Bir NATO zirvesi daha geride kaldı. Donald Trump Türkiye’deyken övgüler sunup vaadler verirken, Türkiye’den uçakla ayrılıp henüz havadayken İran’ı bombalama emrini verdi. Dünya yeniden büyük bir paylaşım kavgasının içine sürükleniyor. ABD ile Çin arasındaki ekonomik rekabet, Rusya ile Batı arasındaki savaş ekseni, Avrupa’nın güvenlik kaygıları ve Ortadoğu’da bitmeyen çatışmalar…
Donald Trump’ın yeniden ABD siyasetinde belirleyici hale gelmesi, yalnızca Washington’un iç dengelerini değil, NATO’dan Avrupa Birliği’ne, Ukrayna savaşından Ortadoğu’ya kadar geniş bir coğrafyayı etkiliyor. Türkiye açısından ise asıl soru şudur: Değişen yalnızca ABD başkanı mı, yoksa Türkiye’nin dış politika tercihleri de yeni bir çıkmazın içine mi sürükleniyor?
Türkiye’nin önünde duran mesele, Trump’ın kim olduğu değil; emperyalist güçler arasındaki mücadelede nasıl bir konuma itildiğidir. Çünkü bir ülkenin kaderi, başka başkentlerde alınan kararlarla değil; kendi yerli üretimiyle, halkın yönetime katılma gücüyle, kendi toplumsal örgütlenmesiyle ve kendi halkının iradesiyle belirlenir.
NATO’nun ileri karakolu mu, bağımsız bir ülke mi?
Türkiye, NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip ülkesi olarak onlarca yıldır Batı’nın güvenlik politikalarının önemli bir parçası oldu.
Bunun bedeli ne oldu?
Yüz milyarlarca dolarlık askeri harcamalar, yabancı üsler, füze sistemleri, bölgesel savaşlarda üstlenilen roller ve sürekli büyüyen güvenlik bütçeleri…
Her NATO zirvesi sonrasında savunma harcamalarının artırılması istenirken; emekçiler için ücretlerin artırılması, çiftçinin desteklenmesi, eğitime ve sağlığa daha fazla kaynak ayrılması hiçbir zaman uluslararası gündemin önceliği olmadı.
Bugün Türkiye ekonomisinin en büyük sorunları enflasyon, gelir dağılımındaki adaletsizlik, işsizlik ve üretim krizidir. Bunların hiçbirinin çözümü daha fazla silahlanmada değildir. Bir ülke tank sayısıyla, füze menziliyle, savaş uçağı envanteriyle güçlü olmaz.
Türkiye’nin elbette silah sanayisi olmalı.
As olan; bir ülkenin yerli tarımı, sanayisi, hayvancılığı, bilimsel üretimi, eşit gelir dağılımı ve bölgesel kalkınması ve sosyal devlet olarak güçlü olması.
ABD ile ilişkiler: Ortaklık mı, bağımlılık mı?
Türkiye ile ABD ilişkileri uzun yıllardır krizlerle yürüyen bir ortaklık görüntüsü verse de, temel eksen değişmedi.
S-400 krizi yaşandı.
F-35 programı durdu.
CAATSA yaptırımları uygulandı.
Suriye’de YPG konusunda ciddi görüş ayrılıkları oluştu.
Buna rağmen NATO üyeliği, İncirlik Üssü ve bölgesel güvenlik politikaları iki ülkeyi aynı stratejik çerçevede tutmaya devam ediyor.
Sorun kişisel değildir.
Trump gider, Biden gelir ya da bir başkası; ABD’nin temel dış politika çıkarları büyük ölçüde değişmez. Değişmeyen şey, Washington’un kendi çıkarlarını önceleyen yaklaşımıdır. Türkiye’nin bu ilişkide güçlü ve bağımsız kalabilmesi için dışa bağımlı ekonomi yerine üretime dayalı bir düzen kurması gerekir. Aksi halde her kriz, içeride yeni bir kırılganlık yaratır.
Avrupa Birliği: Bitmeyen bekleme salonu
Türkiye onlarca yıldır Avrupa Birliği kapısında bekletiliyor.
