Havaalanına bizi Yavuz kardeşim getirdi. Saat 19.00 sularıydı. Uçağımız 21.15’te kalkacaktı. Önümüzde daha iki saatten fazla zaman var.
Havaalanına gelir gelmez önce tekerlekli sandalye merkezine gittik. İşlemler tamamlanınca, check-in işlemlerimiyin yapılması için görevli bir bayan bizi alıp ilgili bölüme götürdü. Uzak Doğulu, genç bir kızdı. Bavul tartıldı. Yük iki kilo fazla geldi.
Görevli, istersem 20 Euro ödeyebileceğimi, istemezsem de bavulu açıp fazla eşyaları çıkarabileceğimi söyledi. Ben hiç düşünmeden 20 Euro’yu ödemeyi tercih ettim. Havaalanının ortasında bavul açıp eşya ayıklamak, doğrusu, bana göre bir iş değildi.
Hem hangi eşyayı çıkaracaktım? Yanıma aldığım her şeyi kullanmak için koymuştum bavula. Birini çıkarsam, çok geçmeden çıkardığım o eşyaya ihtiyacımın olacağı kesindi. Sonra onu geri koyup başka bir şey aramaya başlayacaktım. Üstelik kuyruktayım, herkes bana bakıyor. Hava sıcak. Bavulun başında neyi çıkarıp neyi bırakacağıma karar vermeye çalışırken işin küçük çaplı bir ev taşınmasına dönüşmesi işten bile değil.
“Yok,” dedim kendi kendime, “değmez. Kendini rezil etme. Ver 20 Euro’yu, bu iş de burada bitsin.”
Dedim ve dediğimi yaptım.
Bazen insan, birkaç Euro fazla vermeyi göze alıp kendi huzurunu satın alabiliyor. Yanlış elbet. Hele yolculuğun daha başındaysanız, bavulun başında eşya seçmekle uğraşmak bana hiç de cazip gelmedi.
SUN Express ile uçuyoruz
İşlemler tamamlanınca yeniden tekerlekli sandalye merkezine döndük. Biraz sonra başka bir görevli arkadaş geldi. Bizi uçuş salonuna götürdü. Adı Mahmut’tu. Efendi, sakin ve güler yüzlü bir insandı. Nevşehirli olduğunu söyledi.
Oturup Mahmut’la bir kahve içtik. Meğer bu, onun o günkü son işiymiş. Bizi bıraktıktan sonra evine gidecekmiş. Bir süre sonra vedalaştık. O evine gitti, biz ise uçuş saatini beklemeye koyulduk.
Derken başka bir görevli geldi. O da bizi uçağa kadar götürdü ve hostese teslim etti.
Uçağın en ön sırasında oturuyoruz. Önümüzde kimse yok. Yüzümüz duvara bakıyor ama ayaklarımızı rahatça uzatabiliyoruz. Büyük avantaj. Daha doğrusu, bu daracık koltuklarda ayaklarını uzatabilmek başlı başına bir lüks.
Bundan sonra uçak yolculuklarında hep ön sıraları tercih ederim, diye düşünüyorum.
Tam o sırada aklıma başka bir ihtimal geliyor: Ya yanıma kilolu biri oturursa? Koltuklar zaten daracık. Bir de yanımdaki yolcuyla dirsek dirseğe, omuz omuza bir yolculuk yaparsak yandık.
Derken bir Alman geldi, yanıma oturdu. Zülfikar cam kenarında olduğu için biraz rahatladım. Adamın boyu rahat 190 santim var. Enli de değil. Uzun ama ince.
İçimden, “Allah’ım,” dedim, “beni duydun galiba.”
Tam da istediğim gibi bir yol arkadaşı çıkmıştı. Sanki az önce ettiğim duayı kabul etmiş, karşılığını da hemen vermişti.
Elimde Eric Hoffer’in Kesin İnançlar kitabı var. Kitaba biraz başından, biraz ortasından, biraz da sonundan baktım. İlk bakışta öyle çok cazip bir kitap gibi gelmedi bana. Buna rağmen okumaya devam ettim. Üç saat boyunca okudum. Zaten yapacak başka bir şey de yoktu.
Kitapta, İslam’ın kılıç zoruyla yayıldığına dair değerlendirmeler de var. Bana göre bu yaklaşım, İslam’ın yayılışını kılıç zoruna indirgeyen ve Müslümanların inançlarını, tercihlerini ve yaşadıkları tarihî süreci yeterince dikkate almayan, oldukça taraflı bir bakış açısıydı.
Yine de okumayı sürdürdüm. Kitabın içinde başka ne tür iddialar ve ithamlar var, bunlara aynelyakîn şahit olmak istedim.
