“Memleketimin lezzetleri” diye başlayalım söze.

Türkiye’de yaşayanların tabiriyle biz gurbetçiler; biraz bağrı yanık insanlarız. İçimiz kan ağlar bizim. Buna rağmen gülebiliriz. Memlekete geldiğimizde, hiç değilse birkaç haftalığına içimizdeki hasreti ve yangını biraz olsun dindirmek isteriz. Siz bakmayın bizim öyle güldüğümüze.

Zaten zamanımız da kısa. En fazla beş haftamız var.

Beş hafta sonra yine bavullar toplanacak, yine yollar görünecek, yine bu cennet memleketten ayrılacağız. Seneye kadar da özlemini çektiğimiz sokaklardan, dostlardan, akrabalardan ve elbette memleket yemeklerinden uzak kalacağız. 

Denizli’nin maşallahı var. Lezzeti bol.

Her gün bir başka yöresel yemeğin tadına baksanız yine de canınızın çektiği her şeyi yemeye zaman yetmez. Kelle paçasından gövecine, pidesinden kuyu kebabına, yanık koyun yoğurdundan, kokoreçine ve daha nice yöresel lezzete kadar ne varsa insanın hepsinden yiyesisi geliyor.

Bizim bu hâlimizi gören bazıları ise farklı düşünüyor.

“Görgüsüzlük bunlarınki…”

“Şımarıyorlar…”

“Birkaç kuruşları oldu, hava atıyorlar…” gibi. 

Kulaklarım şahittir bu sözlere.

Oysa kimse işin bir de öteki tarafını düşünmüyor.

Bir ay sonra biz istesek de bu lezzetlerle buluşamayacağız.

Bir tabak kelle paça, bir porsiyon pide, bir göveç, kokoreç… Bunlar bizim için sadece yemek değil ki! Evet değil.

Memleket demek biraz da bunlar.

Bir yemek kokosu çocukluğumuza götürüyor bizleri. Bir lokma yemek, yıllar öncesinden bir sofrayı hatırlatıyor. Bir yoğurdun tadında annemizin mutfağı, bir pidenin kokusunda çocukluğumuzun sokağı çıkıveriyor karşınıza.

İşte biz gurbetçiler biraz da bunun için açlıoktan çıkmış gib yiyoruz. Evet doğr udur...

Doymak için değil, hasret gidermek için yiyoruz biz.

Ama bunu herkes anlamıyor. 

Yirmi yıl önce “gurbetçi” denilen insanlara hiç değilse biraz saygı vardı. Şimdi ise “gurbetçi” kelimesi zaman zaman küçümsemenin, alay etmenin bahanesi hâline gelmiş.

Oysa biz bu ülkenin insanlarıyız.

Nerede yaşarsak yaşayalım, gönlümüzün bir tarafı hep burada.

Çalışıyoruz, kazanıyoruz, çocuklarımızı büyütüyoruz. Kimi zaman yıllarca memleket yüzü görmeden yaşıyoruz. Sonra birkaç haftalığına geliyoruz. Çarşısını, pazarını, dostlarını, akrabalarını ve yemeklerini doya doya yaşamak istiyoruz.

Bunun neresi görgüsüzlük?

Neresi şımarıklık?

İnsan özlediğini görünce seviniyor işte.

Hepsi bu. 

Siz hiç gurbet yaşadınız mı? Siz hiç Vatan hasreti çektiniz mi? Size hiç aşağılamak için çingene barbar Türk denildi mi? Monşerlik yaparak bu güzel Vatanınızın bağrına hançer saplamayın. 

Denizli’yi baz alarak söylüyorum; Allah’a şükür burada hayat var. İnsanların kahir ekseriyeti çalışıyor, kazanıyor, evine ekmek götürüyor. Bugün dünyanın nimetlerine ulaşmak, yirmi-otuz yıl öncesine göre çok daha kolay. Elbette ekonomik sıkıntı yaşayanlar da var. Fakirliği inkâr etmiyorum.

Ama her gördüğünüz insana “yoksulluk, çaresizlik, perişanlık” diye memleketinizi şikayet etmeyin. İnsan kendi ev halini başkasına şikayet  i edermiş. Yazıktır, günahtır.