Demokrasi, hukuk ve insan hakları eleştirileri sürerken; ekonomik ilişkiler, Gümrük Birliği ve göç anlaşmaları üzerinden karşılıklı bağımlılık devam ediyor.
AB, Türkiye’yi tam üye olarak görmekte isteksiz davranırken; Türkiye de zaman zaman üyelik hedefini geri plana itiyor.
Sonuçta ortaya ne tam üyelik ne de tam bağımsızlık çıkıyor.
Belirsizlik kalıcı hale geliyor.
Oysa bir ülkenin Avrupa kapısında yıllarca beklemesi, kendi üretim kapasitesini geliştirmemesinin bahanesi olamaz. Gerçek güç, dışarıdan onay almakta değil; içeride halkın yaşamını iyileştiren, üretimi büyüten, emeği koruyan bir düzen kurmaktadır.
Rusya ve Çin: Denge politikası mı, yeni bağımlılıklar mı?
Bir tarafta Rusya’dan enerji, doğal gaz ve nükleer santral.
Diğer tarafta Çin’in Kuşak ve Yol projeleri, kredi arayışları ve ticaret ilişkileri…
Türkiye son yıllarda çok kutuplu dünya söylemini öne çıkarıyor.
Ancak çok yönlü dış politika ile farklı güç merkezlerine ekonomik bağımlılık aynı şey değildir.
Gerçek bağımsızlık; üretim gücüne, teknolojiye, bilime ve halkın örgütlü iradesine dayanır. Eğer ülke kendi sanayisini, kendi tarımını, kendi hayvancılığını, kendi enerji planlamasını kuramıyorsa; hangi blokla ilişki kurarsa kursun bağımlılık ilişkisi sürer.
Türkiye’nin ihtiyacı, güç merkezlerinin birinden diğerine bağ kurma çabaları olmamalı. Kendi ekonomik ve siyasi bağımsızlığını kurmaktır.
Yabancı sermaye gelirken yerli üretim neden küçülüyor?
Uzun yıllardır ekonomik büyümenin temel reçetesi olarak yabancı sermaye gösterildi.
Özelleştirmeler yapıldı.
Tarım küçüldü.
Sanayi ithalata bağımlı hale geldi.
Yüksek teknoloji üretimi sınırlı kaldı.
Bugün sıcak para girişleri ekonomiyi kısa süre rahatlatabiliyor; ancak üretmeyen bir ekonomi sürekli yeni borç aramak zorunda kalıyor.
Limanlara, madenlere, köprülere, otoyollara, enerjiye, iletişime yabancı yatırımcı bulma arayışlarından vaz geçilmeli. Üretimin merkezinde emek yerine finans olduğunda kazanan sermaye olur; kaybeden ise ücretli çalışanlar ve küçük üreticiler olur.
Yabancı sermaye, ülkeye teknoloji ve istihdam getirecek diye tarım alanlarımız OSB’lerine (Organize Sanayi Bölgesi) sunulması ülkenin doğal kaynaklarını, stratejik sektörlerini ve kamu varlıklarını ucuz işgücüyle birlikte küresel sermayenin hizmetine açar. Ülke zenginliklerini küresel sermayeye peşkeş çekmek yerine, milli üretimi ve halkçı planlama esas alınmadıkça ülkenin kalkınması, ekonomik siyasi bağımsızlığı eksik kalır.
Silah sanayisi ekonomiyi kurtarabilir mi?
Ülkenin coğrafya açısından savunma sanayisindeki teknolojik gelişmeler elbette önemlidir.
Lakin, tek başına silah üretimi bir ülkenin refahını kalıcı olarak artırmaz.
Silah fabrikaları büyürken;
emekliler yoksullaşıyorsa,
gençler işsiz kalıyorsa,
çiftçi üretimden çekiliyorsa,
işçiler geçinemiyorsa,
orada ekonomik başarıdan söz etmek güçleşir.
Ekonominin amacı daha fazla silah üretmek değil, daha iyi yaşam üretmektir.