Elbette bir yazarın İslam hakkında farklı düşünmesi mümkündür. Buna itirazım yok. Fakat mesele, farklı düşünmenin ötesine geçip bir dini ve o dine inanan insanları peşinen mahkûm eden bir anlatıma dönüştüğünde, insan ister istemez kullanılan yöntemi ve bu yöntemin dayandığı kabulleri sorguluyor.
Üstelik kitabın kendi içinde dikkat çekici bir çelişki de var; bir taraftan İslam’ın kılıçla yayıldığı ileri sürülürken, diğer taraftan İslam’a giren insanların daha sonra inançları uğruna canlarını ortaya koydukları, hatta şehitliği göze aldıkları da anlatılıyor.
Eğer insanların İslam’a girişi yalnızca zor ve baskıyla gerçekleştiyse, daha sonra aynı insanların bu inanç uğruna canlarını feda edecek kadar güçlü bir bağlılık geliştirmelerini nasıl açıklayacağız?İnsanı düşündüren asıl mesele de burada başlıyor.
Bana göre burada asıl üzerinde durulması gereken nokta budur. Bir insanın inancını yalnızca dışarıdan uygulanan baskıyla açıklamak kolaydır; fakat o insanın daha sonra aynı inanç uğruna fedakârlık yapmasını, hatta canını vermeyi göze almasını açıklamak o kadar kolay değildir.
Bu nedenle kitabın İslam’ın yayılışına ilişkin değerlendirmelerini okurken ihtiyatlı olmak gerektiğini düşünüyorum. Tarih, tek bir cümleyle ve tek bir sebeple açıklanamayacak kadar karmaşıktır. Bir dini veya medeniyeti değerlendirirken sadece savaşlara ve siyasi gelişmelere bakmak, insanların gönüllerinde ve hayatlarında meydana gelen değişimleri görmezden gelmek olur.
Bir süre sonra servis arabası geldi. Kartla alışveriş yapanlara yüzde 30 indirim olduğunu söylediler. O anda Yunus İnci’ye hak verdim. “Para kalkacak, alışverişler dijital işlemlerle yapılacak; böylece insanlar tamamen kontrol altına alınacak ve vergi kaçakçılığının önüne geçilecek,” diyordu.
Bir kruvasan, bir sandviç, bir çay ve bir Fanta aldım. Hepsi 20 Euro tuttu.
Yanımdaki koltukta oturan Alman komşum ise kumanyasını yanında getirmiş. Belli ki uçak ikramlarının fiyatını önceden hesap etmiş. Eşi ve çocuklarıyla birlikte seyahat ediyor. Onlara bakıp hayıflandım.
Yalnızlık bazen çekilmez oluyor işte.
Yol hazırlığı da öyle kolay bir iş değilmiş. Eşim bütün bu işlerin nasıl hakkından geliyormuş, şimdi daha iyi anlıyorum.
Allah rahmet eylesin.
Antalya Havaalanı’na indik
Tekerlekli sandalye hizmetinden yararlanabilmek için uçaktan en son inmek gerekiyormuş. Hostes öyle dedi. Biz de söyleneni yaptık. Görevliler en sonunda geldiler ve bizi bagaj bantlarının yanına kadar götürdüler ve “Bundan sonrasını siz halledeceksiniz.” dediler.
İşimiz bitince tekerlekli sandalyeyi bir yere bırakacaktık, oradan kendileri gelipm alacaklardı.
Oysa tekerlekli sandalye hizmetinin, eşyalarla ve yolcuyu birlikte dışarıya kadar devam etmesi gerekiyordu. Eleman eksikliği varmış. Amaç daha fazla kazanmak olmalı.
Ne diyeyim; hizmetin adı var, kendisi yok.
İnsanın aklına ister istemez şu geliyor: Daha az personelle daha çok iş yapmak elbette mümkün. Fakat personel sayısını azaltarak, tasarrufun yükünü yolcuya yüklemek yanlıştır.
Neyse... Yolculuk bu. Her şey planlandığı gibi gitmiyor.
Ne diyeyim;
Tamam dedim nihayetinde, öyle olsun. Atalarımız 'ucuz etin suyu yavan olur' derken ne kadar da haklıymış... İnsan bazen hayatı, her şeyi bizzat tecrübe ederek öğrenebileceğini sanıyor. Oysa hayat, her hatayı kendi ömrünle sınayacak kadar uzun değilmiş. Galiba her şeyi yaşayarak öğrenmeye çalışmak yerine, o yollardan daha önce geçmiş olanların sessiz tecrübelerine itibar etmek gerekiyormuş. Geç de olsa anladım."Hak aramaya kalksanız karşınızda muhatap bulamıyorsunuz.