Bazen fakirlik edebiyatını en çok yapanlar, siyasetin içinde bulunanlar ve onların sözcülüğünü yapanlardır. Çok çirkin bir alışkanlıktır. 

EDLMALLI PİDE SALONU 

Neyse…

Biz dönelim pidemize.

Bir gün enişteme, “Bugün canım kuşbaşılı pide çekti. Sonrasında da tahinli, ballı pide olsun.” dedim.

“Tamam, o iş bende.” dedi.

Bindik Renodes’e.

“Tavas’a gidiyoruz.” dedi.

“Pide için Denizli’den Tavas’a mı gidiyoruz?” dedim.

Bir saatlik yol!

“Evet oraaya gidiyoruz”

Akıl kârı değil gibi geldi bana.

Ama insanın canı bir şeyi çekmeye görsün…

Gidiyoruz.

Elmallı Pide Salonu’na gidiyoruz.

Salona girdik.

İçerisi tıklım tıklım.

Meğer o gün festival varmış. Salon oldukça yoğun.

Kapıda bizi işletme sahiplerinden Ahmet Bey karşıladı.

“Hoş geldiniz.” dedikten sonra, yoğunluğu göstererek:

“Yaklaşık 35 dakika beklemeniz gerekecek.” dedi.

Kabul ettik.

Dört kişilik masaya bir sandalye daha ilave ettiler, beş kişi oturduk ve beklemeye başladık.

Doğrusu zamanlamaları çok iyiydi.

Tam 35 dakika sonra siparişlerimiz masada yerini aldı.

Ama pide gelmeden önce masaya söğüşler geldi.

Domatesin kokusunu alınca dayanamadık.

Pideyi beklerken domatesleri bitirdik.

Bu arada domatesleri getiren küçük Talha’ya seslendim:

“Talha, bize yanık koyun yoğurdu da getiriver.”

Hemen getirdi.

Onu da bitirdik.

Biraz sonra masaya bir başka küçük hanım yaklaştı.

Gülin.

Ondan da yoğurt istedik.

O da hemen getirdi.

Pideler de bu arada masaya geldi.

Ben bir yoğurt daha isteyince Gülin şaşkın şaşkın:

“Bir tane daha mı?” dedi.

Gülüştük.

Ama o “Bir tane daha mı?” deyişindeki samimiyet çok hoşumuza gitti.

Bazen insanı etkileyen şey, yediği yemekten çok gördüğü samimiyettir.

Derken kuşbaşılı pide geldi.

Kıymalı pide geldi.

Kıymalı kaşarlı geldi.

Sonra da ortaya tahinli, ballı pide…

“Yeme de yanında yat.” derler ya…

İşte tam da öyle.

Ağız tadıyla bir güzel yemek yedik.

Ben de enişteme teşekkür ettim.

Hani başta “Pide için Tavas’a mı gidilir?” demiştim ya…

O sözü hemen geri aldım.

İyi ki gelmişiz.

Ahmet Bey’e de ayrıca teşekkür ettim.

Teşekkürümün sebebi sadece pidelerin lezzeti değildi.

Hijyen, nezaket, saygı ve işlerini severek yapmalarıydı.

İşini iyi yapan insana teşekkür etmek gerekir.

Müşterisine değer veren insanın da hakkını teslim etmek gerekir.

Ahmet Bey bizim gurbetçi olduğumuzu bilmiyordu.

Bilseydi farklı davranır mıydı?

Bilmiyorum.

Ama bildiğim bir şey var:

İyi insan, karşısındakinin nereden geldiğine bakmadan iyi davranır. 

Ben de memnuniyetimizi paylaşmak istedim siz okuyucularımla.

Herhangi bir ücret almadım ha.Yanlıoş anlamayın. Burada reklam yapmıyorum. Hakikati anlatıyorum.

Böyle bir beklentim de olmadı.

Sadece gördüğümü yazıyorum.

Çünkü bazen bir işletmeyi tanıtmanın en güzel yolu, reklamını yapmak değil; müşterisinin memnuniyetini anlatmaktır. 

