı, perdeye yansıyan görüntüye flaş patlatmanın uygun düşmeyeceği bilinmesi gerekirdi. Öte yandan jenerik başlar başlamaz salondan kopan alkış ve hareketlilik de doğrusu dikkat çekiciydi. 

Tartışma ve sohbet de bittikten sonra bir ara, belgeselin hazırlanmasında görev alan ve söylediklerime bir anlam veremeyen o avukatın yanına gittim. Başka bir şey soracaktım ki, bana, “Biliyor musun, aslında biz orijinal belgeseli gösteremedik. Bu belgeseli daha sonra iki-üç kez değiştirdik. Birçok şeyi çıkarıp yeniden montajladık. Burada izlediğimiz ilk haliydi." dedi. Bir an çok şaşırdım. 

Yine de "İyi de neden bunu baştan herkesin önünde söylemediniz?" diye soramadım. Oysa bunu en başından, herkesin önünde söylemek ne kadar kolaydı. "Haklısın, eleştirilerin doğru, yerinde. Fakat itiraf etmeliyim ki, izlediğimiz belgesel, tamamladığımız çalışmanın son hâli değildi. Son hâlini burada maalesef teknik nedenlerle gösteremedik." Hepsi bu.  

Belki de tüm bunlar en baştan samimiyetle itiraf edilseydi, mesele tatlıya bağlanır, bütün bu gereksiz homurdanmalar yaşanmayabilir ve en doğal hakkımız olan eleştiri, öfke olarak değerlendirilmezdi. Nihayetinde itiraza ve eleştiriye açık olmak, hatta ortaya konan işi beğenmeme hakkına dahi tahammül göstermek, iyi değerleri savunan insanlara yakışan bir davranıştır. Çünkü büyük değerler, çoğunlukla küçük ayrıntılardaki tutumlarla sınanır. Karşındakinin sözünü kesmemek, kendi içindeki kusurları kabul edebilmek, gerektiğinde "haklısın" diyebilmek, savunduğun değerlere gerçekten uygun davranmanın en sahici göstergelerindendir... 

Engin KABAN
09.08.2026, Berlin