Büyük Zaferi, 104. Yılında bütün Türkiye’de ve hemen her Türk’ün bulunduğu dünya coğrafyasının birçok yerinde coşkuyla kutladık. Her Türk, büyük zaferle gurur duyar ve onun gerçekleştiği tarihin yıl dönümü geldiğinde evinin balkonunu, kapısını bayraklarla süsler; ulusal duygular içinde o büyük günü coşkuyla anarak, şehitlerimizin ve artık her biri sonsuzluğa yürümüş olan gazilerimizin ruhuna dualar okur, saygıyla anar.
O gün ne oldu?
Yalnızca Türkiye değil, bütün Türklük yok olmanın eşiğinden kurtarıldı. Öyle ki emperyalistler yalnızca Türkiye denilen yurttaki Türkler’i hedef almıyorlardı. Türkler’in tarihte oynadıkları büyük rolün bilincinde olarak, bir daha dirilmemek üzere Türklüğe büyük yıkıcı darbeyi vurmak istiyorlardı.
Bu işin edebiyat ya da hamaset yanı değil; o günlerde İngiltere Başbakanı Lloyd George’un, Fransa başbakanı Clemenceau’nun ulusal savaşın başladığı günlerde söyledikleri Türklük karşıtı nefret ve ırkçı dillerine baktığınız zaman açıkça görürsünüz. Yunanistan özellikle İngiltere eliyle Anadolu’ya sokulmuş bir maşaydı ve onunla bütün emperyalizm ırkçı-sömürgeci, istilacı ve kıyıcı politikalarını sahneye koymuşlardı.
Ne oldu?
Saray ve çevresi hiç inanmasa da; Mustafa Kemal Paşa ancak ulusla hareket edilirse ve ulusa gerçekler anlatılırsa; ulus da kendi yazgısına el koymayı göze alırsa bu istilaların durdurulabileceğini öngörüyordu. Bu nedenle Anadolu’ya ulusal direnişi örgütlemek için gittiğinde, kendisini canlı bir uyanışın içinde buldu. Türkler, emperyalist ülkelerin kendi varlıklarını hedef aldığını bir çok olayda, özellikle de 15 Mayıs 1919 günü İzmir’in kanlı işgalinde açıkça görmüşlerdi. Yunan ordusu işgal için karaya çıktığında, acımasızca yüzlerce Türk’ü koyun boğazlar gibi boğazlamıştı; Konak, Kemeraltı’nın bir çok yeri; Kordonboyu Türk kanıyla boyanmıştı. Alsancak başını eğmiş, kendi varlığını hedef alan o soysuz işgali ve kıyıcı saldırıları görüp utancından kıpkırmızı kesilmişti. Yurt ağlıyordu; ulus çaresizdi; ancak gerçek kurtarıcının ne saray ne de onun hükümetlerinin olmadığını kısa sürede anladı. Yurdun her bir yanında direniş hareketleri ortaya çıktı, Kuvay-ı Milliye ortaya çıktı; yurdun ve ulusun sesi ve umudu haline geldi.
