Ömrünü İki Vatan Arasında Tüketen Gurbetçilere Dair Bir Vefa Yazısı
İnsanlar gurbetçiyi yalnızca cebindeki parayla değerlendirirler.
"Euro kazanıyor..."

Ömrünü İki Vatan Arasında Tüketen Gurbetçilere Dair Bir Vefa Yazısı
İnsanlar gurbetçiyi yalnızca cebindeki parayla değerlendirirler.
"Euro kazanıyor..."
"İyi maaş alıyor..."
"Arabası da güzel..."
"Evi de var..."
"Biz burada sürünüyoruz; üstelik anne babamıza da biz bakıyoruz."
Bu sözleri duymayan gurbetçi neredeyse yoktur.
Oysa kimse o arabanın kaç yıllık alın teriyle alındığını hesap etmez.
Kimse o evin duvarlarına kaç vardiyanın, kaç gece mesaisinin, kaç bayram yalnızlığının sindiğini bilmez.
Kimse sabahın henüz karanlığında evinden çıkıp buz tutmuş kaldırımlarda otobüse yetişmeye çalışan insanın neler yaşadığını, bilmez, görmez.
Kimse akşam eve döndüğünde ayakkabılarını çıkaracak hâli kalmayan o yorgun bedeni fark etmez.
Çünkü insanlar çoğu zaman görüneni konuşurlar. Görünmeyen o ödediği bedelleri ise yalnızca yaşayan bilir.
Kur'ân-ı Kerîm, iyiliğin ve fedakârlığın gerçek değerini şöyle hatırlatır:
"Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça gerçek iyiliğe erişemezsiniz." (Âl-i İmrân, 3/92)
Belki gurbetçi bu ayeti ezbere okuyamaz.
Fakat ömrü boyunca yaşar.
Gençliğinden verir...
Anne ve babasıyla geçireceği yıllardan verir...
Evlatlarının geleceği için ömründen verir...
Kazandığını paylaşır.
Kardeşine destek olur.
Akrabasının imdadına yetişir.
Derneğine sahip çıkar.
Camisinin yükünü omuzlar.
Memleketinde bir ihtiyaç duyduğunda elinden geleni yapmaya çalışır.
Çünkü bilir ki paylaşmak, insanı eksiltmez; büyütür.
Fakat paylaşmanın da bir sınırı bir edebi vardır.
Resûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:
"Mümin, müminin kardeşidir. Ona zulmetmez ve onu yardımsız bırakmaz." (Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58)
Bu hadis yalnızca ihtiyaç sahibine yardım etmeyi emretmez.
Fedakârlık yapanı da yalnız bırakmamayı emreder.
Belki de bugün en çok unuttuğumuz hakikat budur.
Çünkü gurbetçinin en büyük yorgunluğu çalışmak değildir.
Anlaşılmamaktır.
Gurbetçi en ağır işlerde çalışır yıllarca aslında bedenen yorgundur, ruhen de çökmüştür ama o yine ayaktadır. Hasrettir onu ayakta tutan.
Fakat o anlaşılmadığını anladığı andan itibaren sessizce çökmeye başlar. Gurbetçi yıllarca bu sessiz yorgunluğu taşımıştır içinde.
Kimseye yük olmadan...
Şikâyet etmeden...
Derdini büyütmeden...
Herkes ona bu sefer ne getirdiğini sormuştur.
Valizinde ne olduğunu...
Arabasını ne zaman değiştireceğini...
Evini kaç paraya aldığını sormuştur...
Fakat birisi de ona;
"Kardeşim, sen nasılsın? İşlerin nasıldır, sıkıntın var mıdır?”
"Yıllardır içinde neler biriktirdin?"
"Bu kadar yılın yükünü tek başına nasıl taşıdın?" diye sormamıştır.
O hep bu sorunun sorulmasını beklemiştir. Kendisini gerçekten merak eden ve anlayan birisini aramıştır. Kendisini gerçekten anlayan bir gönül aramıştır aramış; fakat bulamamıştır.
Aslında gurbetçinin en büyük korkusu malını kaybetmek değildir.
Evini kaybetmek de değildir.
Onun asıl korkusu dostlukları kaybetmektir. Sevgiyi saygıyı kaybetmektir.
Hayır, hayır...
Onları toprağa vermekten söz etmiyorum.
Onları, sevdiklerini, dostlarını, kendi tarihinden, kendi dilinden, kendi kültüründen ve kendi inancından uzaklaşırken çaresizce seyretmenin acısından söz ediyorum.
İşte bu acının adı gurbetin görünmeyen gözyaşıdır.
Birinci kuşak Almanya'ya gelirken yanında yalnızca küçük bir bavul getirmişti.
O bavulun içinde birkaç takım elbise vardı.
Bir seccade...
Bir Kur'ân-ı Kerîm...
Birkaç siyah-beyaz aile fotoğrafı...
Bir de memleket kokusu...
Belki de bavulun en ağır yükü buydu.
Bugün ise onların başka bir derdi daha var, hep kaybeden taraf gurbetçidir. Dostlarını kaybetmiştir ve çocuklarını da kaybetmiştir veya kaybetmek üzeredir. Çocuklarının taşıdığı yük çok daha farklıdır gurbetçinin.
Onlar iki dil arasında büyüyorlar.
