Bu söz yalnızca denizcilik geleneğini anlatan bir cümle değildir. Aslında sorumluluğun, liderliğin, vicdanın ve insan olmanın en temel ölçülerinden birini ifade eder. Çünkü gerçek sorumluluk, işler yolundayken makam sahibi olmak değil; işler kötüye gittiğinde geride kalabilmek, insanları koruyabilmek ve emanete sahip çıkabilmektir.

Kıbrıs’ta yaşanan gemi faciası da bana tam olarak bunları düşündürdü.

Yaşananların bütün ayrıntıları elbette yetkili makamların soruşturmaları sonucunda ortaya çıkacaktır. Ancak eğer kamuoyuna yansıyan ihmaller ve iddialar doğruysa, bunu yalnızca “talihsiz bir kaza” olarak değerlendirmek yeterli olmamalı. Çünkü bir yerde korunması gereken insanlar varsa, alınması gereken güvenlik önlemleri varsa ve bu sorumluluklar yerine getirilmemişse, artık ortada yalnızca bir kaza değil, ağır ihmallerin yol açtığı cinayetler vardır. 

Hele ki hayatını kaybedenlerin arasında çocuklar ve kadınlar bulunuyorsa, insanların can yeleklerine veya güvenlik ekipmanlarına ulaşamadığı yönünde iddialar varsa, sorulması gereken çok ciddi sorular vardır.

Benzer acı soruları Kartalkaya faciasında da sorduk.

Bir işletmede veya herhangi bir toplu yaşam alanında sorumluluk sahibi olan kişiler, yalnızca günlük işlerin yürütülmesinden sorumlu değildir. Tehlike anında insanları uyarmak, tahliyeyi sağlamak, paniği önlemek ve  son kişiye kadar görev başında kalmak da bu sorumluluğun aynı zamanda ahlaki bir parçasıdır.

İşte tam burada kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:

Bir insan, kendisine emanet edilmiş insanların hayatını geride bırakıp yalnızca kendi canını kurtarmayı nasıl göze alabilir?

Elbette yaşananların hukuki bir karşılığı olur. Hem öncesi , hem sonrası konuşulur..

İş güvenliği kuralları , denetimler görevini ihmal edenler, sorumluluğunu yerine getirmeyenler ve ihmali bulunan herkes hukuk önünde hesap verir…

Ama en önemli olan, aslında  yitirilen Ahlaktır. 

Dünyanın en ayrıntılı yönetmeliğini yazabilirsiniz.

En ağır cezaları koyabilirsiniz.

En gelişmiş yangın sistemlerini, alarm düzeneklerini, can kurtarma ekipmanlarını kurabilirsiniz.

Ama insanın içinde görev bilinci, sorumluluk duygusu, vicdan ve ahlâk yoksa, kâğıt üzerindeki kurallar tek başına yeterli olabilir mi ?

İş güvenliği yalnızca bir prosedür değildir.

İş ciddiyeti yalnızca imza atılmış bir talimat değildir.

Sorumluluk, evrakları tamamlayıp kenara çekilmek değildir.

Sorumluluk; bir insanın hayatı size emanet edildiğinde, o emanetin ağırlığını gerçekten hissedebilmektir.

Kaptan olmak, yönetici olmak, işletme sahibi olmak ya da herhangi bir görevde bulunmak sadece yetki sahibi olmak anlamına gelmez. Yetkinin beraberinde taşıdığı bir vicdani sorumluluk da vardır.

Gerçek liderlik  tam burada ortaya çıkar.

Her şey yolundayken önde yürümek kolaydır. Asıl mesele, tehlike geldiğinde nerede durduğunuzdur.

Kaçanlardan mı olacaksınız?

Yoksa  sonuna kadar çabalayanlardan mı ? 

Bir mesleğin onuru, tehlike anında ortaya çıkar.

Bir insanın karakteri ise çoğu zaman kimsenin ona ne yapacağını söylemediği anda belli olur.

Ağır sorumsuzluğun yol açtığı her felaketten sonra “kaza oldu”, “talihsizlik yaşandı”, “kader böyleymiş” diyerek geçmek ne denli ahlaki olabilir. 

Önlenebilir ölümleri kader olarak görmek, vicdansızlık, değil midir ? 

İnsan hayatını maliyet hesaplarının, ihmalkârlığın, baştan savmacılığın ve “bana bir şey olmaz” anlayışının gerisine koymak ahlak anlayışının bittiği yer değil midir? 

Çocukların, kadınların, yaşlıların, çalışanların, kısacası bize güvenerek hayatını emanet eden herkesin canını kendi canımız kadar değerli görmek, hem ahlaki, hem de medeni duruş değil midir? 

Bu saydıklarımıza, iş ahlakı, görev bilinci, vicdan veya bir çok şey diyebilirsiniz

Ama bütün bunların temelinde tek bir kelime vardır:

AHLAK ! 

Çünkü ahlak yoksa kural yalnızca kâğıt üzerinde kalır.

Vicdan yoksa sorumluluk anlamını kaybeder.

İnsan hayatına saygı yoksa makamın da, unvanın da ,kazancın da hiçbir değeri kalmaz.

Toplum olarak belki de yeniden şu anlayışı hatırlamamız gerekiyor:

Bir işin başına yalnızca bilgili insan değil, aynı zamanda vicdanlı insan da gerekir.

Çünkü bazı ihmallerin bedeli para ile ödenmez.

Bazı hataların telafisi yoktur.

Bazı kayıplar bir ömür boyunca ailelerin yüreğinde taşınır.

Ve bazı sorumluluklar, mahkeme salonlarından çok ,önce insanın kendi vicdanında başlar.