Mustafa Kemal Paşa, Samsun’da 19 Mayıs’tan sonra başlayan yolculuğunda ulusun örgütlnmesinin ne kadar önemli olduğunu biliyordu. Bir dizi kongrelere katıldı; Anadolu’ya çeşitli görevlerle geçmiş sivil ve asker bürokratlarla ve yerel eşraf ve yurtsever aydınlarla iletişime geçerek, her bir Türk’ün olayların gerçek yüzünü anlaması için yoğun bir çaba verdi. Bir şeyler yapmak gerekiyordu ve İstanbul’daki hükümetlerden çare beklenemezdi. Bu nedenle en önemli adım olarak önce 22 Haziran 1919 günü Amasya Genelgesi’ni yayınlayarak, ulusa ve yurda kurtuluş reçetesini ortaya koydu. Ona göre çare tekti; ulus yazgısına el koymalı ve tam bağımsızlık yolunda gereken direnişi göstermeliydi. Ardından Erzurum ve Sivas Kongrleri; derken İstanbul’un kanlı biçimde işgali ve Meclis-i Mebusan dediğimiz Osmanlı meclisinin işgalcilerce dağıtılışı, vekillerin ve önemli siyasi ve askeri kişiliklerin tutuklanarak Malta’ya sürülmesi; bütün bunlardan sonra Büyük Millet Meclisi’nin 23 Nisan 1920 günü açılışı ve ulusun yazgısına eylemli olarak el koyuşu. Ardından ulusal ordunun kuruluşu; eksikliklerine karşı daha emekleme aşamasındayken, 1921 yılında önce Birinci, Ardından İkinci İnönü Savaşları; onları izleyen evrede Eskişehir- Kütahya çarpışmaları ve ordunun geri çekilmek zorunda kalışı; Sakarya’da verilen büyüm meycan savaşı… 22 gün, 22 gece süren o savaşta oluk oluk Türk kanının akışı; binlerce er ve subayın şehit oluşu, ancak Yunan ordusunun geri çekilmek zorunda kalışı.
Bundan sonra tam on bir ay bekleyiş…
Zira Mustafa Kemal Paşa, gerçek bir taarruza geçmeden işgal altındaki yurt topraklarının emperyalistlerden kurturalamayacağını biliyordu. Sakarya Savaşı günlerinde kabul edilen Tekalifi Milliye bu dönemde de sıkı biçimde uygulandı ve ordunun gereksinim duyduğu silah, cephane, para ve malzeme yardı halkın öz kaynaklarından olabildiği kadarıyla sağlanmaya çalışıldı. Diplomasi yoluyla Sovyetler’in yardımı elde edildi ve çok sayıda silah ve cephane bu ülkeden Türkiye’ye getirilerek kağnı kollarıyla cephelere kadar taşındı. Hatta uzlaşma devletlerinin kendi aralarındaki anlaşmazlıklardan yararlanılarak Fransızların ve İtalyanlar’ın büyük ölçüde tarafsız bir konuma gelmeleri sağlandı ve onlardan silah ve cephane alındı.
O dönemde de ordunun taarruza geçmeyişi kimi muhalif meclis üyeleri tarafından sert biçimde eleştirilmekteydi. Türk genelkurmayı tarafından taarruz planı yapılmıştı; ancak çok önemli komutanlardan bazıları bu plana şiddetle karşı çıktılar. Örneğin İkinci Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa… Ve Birinci Ordu Komutanlığına getirilmiş olan Malta sürgünü iken kurtulup, Anadolu’ya geçmiş bulunan Ali İhsan Paşa (Sabis)… Ali İhsan görevinden alınarak divanı harbe verilmiş ve Birinci Ordu komutanlığına Nurettin Paşa getirilmişti. Yakup Şevki Paşa kimi itirazları olsa da sonuçta Başkomtan Mustafa Kemal Paşa’nın taarruz kararı vermesinden sonra bu emre sıkı sıkıya uymuş ve yararlı hizmetler görmüştü.
Ve 26 Ağustos 1922…
Mustafa Kemal Paşa’nın Şuhut kasabasına gelerek burada kumandanlarla görüşmesi. Gecenin bir vakti atıyla Kocatepe’ye doğru ilerleyişi; yolun iyice dik ve taşlık bir durum almasından sonra yaya olarak yoluna devam edişi ve Kocatepe’nin zirvesinde, savaşın idare edileceği noktaya gelişi…
Sabaha karşı, saat 5 sıraları.
Başkomutanın verdiği emir üzerine ilk top ateşinin başlayışı ve Yunan istihkâmlarının hallaç pamuğu gibi atılışı.
İşte o gün, o sabaha karşı, Türklüğün yeniden doğuşu, Afyon’da, Kocatepe sırtlarından ve öteki tepelerden alev kusan topların ateşlenmesiyle başlamış oldu.
O anı ve o andan sonrasını bir sonraki yazımızda ele alalım.
Prof. Dr. Kemal Arı
([email protected])






Yorumlar
0 yorumBu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!