İki kültür arasında...
İki kimlik arasında...
İki dünya arasında...
Evde başka bir hayat...
Okulda başka bir hayat...
Sokakta başka bir hayat...
Sosyal medyada ise bambaşka bir hayat...
Anne ile babanın çocukluğunu şekillendiren dünya artık yok.
Bugünün çocukları bambaşka rüzgârların içinde büyüyor.
İşte bunun için gurbetçiyi anlamak gerekir. Onu bir şekilde kandırıp cebindekini almak için hesap yapmak yerine onu anlayarak dertlerini dertlenmek için gayret etmek gerekir. Gerçekten o çok dertlidir. Hem de çok.
Yıllarca sabahın karanlığında evinden çıkan babalar, çocukları daha uykudayken sessizce kapıyı kapatıp işe gittiler.
Akşam döndüklerinde ise çocuklarını yine uyumuş olarak buluyorlardı.
Bir ömür aynı evde yaşadılar.
Ama bazen aynı sofrada yeterince oturamadılar.
Anneler de çalıştı.
O evi de çekip çevirdi.
Hayatı omuzladı.
Çocuklarını büyüttü.
Ailenin yükünü sessizce taşıdı sessizce.
Ve yoruldu...
Ama yorgunluğunu çoğu zaman kimseye göstermedi.
İşte bütün bu mücadelenin içinde bazı hikâyeler yarım kaldı.
Çocuklara dedelerin hatıraları eksik anlatıldı.
Anadolu'nun türküleri söylenemedi.
Ninniler unutuldu, masallar unutuldu.
Bayram sabahlarının ruhu da gerektiği kadar aktarılamadı.
Eski evlerin kokusu çocukların hafızasına tam yerleştirilemedi.
Gurbetçi tüm bunları isteyerek yapmadı.
Hayat bazen insanın yapmak istediklerine fırsat vermez.
Vermedi işte...
İşte gurbetin en ağır faturalarından biri de budur.
Bugün birçok gurbetçi anne ve baba aynı endişeyi taşıyor.
"Acaba çocuğum Türkçeyi unutacak mı?"
"Acaba torunlarım dedeleriyle rahatça konuşabilecek mi?"
"Acaba onlar memleketine yabancı mı büyüyor?"
"Acaba dinini yalnızca isminden mi bilecek, camide öğrendiği kadar mı öğrenecek?"
Bu sorular küçümsenecek sorular değildir.
Çünkü dil yalnızca kelimeler değildir.
Dil, hafızadır.
Dil, duadır.
Dil, ninnidir.
Dil masaldır.
Dil, bayram sabahıdır.
Dil, annenin "Yavrum..." diye seslenişidir.
Dil, babanın "Aferin evladım." deyişidir.
Bir çocuk ana dilini kaybettiğinde yalnızca bazı kelimeleri unutmaz.
Dedesinin anlattığı hatıranın tadını da tanımaz.
Anneannesinin duasını da tam olarak hissedemez.
Böylece gurbetçi ailenin görünmeyen köprülerinden biri daha sessizce yıkılıverir.
Kur'ân-ı Kerîm bu noktada yalnız anne ve babaya değil, bütün müminlere büyük bir sorumluluk yükler:
"Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun." (Tahrîm, 66/6)
Bu ayet yalnızca çocuklara namaz öğretmek için değildir.
Onlara kim olduklarını öğretmektir.
Nereden geldiklerini öğretmektir.
Hangi medeniyetin çocukları olduklarını öğretmektir.
Merhameti öğretmektir.
Edebi öğretmektir.
Kul hakkını öğretmektir.
Anne ve babaya hürmeti öğretmektir.
Kısacası...
İnsan olmayı öğretmektir.
Bu vazife yalnızca evin dört duvarı arasında yerine getirilemez.
Camilerin sorumluluğu vardır.
Derneklerin sorumluluğu vardır.
Öğretmenlerin sorumluluğu vardır.
Yazarların sorumluluğu vardır.
Sivil toplum kuruluşlarının sorumluluğu vardır.
Ve elbette devletlerin de sorumluluğu vardır.
Çünkü bir nesil yalnızca anne ve babanın omuzlarında yetişmez.
Bir millet, kendi çocuklarını hep birlikte büyütür.
Ve çocuklarını birlikte büyütemeyen toplumlar, gün gelir kendi geleceklerini de sessizce kaybetmeye başlarlar. İşte gurbetçi hem kendini hem, akrabalarını hem de çocuklarını kaybetmek üzeredir.
DÖVİZ MAKİNESİ
Yıllar boyunca gurbetçi istatistiklerde rakam oldu.
Gönderdiği döviz hesaplandı.
Yaptırdığı evler konuşuldu.
Memlekete getirdiği arabalar dikkat çekti.
Fakat kaç annelerin-babaların çektiği evlat hasreti hiçbir istatistiğe yazılmadı.
Kaç bayramı anne sofrasından uzakta geçirdiği kayıtlara girmedi.
Kaç defa telefonda "İyiyim anne." derken gözyaşını içine akıttığı da yansımadı istatisliklere.
Çünkü rakamlar dövizi ölçebilir ancak .
Ana -baba, vatan- millet hasretin birimi yoktur ki ölçülsün...
Devam edecek
Rüştü KAM
13.07.2026 BERLİN
Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…