Dünya silah sanayisisi baronları güçlendirirken halkları yoksullaştırır. Savaş ekonomisi, kaynakları üretken alanlardan çekip güvenlik ve rant çevrelerine aktarır. Bir ülkenin gerçek gücü, savaş araçlarının sayısında değil; halkın sofrasındaki ekmekte, tarladaki verimde, fabrikadaki üretimde ve işçinin ve emekçilerin refahıdır.
Madenler, HES’ler, GES’ler ve ekolojik yıkım
Türkiye’nin dört bir yanında yeni maden sahaları açılıyor.
Ormanlar kesiliyor.
Dağlar parçalanıyor.
Dereler HES projeleriyle borulara alınıyor.
JES, GES ve RES yatırımları yenilenebilir enerji açısından önemli olmakla birlikte, yanlış planlandığında tarım alanlarını, meraları ve doğal yaşamı tehdit edebiliyor.
Ekolojik planlama yerine rant odaklı yatırım anlayışı egemen olduğunda doğa yalnızca tüketilecek bir kaynak olarak görülüyor.
Oysa doğa, gelecek kuşak insanların, hayvanların, ağaçların, börtü böceklerin ortak yaşam alanıdır.
Ekolojik gerçekliktir.
Bir ülkenin toprağı, suyu, ormanı ve merası sermayenin kısa vadeli kâr hırsına teslim edilirse; ne tarım kalır ne hayvancılık ne de sağlıklı bir yaşam. Bölgesel kalkınma, yalnızca beton yatırımlarla değil; toprağı koruyan, üreticiyi destekleyen, yerel halkı karar süreçlerine katan bir anlayışla mümkündür.
Ortadoğu’nun bitmeyen yarası
Filistin’den Suriye’ye, Irak’tan İran’a kadar uzanan kriz kuşağı Türkiye’yi doğrudan etkiliyor.
Göç, güvenlik, enerji yolları ve ticaret koridorları her yeni çatışmada yeniden şekilleniyor.
Türkiye ise çoğu zaman bu büyük güç mücadelesinin tam ortasında kalıyor.
Kalıcı barışın yolu askeri rekabetten değil; uluslararası hukuktan, halkların eşitliğinden ve diplomatik çözümlerden geçiyor.
Ortadoğu’da barışın kurulması, yalnızca sınırların değil; halkların yaşam hakkının, emeğinin ve geleceğinin korunması anlamına gelir. Savaşın kazananı olmaz; ama savaş ekonomisinden beslenenler olur. Bu yüzden bölge halklarının çıkarı, silahlanma yarışında değil; dayanışmada, üretimde ve adil paylaşımda birleşmektedir.
Sonuç olarak:
Trump’ın Beyaz Saray’a dönmesi ya da başka bir liderin iktidara gelmesi, Türkiye’nin temel sorunlarını tek başına belirlemez.
Mesele: Görüşmelerdeki söylemler değildir
Asıl mesele: Ülke yararına yapılan anlaşmalar ve sürdürebilirliliğidir.
Türkiye’nin nasıl bir ekonomik model seçeceği, dış politikada hangi ilkelere dayanacağı ve ülkenin kaynaklarını kimin yararına kullanacağıdır.
Eğer ekonomi üretim yerine finansı, kalkınma yerine rantı, eğitim yerine silahlanmayı, doğa yerine madenciliği öncelemeye devam ederse, değişen yalnızca dünya liderlerinin isimleri olur.
Türkiye’nin bahtını belirleyecek olan Washington’daki iktidar değişiklikleri değil; emeği, hukuku, üretimi, bilimi, laikliği, demokratik katılımı ve doğayı merkeze alan bir kalkınma anlayışının kurulup kurulamayacağıdır.
Bir ülke silah sanayisiyle değil; yerli tarım, sanayi, hayvancılık, eşit gelir dağılımı ve bölgesel kalkınmayla güçlüdür. İşçi ve emekçilerin ülke yönetimlerinde söz sahibi olduğu, halkın kendi geleceğine yön verdiği, sosyal devlet olmadan ülkelerin bağımsızlığından söz edilemez.
Yorumlar
…Yorumlar yükleniyor…