Sonunda elimde iki bavul, bir de tekerlekli sandalye ile havaalanından dışarı çıkmayı başardım.
Dışarıda eniştem Osman bekliyormuş; kız kardeşim Derya ve kızı Elif de hemen yanındaydı. Yılların özlemiyle, hasretle kucaklaştık. Eniştemin arabası 1993 model bir Renault; klima hak getire, gazla çalışıyor, direksiyonu bile bildiğimiz manuel. Antalya yanıyo, kavurucu bir sıcak, tam 39 derece!
Biz o Antalya sıcağını tepemizde ağırlarken, eski Renault’nun içine doluşup yola koyulduk. Meğer eniştem arabasına kendi icadı olan bir isim takmış: “Renodes”. Renault ile Mercedes’in des’ini birleştirip "Renodes" yapmış işte. Arabadaki klimanın adı da ayrı bir alem, “ACS” imiş. Yani, “Aç Camı Serinle!”
Bunu duyunca gülmemek elde değil tabii.
Bazen insanın elindeki imkânlar sınırlıdır ama neşesi sınırsızdır. O sıcakta, klimasız bir arabanın içinde rüzgara karşı yol alırken bile yolculuğun kendine has, bambaşka bir tadı vardı. Eski bir araba, ardına kadar açık camlar, Antalya’nın o meşhur kavurucu havası ve yıllar sonra yeniden memlekete, yuvaya dönüş...
Dört saatlik yolculuktan sonra nihayet eve vardık. Saat sabahın 07.00’sini bulmuştu. Yollar güzeldi ama yol boyunca yorgunluğumuz ağır bastı; o gün sadece istirahat ettik. Ertesi gün ise ilk işimiz mezarlık ziyaretiydi. Annemi, babamı ve eşim Fatmana’yı ziyaret etmem gerekiyordu. Gittim, yapılması gerekeni yaptım. Ama mezarlık ziyareti zor bir şey; hem de çok zor...
Çünkü mezarlıkta sadece mezar taşları yoktur; orada hayatınızın bir parçası vardır. Anneniz oradadır, babanız oradadır, hayat arkadaşınız oradadır. İnsan mezarın başına vardığında geçmişle bugün arasında bir yerde kalıyor. Bir zamanlar yanınızda olan insanlar şimdi toprağın altında, siz ise hâlâ buradasınız. Onlara bakıyorsunuz ve hatıralar birer birer canlanıyor: Bir söz, bir bakış, birlikte geçirilmiş bir gün, bir evin içindeki sıradan bir akşam, belki bir gülüş, belki küçük bir tartışma...
Sonra zamanın ne kadar acımasız olduğunu fark ediyorsunuz. İnsanın hayatından birileri çıkıp gittiğinde, bazı hatıraların da sanki üzerine toprak örtülüyor. Fakat mezarın başında o toprak biraz aralanıyor ve hatıralar yeniden çıkıyor ortaya. Ve insan, istemeden kendisine şu soruyu soruyor: “Ben hâlâ neden buradayım?”
Bu sorunun kolay bir cevabı yok. Belki insan, geride kalanların hatıralarını taşımak için yaşıyor; belki onların yarım kalan hikâyelerini içinde sürdürmek için... Belki de hayat, bize sormadan devam ettiği için. Annem, babam ve Fatmanam orada, ben ise buradayım. Aramızda sadece birkaç metre toprak değil, koca bir hayat var.
Mezarlıktan ayrılırken insanın içindeki hüzün biraz daha ağırlaşıyor. Fakat hayat, bütün ağırlığına rağmen, devam ediyor. İnsan mezarlıktan çıkıyor, yola koyuluyor, eve dönüyor; bir süre sonra yine yürüyor, yine gülümsüyor, yine hayatın içine karışıyor. Ama artık o aynı insan değil. Bazı yolculuklar insanı bir yere götürmekten çok, içinden geçirdiği şeylerle değiştiriyor.
Belki yolculuk dediğimiz şey de bundan ibaret: Sadece bir yerden başka bir yere gitmek değil; geçmişten bugüne, hatıralardan gerçeğe, sevdiklerimizin yokluğundan onların bıraktığı izlere doğru yürümek...
Ve insan, bazı ayrılıkların hiçbir zaman tamamen bitmediğini; sadece onlarla yaşamayı öğrendiğini, yolun bir yerinde anlıyor. Anlıyor anlamasına da…
Rüştü Kam






Yorumlar
0 yorumBu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!