Elmallı Pide Salonu’nun hikâyesi de ayrıca ilginç. 

“Güreş meydanlarının tozundan asırlık bir lezzet durağına uzanan yaklaşık iki yüz yıllık bir aile hikâyesi bu.

Hikâyenin başlangıcı Antalya’nın Elmalı’sına, 1817 yılına kadar uzanıyor. Dönemin pehlivanlarından Fırıncı Sadık Usta’nın bir güreş sırasında rakibinin ölümüne sebep olması üzerine yaşadığı vicdan azabı, ailesiyle birlikte 1818 yılında Tavas’a göç etmesine vesile oluyor.

Sadık Usta, Tavas’ta ata mesleği olan fırıncılığa sarılıyor. Kendi elleriyle yaptığı pideler kısa zamanda çevrede tanınmaya başlıyor.

Yıllar geçiyor.

1934 yılında Soyadı Kanunu çıkınca aile, geldikleri toprakları ve köklerini unutmamak için “Elmalı” soyadını alıyor. Ama nüfus memuru Elmallı diye yazıyor. Bu yanlış öylece kalıyor.

Bugün bu gelenek, Sadık Usta’nın altıncı kuşaktan torunları tarafından Tavas’taki iki şubede yaşatılmaya devam ediyor. Beş kardeşler.

Demek ki bazı lezzetlerin sırrı sadece hamurda, ette veya fırında değil.

Geçmişte.

Ailede.

Sabırda.

İşte böyle olunca pide, sadece pide olmaktan çıkıyor.

Bir hikâyeye dönüşüyor.

Bir hatıraya dönüşüyor.

Bir memleket kokusuna dönüşüyor. 

Biz gurbetçiler de böyleyiz işte. Ciğerimiz yanıktır bizim. 

Bir ay sonra yine gideceğiz gurbete.

Denizli’nin sokaklarını, dostlarını, akrabalarını ve sofralarını geride bırakacağız.

Kelle paça, göveç, pide, kuyu kebabı, yanık koyun yoğurdu, kokoreç… Hepsi geride kalacak.

Seneye kadar tekrer özleyeceğiz onları. Sizler yine nasıl olsa şımarık diyeceksiniz bizlere, gögüsüz  diyeceksiniz.

O yüzden bırakın da geldiğimizde biraz fazla yiyelim.

Bırakın da canımız ne çekiyorsa tadına bakalım.

Bırakın da memleketin nimetlerinden birkaç hafta daha fazla istifade edelim. 

Buna görgüsüzlük diyenlere de bir çift sözümüz olsun:

Bizim yediğimiz bir lokma pide, sizin sandığınız gibi gösteriş değildir,

Hasrettir.

Bir tabak yemek bazen insanın çocukluğudur.

Bir yoğurt bazen annesinin sofrasıdır.

Bir pide bazen memlekettir.

Ve insan memleketinden uzakta yaşarken, memlekete geldiğinde bunlara biraz fazla sarılıyorsa…

Bırakın sarılsın.

Çünkü gurbetçinin sofrasında bazen yemek değil, hasret yenir. 

Ahmet Bey’e, Talha’ya, Gülin’e ve Elmalı Pide Salonu’nun bütün çalışanlarına teşekkür ediyorum.

Allah sizleri tuttuğunuz bu hizmet yolunda daim eylesin.

Para dediğin nedir ki?

Elin kiridir; yıkarsın, geçer.

Bir kıvılcım neyin varsa neyin yoksa alıp götürebilir.

Ama samimiyet…

Dürüstlük…

İşini severek yapmak…

Müşterini memnun etmek…

Bunlar baki kalır.

Benim gibi “gurbetçi” denilen bir insan, ta Berlin’den kalkıp gelir; bir sofrada gördüğü samimiyeti, aldığı hizmeti ve duyduğu memnuniyeti başka insanlarla paylaşır.

İşte asıl kazanç budur. 

Yolunuz açık olsun.

Fırınınızın ateşi hiç sönmesin.

Sofranız bereketli olsun.

Memleketimin lezzetleri bitmesin; bizim de memleket hasretimiz…