İnsan bazen bir haber okur...
Öfkelenmez.
Kızmaz.

İnsan bazen bir haber okur...
Öfkelenmez.
Kızmaz.
Sadece utanır.
Çünkü yapılan yanlış, yabancının değil; kendi insanının yanlışındır.
Yıllardır Avrupa'da yaşayan gurbetçiler olarak alın terimizle güzel bir isim bırakmaya çalışıyoruz. Çalışkanlığımızla, dürüstlüğümüzle, kanunlara saygımızla anılmak isterken, bazen birkaç kişinin yaptığı ölçüsüz davranış hepimizin emeğine gölge düşürüyor.
Bu yazı birkaç kilo sucuğun, birkaç paket çikolatanın hesabını yapmak için yazılmadı.
Bu yazı, "İhtiyacımız olmayan şeyleri neden vazgeçilmez hâle getiriyoruz?" sorusunu kendimize sormak için yazıldı.
Süleyman Aslan göndermiş bu haberi bana. Süleyman aslan Endüstri Mühendisi. Berlin’de yaşıyor.
"Berlin'den Türkiye'ye giderken Bulgaristan gümrüğünde 80 çikolata, 11 kilo sucuk, 7 kilo kıyma, 9 kilo kuşbaşı ve 8 kilo çay yakalandı."
Haberi okuyunca uzun süre ekrana baktım.
Ne yazayım şimdi?
Açgözlülük mü diyeyim?
Şımarıklık mı diyeyim?
Görgüsüzlük mü diyeyim?
Yoksa sadece "Yazık..." mı diyeyim?
İnanın, karar veremedim.
En iyisi baştan başlayayım.
Yarım asrı geçti Almanya'dayız.
Her sene olmasa da iki senede bir sıla-i rahim yapmaya çalışıyoruz.
Ben üç senedir gidemiyorum.
İçim gerçekten yanıyor.
İmkân olmayınca olmuyor işte.
Allah, Türkiye'yi dört mevsimi ayrı ayrı yaşansın diye yaratmış sanki.
Dağı başka güzel...
Denizi başka güzel...
Toprağı başka güzel...
İnsanı başka güzel...
Gidilmez mi?
Elbette gidilir.
Hem de koşa koşa gidilir.
Gidenlere de imreniyorum.
İmrenilmez mi?
İmrenilir elbet.
Ama sonra böyle haberleri okuyunca insanın içi burkuluyor.
Üzülüyor.
Hem de çok üzülüyor.
Çünkü anlam veremiyor.
En fazla beş hafta izne gidiyorsun be kardeşim.
Gittiğin ülkede yanında götürdüğün her şey var.
Üstelik çoğu daha taze, daha kaliteli.
Şimdi söyle bana güzel kardeşim...
Beş hafta sucuk yemesen ne olur?
Kıyma götürmesen ne kaybedersin?
Kuşbaşı et olmadan tatilin eksik mi kalır?
Türkiye'nin kekik kokan, yeni kesilmiş taze etlerini hiç mi özlemedin?
Hadi diyelim çikolataları hediye olarak aldın.
Peki seksen tane çikolata neyin nesidir?
Bir dükkân mı açacaksın?
Ya çay...
Asıl içimi acıtan da o oldu.
Dünyanın organik üretim yapan sayılı çaylarından biri Türkiye'de yetişiyor.
ÇAYKUR çayı.
Karadeniz'in yağmuruyla, karıyla...
Toprağıyla...
Alın teriyle...
Üretiliyor.
Böylesine güzel bir çay dururken, sen neden kilometrelerce uzaktan getirdiğin yabancı çayı içmek istiyorsun?
Beş hafta boyunca kendi memleketinin çayını içsen ne kaybedersin?
Türk'e Türk'ten başkası ne yapacak ki? ne yaparsa Türk yapıyor.
Biz kendi üreticimizi desteklemeyeceksek kim destekleyecek?
Kendi çiftçimizin emeğini değerlendirmeyeceksek kim değerlendirecek?
Kendi paramızı kendi ülkemizde bırakmayacaksak kimin ekonomisini büyüteceğiz?
Acı olan şu ki...
Bunu sadece başka bölgeler yapmıyor.
En çok da Karadenizliler yapıyor.
ÇAYKUR çayı üreten insanların çocukları bile bazen yabancı çay içiyormuş.
Sorunca da cevap hazır:
"Alışmışuk..."
"İçemeyruz..."
İşte insanın canını acıtan da bu oluyor.
Kendi emeğine yabancılaşmak...
Kendi toprağını küçümsemek...
Kendi üreticisini yalnız bırakmak...
Bu sadece bir çay meselesi değildir.
Bu bir aidiyet meselesidir.
Bir vefa meselesidir.
Bir bilinç meselesidir.
Bugün mesele sadece Bulgaristan gümrüğünde yakalanan birkaç koli eşya değildir.
Asıl mesele, ihtiyaç ile israf arasındaki çizgiyi kaybetmeye başlamamızdır.
Gurbet bize çalışmayı öğretti.
Sabretmeyi öğretti.
Yoklukta birikim yapmayı öğretti.
Ama bazılarımıza ölçüyü korumayı bir türlü öğretemedi.
Hâlbuki Müslüman'ın en belirgin vasıflarından biri itidaldir.
Ne israf eder...
Ne de hırsının esiri olur.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:
"Âdemoğlu, karnından daha kötü bir kap doldurmamıştır." (Tirmizî)
Bu hadis yalnızca yemeyi değil, ölçüsüzlüğü de terbiye etmektedir.
Kur'ân-ı Kerîm ise israf edenleri açıkça uyarmaktadır:
"Yiyin, için; fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez." (A'râf, 7/31)
İsraf sadece fazla yemek değildir.
İhtiyacın olmadığı hâlde yanında fazlasını taşımaktır.
Gösteriştir.
"Bensiz olmaz." anlayışıdır.
Ve bazen de kanunları hiçe saymaktır.
SONUÇ
Aziz gurbetçi kardeşim...
Bu yazıyı seni incitmek için yazmadım.
Çünkü ben de senin içinden geldim.
Aynı gurbeti yaşadım.
Aynı hasreti çektim.
Aynı yolları defalarca gittim.
Onun için diyorum ki:
Lütfen kendimize yakışanı yapalım.
Sınır kapılarında haber olmayalım.
Gümrük memurlarının diline düşmeyelim.
Çocuklarımıza kötü örnek olmayalım.
Türkiye'ye giderken bavullarımızı değil, gönüllerimizi dolduralım.
Orada kendi üreticimizin malını tüketelim.
Kendi çiftçimizi destekleyelim.
Kendi çayımızı içelim.
Kendi etimizi yiyelim.
Çünkü vatan sevgisi sadece bayrak sallamakla olmaz.
Bir bardak yerli çayı tercih etmek de vatan sevgisidir.
Kendi üreticisinin emeğine sahip çıkmak da millî duruştur.
Ve unutmayalım...
Gurbetçinin en büyük sermayesi bavulundaki eşyalar değil, arkasında bıraktığı güzel itibardır.
O itibarı birkaç kilo fazla yük uğruna zedelemeye değmez. Yapmayalım bu görgüsüzlüğü…
Rüştü Kam
Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…